FAŞİST DARBELER TARİHİ VE EKONOMİ…
Ülke ekonomisi Cumhuriyet dönemi boyunca nice tarihsel yanlışlar ve tarifsiz yanlışlar ve yanılgılarla doludur…
Gidişat dönem dönem irdelenerek ele alındığında yıllar yılı izlenen ekonomi politikaların günü kurtarmaya yönelik kısa vadeli önlemlerle yüklü olduğu görülür. Ancak bu ekonomik tedbirlerin uygulanacağı zemini hazırlayan faşist darbelerin izleri asla silinmez yıllar yılı artan şekilde hissedilir. Yani birilerine kısacık bir nefes aldırmak uğruna nice genç yaşlı nefesler kesilir. Dört bir yan, dört mevsim, dört bir yön şu garip memlekette at izi it izine karışır.
Şu garip ülkeye özellikle 12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül faşist darbesi hala izleri capcanlı acılar yaşatmıştır ve unutulmaz anılar bırakmıştır vatansever evlatlarına…
Faşist darbeler sonrası altyapısız, zamansız dışa açılmanın ve vurgun süreci başlatmanın ülkede şu günlere gelinirken uydurulduğu rota hala ayni. Tüm faşizan yaptırımlara karşın ekonomik çıkmazların çözümsüzlüğü de geleceğe taşınmıştır. Belki de büyük sermaye tarafından istenen odur, ekonomik kaos ve çaresizlik. Peşinden kukla iktidarlar tezgâhlamak ve yangından malı kurtarmaktır istenen. Cumhuriyet tarihi boyunca var olan her daim yaşanan tüm ekonomik buhranlar ve darbe kardeşliği sadece, siyasilerin, siyaset bilimcilerin ve ekonomistlerin harfiyen bildiği ancak neden ise topluma pek yansıtılmayan acı reçetesel gerçeklerde saklıdır aslında.
Şu fakir ülke ekonominin kronolojik açılımı 1923-1950 arası uygulanan planlı dönem ile başlamıştır. 1950-60 arası ekonomide sözde bir patlama yaşanmış nihayetinde 60 darbesi patlak vermiştir. 1960-70 yılları arasında ikinci planlı dönem uygulanmıştır. Planlara yeterince uyulmayınca 1970-1980 arası irili ufaklı askeri muhtıralar ve faşist darbe girişimleri peşine süreç 12 Eylül faşist darbesi ile sonuçlanmıştır.
Bu kara döneme ilişkin denilecek tek şey ekonomik bunalımın siyasal ve toplumsal süreci çok yakından negatif etkilediği ve ülkeyi toptan kargaşaya sürüklediğidir. 1980-90 arası ise dışa dönük denilerek tam göbekten dışa bağımlı bir ekonomik model hayata geçirilmiştir. Bu neo-liberal açılım 1990 sonrasından bu güne ekonomik krizlerle bezeli ve muhtıraların çağ atlamış şekilleriyle sürdürüle gelmiştir. 2000’den sonra ise sıfırdan yeni yapay iktidarlar çıkaran ekonomik anarşizm süreci ülkenin önüne kısa zamanda sivil darbe yapacak cüretkârlıkta bir saltanat çıkarmıştır.
Tüm siyasal süreçlere ait en güvenli sonuçlara cumhuriyet dönemi ekonomisinin tümüyle değerlendirilmesi, araştırılması ve incelenmesi ile ulaşılabilir. Dönem dönem birbirinden çok farklı ve zıt modeller izlenmesi nedeniyle ayrı ayrı tahliller yapılabilir ama unutulmaması gereken tüm tedbirlerin askeri vesayet eliyle dayatılmasıdır. Böyle olunca her dönem kendi içinde farklı bir tablo barındırsa da, faşist darbelere dayanan olağanüstü halliği ekonomik önlemlerin haklılığa kavuşmasını kafadan engeller.
Bakıldığında ilk dört ekonomik dönem sırasıyla bir birini doğurmuştur. Ekonomik dönemlerde muhtıraları ve faşist darbeleri peydahlamıştır. Eksiğiyle fazlasıyla, öyle veya böyle, eğrisi doğrusuyla 1980’lere gelinmiştir. Bu süreçlerden çıkarılacak dersler elbette pek çoktur. Öyle ki ülke 12 Eylül faşizminin gölgesinde önceden temelleri atılmış belki de 80 darbesini hazırlayan 24 Ocak kararlarını yıllarca bir güzel hayata geçirmiştir. Ülke kara kapkara öyle bir dönem yaşamıştır ki cumhuriyetin tüm siyasal ve ekonomik geçmişini tek başına bastırır.
Kısır dönemdeki uygulamalar tüm katmanlarıyla ülkeyi yıkıma uğratmış karanlığa hapsetmiştir. 12 Mart muhtırasına minnet okutacak denli kıyımlar yaşanmıştır, yaşatmıştır. Üretilen ve icat edilen liberal yöntemlerle egemen sınıflar para denizinde yüzdürülür iken orta tabakalar sosyo-ekonomik bir erezyona sürüklenmiştir. Ülke insanı ilerleyen yıllarda işe, aşa muhtaç bırakılmıştır. Ülkenin geleceği olan yurtsever evlatları, en değerli gençler hunharca katledilmiştir. Sadece bir kesim kayırılmış ve korunmuştur. İleride ülkeyi belki onlar ile inşa ederiz art niyetiyle ki iddialar bu gün gerçek olmuştur.
Yoksul halkın her soluklanışında tepesine binilerek ülkenin ekonomik çıkmazları görmezden gelinerek, devasa boyutlara ulaşmış açmazlar önlenmeyerek sadece büyük sermayeye efendi köle silsilesi içinde hizmet edilmiştir. Yıllar yılı enflasyon, gelir dağılımı adaletsizliği, istihdam, dış ticaret dengesi açığı, mali yapı sorunları, kamu maliyesi problemleri, bütçe açıkları artarken ve büyürken bilmeyerek denmeyecek ölçüde seyirci kalınmıştır.
Sonuçta devletin 1960 sonrası her on yılda bir faşist darbelerle tırpanlanan siyasi yapısına koşut ekonomik yapısı da uluslar arası sermayeye mahkum edilmiş, köleleştirilmiştir. Ve gelen geçen tüm siyasiler köklü reformlarla değil gittiği kadar gider mantığıyla uzaktan kumanda kapitalizm dayatması istikrar paketleriyle ülke ekonomisini patlatmışlardır. O kadarla da kalmayıp içini boşaltmışlardır.
İzlenen ekonomik dönemler itibariyle ülkede uygulanan iktisadi politikalar ve bu politikaları uygulayanlar açık seçik bellidir. Ülkenin halen yaşadığı açmazları da ayan beyan bellidir. Ve bu güne değin uygulanmış ekonomik modellerin çözüm olmadığı da açıkça malumdur. O halde yapılması gereken ekonomi literatüründe yer almasına karşın bu ülkede hiç uygulanmamış bir sistemin uygulanmasıdır demek de şimdilik ütopyadır ama son on yıla bakılınca başka da çare yok gibidir.
Şu son on yılda nasıl bir ekonomik model uygulandığı ise bambaşka bir muamma, bir başka muhteşem manzara. Uygulamaların nasıl bir ucube olduğu maalesef yeni yeni ortaya çıkıyor. Gelmiş geçmiş tüm uygulanan ekonomik modellere taş çıkartır bir ince hesaplılık var bünyesinde. Köklü bir çözüm uygulanacak, hırsızdan yolsuzdan hesap sorulacak vaatleriyle gelinen, kamuoyuna yansıyan biçimiyle on yılda hesap sorulacak hale gelmiş bir muazzam ekonomi yönetimi veya yönetilememesi gerçeğidir yüzleşilen. Beğenilmese de varolan bir sistemi sistemsizliğe mahkum ederek, on yılların birikimlerini bir çırpıda nasıl iç edilir, siyasi erk bu dahlin neresindedir tarih baba eninde sonunda sorgular ancak ayıp kaçtı biraz bu delikanlılık raconunu sekterleyen son haller.
Yani 1950’lilerden bu yana ne çekti bu garip ülke şu sağlak tiplerden ve anlayamadı gitti vesselam…
Ülkenin ekonomi ve darbeler tarihine bakıldığında bir ekonomik yıkım bir darbe, bir finansal kriz bir muhtıra, faşist 12 Mart. Bir iktisadi bunalım bir faşist darbe, 12 Eylül. Vatan diye diye sürer gider bu parasal akış tablosu. Önce paket sonra resmi askeri darbe…
Milenyumdan sonra değişti bu ekonomik çöküş ve götürüş hiyerarşisi. Askeri faşist darbelerin yerine önce de sonrada artık bir sivil darbe. Ve?
Ve si bir mim koyup sonraya havale edilecek bir konudur şimdikiler…
Tek cümle; “Ve cümbür cemaat parayı koyacak yer bulamıyorlar”…
31 Mart 2015 Salı
10 Mart 2015 Salı
12 MART MUHTIRASI VE YARINLARI AYDINLATAN İSİMLER…
12 MART MUHTIRASI VE YARINLARI AYDINLATAN İSİMLER…
Tarih 12 Mart 1971 unutulmaz roller ve isimler ve geleceği aydınlatan simler. Şimdi pek de anılmayan hiç de anımsanmayan bazı isimler bir muhtıradan ötesini yarattılar.
Bilindiği şeklin dışında 12 Mart muhtırası bir muhtıradan öte, ilerici, devrimci, yurtsever ve aydınların üzerine karabasan gibi çöken, faşist bir darbeydi aslında. Ve o adi faşist darbeciler o dönemki siyasileri, meclisi ve senatoyu çok iyi kullandılar, tüm faturayı 25 yaşında üç öğrenci lideri gence çıkarıp hesabı kapatana dek durmadılar.
Gel gör ki o açık hesap hiç kapanmadı. 12 Mart’ı acımasızca peydahlayanlar ilahi adalet gereği, ölümü en acısından tadarak, yutamadıkları lokmaları boğazlarına takılarak cehenneme göçtüler. Jenerikte çok isim aktı ama Onlar, özellikle de o üç isim hiç unutulmadı ve unutulmayacak, anılarda ebediyete dek daima yaşayacaklar.
Onlar, kazara solan soldurulan o çiçekler ve her fidanlıkta gömülü-gizli, yasaklığı uydurma hakiki kitap sayfaları arasında yaşarlar…
Nice destansı ve dokunaklı bir 12 Mart yazısı kaleme alınmıştır nasılsa o değil derdimiz. Çünkü hafızalardan silindikçe isimler hafiften çıplak kalır yazı. Anımsandıkça isimler gün görmeyişin yazılara ektiği tohum yeşerir ve nesilden nesile uzanan bir başyapıta dönüşür acılar bir kalemde.
Gayemiz bu acıyı isimleştirmek cisimleştirmek sadece. Listeler dolusu isme, isimsize, saygıyı hak edenlere istimli-isimli bir esas duruş göstermektir derdimiz.
Bu nedenle de yazıdaki tüm isimleri karartacağız aydınlık günler özlemiyle…
Kutlu kutsallara vahşetin kirinin bulaştığı o günden, 12 Mart 1971 saat 13.30 tarihinden itibaren başlayarak isim isim yaşayacağız geçmişi;
timsali emsali çürük tecelli Cuntanın başı Memduh Tağmaç ve Kuvvet Komutanları Faruk Gürler, Celal Eyiceoğlu, Muhsin Batur imzalı “12 Mart Muhtırası” nın radyoda okunmasıyla başlıyor faşizm faslı. Ve insanların canına okuyan her dünya darbesine özgü saçma sapan dönem vaatleri dökülüyor satırlardan.
Resimsiz ve yorumsuz;
“ Parlamento ve hükümet süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirmemiş olup TC’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
Türk milletinin sinesinden çıkan TSK’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek, mevcut anarşik durumu giderecek ve anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.
Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde TSK, kanunların kendisine vermiş olduğu TC’yi korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.”
Yıkımı başlatan o günlere gerisingeri bakarkör gibi bakılmadıkça, bu tuhaf muhtırasal hengâme herkese çok bildik, tanıdık gelebilir. Ama sus pus içinde yol aramayı bilmek ve gözyaşıyla barışık olma kaydıyla. Oysa kavramsal ve kuramsal ayrıntıların cam kavanozda birlendiği, gizli celselere gereksiz ve insafsız soruşturmaların, saldırmaların sıkıştırıldığı, dirlik üstüne bol yalanlı seçkinlik dayatıldığı yılların başıdır 12 Mart 71…
Her yere Cumhurbaşkanı, Meclis ve Senato başkanlıklarına da gönderilen bu muhtırayla 10 Martta Yüksek Komuta Konseyi’nin ‘istifa et’ isteğini es geçen Başbakan Süleyman Demirel bu kez kayıtsız kalamaz. Hükümeti toplar, üç buçuk saat süren toplantı neticesinde istifayı Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a sunar.
Başbakan Süleyman Demirel istifa mektubunda sadece; “muhtırayla anayasa ve hukuk devleti anlayışını bağdaştırmak mümkün değildir” diyebilmiştir…
TSK demokratik kurallar çerçevesinde, yeni bir hükümet kurulmasını ve başbakan olarak da emekli orgeneral Fikret Esen’i ister. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ise CHP’den istifa eden Prof. Nihat Erim’e hükümeti kurma yetkisini verir. N. Erim kurduğu hükümeti 25 Martta açıklar, C. Sunay 26 Martta onaylar.
Cisim İsim isim cisim cuntanın bakanlarına girmeye gerek yok. Meraklıları bakar ajanların kırmızı kalemle üstünü çizdiği vatan evlatlarına kıyanlara ve anaları ağlatanlara. İsteyen araştırır üzeri çizilmişlerin akşamlardan sabahlara kovalanmasına kanları donduran seyirci kalmaları ve seyirci kalanları.
Kurulan bu cunta hükümetine bakan vermesine karşı çıkan CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit görevinden istifa eder. Genel Başkan İsmet İnönü istifayı kabul etmez. B. Ecevit ile beraber MYK da istifa edince işler değişir.
Bülent Ecevit Genel Sekreterlikten ayrılırken şöyle der; “ Darbe ortanın solundaki CHP’ye yapılmıştır. Demokrasi ile önlenemeyen, seçimle engellenemeyeceği görülen bir hareket, bir darbeyle önlenmiştir.”
Daha mart ayı bitmeden ileri de bütün sorumluluk onların üzerine yıkılacak THKO Lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşı Yusuf Aslan Sivas’ın Gemerek ilçesinde, daha sonra da Hüseyin İnan Kayseri Pınarbaşı’nda Mehmet Nakipoğlu ile birlikte tutuklanırlar…
07 Nisan 71’de güvenoyu alan cuntacı N. Erim Hükümeti İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, adana, Hatay, Eskişehir, Kocaeli, Siirt, Sakarya ve Zonguldak illerinde bir ay sıkıyönetim ilan ederek cuntanın arzuladığı icraatlara başlar;
Bu faşist ilanla İstanbul sıkıyönetim komutanlığı derhal DEV-GENÇ, Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Türkiye Öğretmenler Sendikası, İşsizlik Pahalılıkla Mücadele Derneği, Mücadele Birliği ve Ülkü Ocaklarının faaliyetlerini durdurur. Cumhuriyet ve Akşam gazetelerini on günlüğüne, Bugün ve Sabah’ı süresiz kapatır.
Bunlarla da yetinilmezN. Erim, “Size kesinlikle bildiriyorum ki devletin boynunu bunlara teslim etmeyeceğiz, alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına inecektir...” diyerek yeni sıkıyönetim kanunu tasarısını meclise sevk eder.
cunta hükümetinin aldığı bu faşist tedbirler üzerine Dev-Genç ve Sosyal Demokrasi Derneği; “Başbakan Nihat Erim demokratik hak ve hürriyetleri yok etmek için, anayasayı kuşa çevirmek için çalışıyor…” açıklamasını yapar.
Cuntanın BaşbakanıN. Erim yabancı gazetecilerle 1 Mayısta yaptığı basın toplantısında; “Bu günkü anayasa Türkiye için bir lükstür. Türkiye bu lüksü kaldıramaz. Anayasa da değişiklik yaparak temel hak ve hürriyetlerin, bu hak ve hürriyetleri ortadan kaldıracak şekilde su istimal edilmesini önleyici bir hüküm koyacağız…” der.
İki arada bir derede ülkede; TİP kapatılır. Milli Nizam kapatılır. Bingöl depreminde 1000 kişi ölür. Ve ülkede 547 aydınla başlayan ve gözaltına alınanların sayısı günden güne artarak yıpratıcı gözaltılar-tutuklamalar dönemi açılır.
İşte o yakın tarihe kara leke gibi düşen bu gözaltı-tutuklama döneminin mağdur isimlerinden birkaçı;
“TİP Genel Başkanı Behice Boran, TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt, ODTÜ Dekanı Prof Yaşar Gürbüz, Prof Bahri Saraç, Prof Sadun Aren, Prof Mümtaz Soysal, Kemal Türkler, Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Samim Kocagöz, İlhami Soysal, Çetin Altan, Uğur Mumcu, Muammer İrfan Derman, Prof Tarık Zafer Tunaya, Turhan Selçuk, Tilda Gökçeli, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Osman Saffet Erolat, Harun Karadeniz, Mehdi Zana, Mihri Belli, Yusuf Küpeli, Doğu Perinçek, Cenan Bıçak, DrHikmet Kıvılcımlı, Uluç Gürkan, Doğan Avcıoğlu… “
Sürek avı aydın avı sürdürülürken bir yandan da THKO ve THKP-C üzerine operasyonlar yoğunlaştırılır, öncü lider gençler bir bir ölü veya yaralı tutuklanır..
İlk yaz başı ise Deniz Gezmiş ve 26 arkadaşı Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde; “TC anayasasını tağyir, tebdil ve ilgaya cebren teşebbüs etmekten…” yargılanmaya başlanır. Duruşmada savcı Keramettin Çelebi ve Yzb. Baki Tuğ 18’inin hakkında idam talep eder…
Cuntanın Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki sıkıyönetim mahkemesi;
“ Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Atilla Keskin, Metin Yıldırımtürk, Ahmet Erdoğan, Recep Sakın, Mehmet Asal, Osman Arkuş, Ercan Öztürk, Semih Orcan, Hacı Tonak, Mustafa Yalçıner, Cengiz Baltacı, Metin Güngörmüş, Mete Ertekin, Mehmet Nakipoğlu, Mustafa Çubuk’a” idam verir.
Faşist Askeri Yargıtay Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf aslan hakkında verilen idam kararlarını onaylar, diğerlerini bozar…
Onların yanı sıra idam talebiyle yargılanan THKP-C lideri Mahir Çayan ile arkadaşları Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Ömer Ayna ve THKO İstanbul sorumlusu Cihan Alptekin Maltepe Cezaevi’nden tünel kazarak firar ederler.
Sonraki günlerde Ulaş Bardakçı İstanbul’da öldürülür, ,Ziya Yılmaz yaralı olarak tutuklanır.
Tokat Niksar’ın Kızıldere köyünde ise Onlar;
“Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Hüdai Arıkan, Sinan Özüdoğru, Ahmet Atasoy, Saffet Alp, Ertan Sarıhan, Nihat Yılmaz, Selahattin Kurt öldürülür, Ertuğrul Kürkçü sağ olarak tutuklanır…”
Üç Fidanın, Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in 10 Mart 1972’ de 53 ret, 6 çekimser ve 238 kabul oyu ile Türkiye Büyük Millet Meclisinde, sonrasında Senatoda, 23 Martta ise Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafında onaylanan infazını, 25 Martta CHP’nin son çare olarak Anayasa Mahkemesine taşıması da engelleyemez…
Nihayet 26 Mayıs 1972’de saat 01.25 ila 05.20 arası geleceği-yarınları güneş gibi aydınlatacak isimler; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında Faşist Askeri Yargıtay’ın onayladığı haksız ve yersiz karar uygulanır…
12 Mart faşist askeri muhtırasından bir buçuk yıl sonra tarih yapraklarında yerini alan üç beyanat aslında 12 Mart darbesini özetlediği gibi, hiç akıllanılmadığını ve inceden 12 Eylül darbesine hazırlanılacağını da açıkça ortaya koyar…
Genel Başkan Süleyman Demirel 72 yılı ortası Adalet Partisi Temsilciler Meclis Toplantısında; Türkiye’de bir sağ sol meselesi olmadığını, demokrasiye ve rejime karşı bir komünist saldırının mevcut olduğunu,1961 Anayasası’nda bu konuda bir boşluk olduğunu söyler ve hazırlanan bildiriye imzasını atar;
“Komünizme kesinlikle karşı çıkılması zaruretine inanıyoruz…”
Demokratik Parti Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli;
“Günahkârlar ittifakı her badirede dört ayak üstüne düşmek ustalığını gösterebiliyor. Demokrasinin tekerleğine çomak sokanlar şimdi yol göstericilik rolünde…”
Ve Celal Bayar; “Yollar yürümekle aşınmaz diyen ölçüsüz insanların tutumu bu memleketi bu hale getirmiştir. Aslında Türkiye yükselmeye layık bir ülkedir…”
Kanayan yaraya son söz olarak;
Kesilen rol hep ayni rol, başrol de geçmiştekilerin tipitipleri. İsimler değişik sadece cisimler ayni. Tarihe ve memlekete ait isimler. Arada kaybolup gitmişler de var, takdire şayan olanlar da. Kökü çok derinde olan da var, en uzun soluklu yolculuklarda en iyi yüz metreyi koşup belleği cezbedenler de. İsimler var bir yaşamsal hesaplaşmanın tarafları olan.
Ve tarihler, tarihler de var bir devrin muhasebesini yaparken isimlerle birlikte unutulmaması gereken; 12 Mart 1971 gibi…
Ve sloganlar, Deniz, Mahir, Ulaş, Kurtuluşa kadar…
Tarih 12 Mart 1971 unutulmaz roller ve isimler ve geleceği aydınlatan simler. Şimdi pek de anılmayan hiç de anımsanmayan bazı isimler bir muhtıradan ötesini yarattılar.
Bilindiği şeklin dışında 12 Mart muhtırası bir muhtıradan öte, ilerici, devrimci, yurtsever ve aydınların üzerine karabasan gibi çöken, faşist bir darbeydi aslında. Ve o adi faşist darbeciler o dönemki siyasileri, meclisi ve senatoyu çok iyi kullandılar, tüm faturayı 25 yaşında üç öğrenci lideri gence çıkarıp hesabı kapatana dek durmadılar.
Gel gör ki o açık hesap hiç kapanmadı. 12 Mart’ı acımasızca peydahlayanlar ilahi adalet gereği, ölümü en acısından tadarak, yutamadıkları lokmaları boğazlarına takılarak cehenneme göçtüler. Jenerikte çok isim aktı ama Onlar, özellikle de o üç isim hiç unutulmadı ve unutulmayacak, anılarda ebediyete dek daima yaşayacaklar.
Onlar, kazara solan soldurulan o çiçekler ve her fidanlıkta gömülü-gizli, yasaklığı uydurma hakiki kitap sayfaları arasında yaşarlar…
Nice destansı ve dokunaklı bir 12 Mart yazısı kaleme alınmıştır nasılsa o değil derdimiz. Çünkü hafızalardan silindikçe isimler hafiften çıplak kalır yazı. Anımsandıkça isimler gün görmeyişin yazılara ektiği tohum yeşerir ve nesilden nesile uzanan bir başyapıta dönüşür acılar bir kalemde.
Gayemiz bu acıyı isimleştirmek cisimleştirmek sadece. Listeler dolusu isme, isimsize, saygıyı hak edenlere istimli-isimli bir esas duruş göstermektir derdimiz.
Bu nedenle de yazıdaki tüm isimleri karartacağız aydınlık günler özlemiyle…
Kutlu kutsallara vahşetin kirinin bulaştığı o günden, 12 Mart 1971 saat 13.30 tarihinden itibaren başlayarak isim isim yaşayacağız geçmişi;
timsali emsali çürük tecelli Cuntanın başı Memduh Tağmaç ve Kuvvet Komutanları Faruk Gürler, Celal Eyiceoğlu, Muhsin Batur imzalı “12 Mart Muhtırası” nın radyoda okunmasıyla başlıyor faşizm faslı. Ve insanların canına okuyan her dünya darbesine özgü saçma sapan dönem vaatleri dökülüyor satırlardan.
Resimsiz ve yorumsuz;
“ Parlamento ve hükümet süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirmemiş olup TC’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
Türk milletinin sinesinden çıkan TSK’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek, mevcut anarşik durumu giderecek ve anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.
Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde TSK, kanunların kendisine vermiş olduğu TC’yi korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.”
Yıkımı başlatan o günlere gerisingeri bakarkör gibi bakılmadıkça, bu tuhaf muhtırasal hengâme herkese çok bildik, tanıdık gelebilir. Ama sus pus içinde yol aramayı bilmek ve gözyaşıyla barışık olma kaydıyla. Oysa kavramsal ve kuramsal ayrıntıların cam kavanozda birlendiği, gizli celselere gereksiz ve insafsız soruşturmaların, saldırmaların sıkıştırıldığı, dirlik üstüne bol yalanlı seçkinlik dayatıldığı yılların başıdır 12 Mart 71…
Her yere Cumhurbaşkanı, Meclis ve Senato başkanlıklarına da gönderilen bu muhtırayla 10 Martta Yüksek Komuta Konseyi’nin ‘istifa et’ isteğini es geçen Başbakan Süleyman Demirel bu kez kayıtsız kalamaz. Hükümeti toplar, üç buçuk saat süren toplantı neticesinde istifayı Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a sunar.
Başbakan Süleyman Demirel istifa mektubunda sadece; “muhtırayla anayasa ve hukuk devleti anlayışını bağdaştırmak mümkün değildir” diyebilmiştir…
TSK demokratik kurallar çerçevesinde, yeni bir hükümet kurulmasını ve başbakan olarak da emekli orgeneral Fikret Esen’i ister. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ise CHP’den istifa eden Prof. Nihat Erim’e hükümeti kurma yetkisini verir. N. Erim kurduğu hükümeti 25 Martta açıklar, C. Sunay 26 Martta onaylar.
Cisim İsim isim cisim cuntanın bakanlarına girmeye gerek yok. Meraklıları bakar ajanların kırmızı kalemle üstünü çizdiği vatan evlatlarına kıyanlara ve anaları ağlatanlara. İsteyen araştırır üzeri çizilmişlerin akşamlardan sabahlara kovalanmasına kanları donduran seyirci kalmaları ve seyirci kalanları.
Kurulan bu cunta hükümetine bakan vermesine karşı çıkan CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit görevinden istifa eder. Genel Başkan İsmet İnönü istifayı kabul etmez. B. Ecevit ile beraber MYK da istifa edince işler değişir.
Bülent Ecevit Genel Sekreterlikten ayrılırken şöyle der; “ Darbe ortanın solundaki CHP’ye yapılmıştır. Demokrasi ile önlenemeyen, seçimle engellenemeyeceği görülen bir hareket, bir darbeyle önlenmiştir.”
Daha mart ayı bitmeden ileri de bütün sorumluluk onların üzerine yıkılacak THKO Lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşı Yusuf Aslan Sivas’ın Gemerek ilçesinde, daha sonra da Hüseyin İnan Kayseri Pınarbaşı’nda Mehmet Nakipoğlu ile birlikte tutuklanırlar…
07 Nisan 71’de güvenoyu alan cuntacı N. Erim Hükümeti İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, adana, Hatay, Eskişehir, Kocaeli, Siirt, Sakarya ve Zonguldak illerinde bir ay sıkıyönetim ilan ederek cuntanın arzuladığı icraatlara başlar;
Bu faşist ilanla İstanbul sıkıyönetim komutanlığı derhal DEV-GENÇ, Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Türkiye Öğretmenler Sendikası, İşsizlik Pahalılıkla Mücadele Derneği, Mücadele Birliği ve Ülkü Ocaklarının faaliyetlerini durdurur. Cumhuriyet ve Akşam gazetelerini on günlüğüne, Bugün ve Sabah’ı süresiz kapatır.
Bunlarla da yetinilmezN. