6 Mayıs 2014 Salı

GÜLLERİ SOLDURAN MAYIS AKŞAMLARINA AĞIT…

GÜLLERİ SOLDURAN MAYIS AKŞAMLARINA AĞIT…

Her seneyi devriyesi geldiğinde “Gülünün Solduğu Akşam”  kızaran damlara vurur ve bıçak sırtı ayılmalar yaşar, bir başka biçimde ve daha katmerli hüzünlenirim. En baba gülümü de “Gülünün Solduğu Akşam” toprağa verdiğimdendir, bu beynimdeki diriliş ve dilimdeki dirilmiş sözcükler. Ve insani diyaloglarla bütünleşirim yeniden…

Solan güllerin dikenleri yüreğimize çentik üstüne çentik atmış bir kere. Başkalaşım başladığında sanal kahramanlığa özentiden değil, alnımızda zindan karası belirdiğinden yüreğimize bir kez daha çöker acı. ‘idamlar ve babam’ hakkında unutkanlık ve acizlik potansiyeli göstermeyişimizdir ası olan.

Yılmaz bir devrimcinin yaşamında çok kırılma noktaları olur. Olur, ama hayatında iliklerine kadar işleyen ilkler ve acılar yaşamışlığı da vardır. O variyet, keskin acıları yaşamışlık kontrolü çok az da olsa kaybettirecek bir etkendir. Zaten yaşamın köklerine inildikçe ideolojiyi eleştirmeyi kültür edinmişlik derinliği de belirir. Bu öyle bir devrimci kültürdür ki; yeni ve sade hayatlar kurmayı sürekli engeller. Sıra dışı ve aykırı yaşamaktır haneye düşülen not. Namı değer başkaldırıların sere serpe yayıldığı şu yüzyılda elden gelen de budur.

Zaman delice savrulurken ve arzdan arşa sonsuzluğu içselleştirirken; onlar öldürüldüğünde ve babam öldüğünde kim hiç ağlamadım diyebilir ki. Kim diyebilir ki manifestolar kaleme almış olsalar bile Duyguların Efendileri babasına ağlamaz diye. Devrimcilik biraz da Babası öldüğünde ağlamaktır. Defnederken de hayat aklından öpünce, kalenderliği babasından geçmişçesine yutkunmaktır. Yoldaşı öldüğünde ise benekli hayallere dalmadan gerçek hayatı çarpıtmadan yaşamaktır devrimcilik.

“Gülünün Solduğu Akşam”  kaderin bir cilvesidir ve onlarla birlikte babamı da anarım  yüreğimdeki tükenmez hasretle ve sönmeyecek ateşte yanarak. Çıkışsız labirentlerin esrarını ve sırrını hiçbir yazılı biyografi çözemez. Ama “ yüz metreyi en hızlı koşan çocuklar” seksenlik ihtiyara elverdiği, omuz verdiği veya kol kola yürüdükleri gün, yersiz zamansız ölüme mahkûmiyetin ağırlığı tekletir kalpleri. Yani yaşanmazı yaşamak incitir ve acıtır yürekleri.

Sarsılmadan dünyanın en canlı renklerine aldırmadan, tıknefes anmak ve dolu dolu yaşamaktır övülmeye layık dostlar ve kalender baba ayni gün ölünce, o günü…

Ve her “Gülünün Solduğu Akşam”  üç kırmızı karanfil karşı yakada dost bağına, yeşil çotanak babam ise çavuşoğlunun bağrına bir güzel yakışır. Haramzadeler ile kurşun askerler ölüm korkusunu her an yaşarken onlar ölümsüzlüğe bir kez daha uğurlanırlar. Zaten çanlar devrim için çınlamaya hazırlandığında tesadüflerle vurgulanan hayal kırıklıklarıdır insan beynini kuşatan. Kuşatılmışlık aslında kaç şekerli olduğu belirsiz zifiri demli çay içmeye yolculuktur, darağacına kurulmuş veya cellâdın tırpanından doğan yepyeni hayatlarda.

Evet, “Onların başı dikti ve hayal ettikleri güzelim dünya için, ülkeleri için, memleket için, sıla için, anaları, babaları, kardeşleri için, kurtuluşa eren isyanları vardı. O yüzden sehpaya-musallaya yürümekten çekinmediler, asla korkmadılar. Asla yılmadılar, baş eğmediler ve asla eğilmediler, dimdik durdular ve gittiler. Çünkü onların ince gelecek hesapları, kişisel kaygıları yoktu. Sadece pırlanta akılları, altın yürekleri, gümüş parlağı bakışları ve gencecik umutları vardı. Tek cümle ile izahı, onların cesaretleri ve umutları vardı yığınlara mal olan…”

Her “Gülünün Solduğu Akşam”  neden gam çekerim şu bedeni ve zihni yorgunluk günlerimde bilirim. Şimdi cümle âlem bilsin ne gam. Bilirim karşı kıyıda çelikten ağlara takılıdır aklımın ince gülü, gülleri. Uyku bozuğu gecelerde yıpranmış kalbe kuvvet bütün orijinalliği ile karşımda olurlar buket buket.

Ve Her “Gülünün Solduğu Akşam”  iskele, sahil, meydan, memleket esenliği için turlayanlara babamın da eklendiğini hissederim. Acılarımın zirveye tırmandığı o anlarda tembel bir gevşeklik kaplar bedenimi, ama en enerjik halden daha hallicedir. Sabah uykusunun en birinci özlendiği o çocukluk yıllarımdan kalan süzme hayat önünde babama ve onlara rastlarım en güleryüzlü ve sıcak biçimde.
 
Babam, övülmeye layık dostlar ve ben izlenecek yolların en izmlisine vururuz adımlarımızı, inandıkça gören, gördükçe inanan ve etkilendikçe güçlenen yüreğimizle. Aslında gücümüze, çok gücümüze gider zamanı iyi değerlendirememişlik. Zorumuza gider bir parça günlük hayat huzuru tatmadan gerisingeri devrilmek. Gerçeğin özüne zamansız girişin mükâfatıdır, kırk küsur büklümlü özlem.

Oysa tarihi sulandırmaktır-sulandırılmasıdır insanın içini en acıtan. Ve zayıf düşmemek içindir her mayısın ilk haftası, dördü ile altısı arası şu anda en lüzumlu ve özlenenler arasından onları çekip çıkarmak. Derin uyku hali haraca kesmiş iken düşünceleri onlara sığınmaktır, kösnül yalnızlık ve tekdüzeliğe inat. Varsın olsun ayrılık şarkıları, yaratının kalıtsallığını bozmayacak aykırılıkları. Çünkü her içli şarkıda titrer zaman…

“Gülünün Solduğu Mayıs Akşamlarında”  kurtuluşa mukabil ise yolculuk dayanılır babında hayat şeridini bir ucundan diğer ucuna ağır yolcu farkıyla dolaşırım. İmgeler yeşerdikçe, gece sohbeti yapacak dostlarımı ararım her köşede. Naaşımız kara toprağı öpene dek sürecek bu kervan. Onlardır, babamdır aradığım, unutmadığım ve unutamayacağım…

Sonsuz bilgiler gölgesinde inanmak insana gerçekten kuvvet verir. Zamanla güç kaynağı bile olabilir çekilen tüm acılar. Ortalığı sürüyle yeşillik-zerzevat istila eder ama en nazlı yetişir olanlardandır onlar. Ey çıfıt kıyafetli ölüm, sahipsiz ölüm meleği ölüm tek celselik aşktır yiğitlere. Ve yüzüne vurulacak daha çok ayıp var, çok ayıplısın sen.
 
Eğer ozan özür dilerse en dalgalandırıcı biçimde diler, sinkaflayacak ise de çekinmez. Yeter ki, öğüt vermeye kalkışan denizin diplerinde ayıp arayanlardan olmasın.  Gülün dikeni yüreğimizi kanattığından iğneleyici sözler sarfetmeyeceğiz bu güne özgü duygusallıkla.

Babam akşam güneşini çimdikleyince yarım kalmış sevdalar, çok düşünerek yazmak, hiç düşünmeden söze başlamak gibi bir şey oluyor. Affet babam. Ve biraz daha zaman tanı. Daha zaman var sararan yapraklara ve lacivert taş üzerine kazılı bilgeliğimize.

Her seneyi devriyesi geldiğinde, “Gülünün Solduğu Akşam” sizi özlemle anıyorum ve bekliyorum…

Hiç yorum yok: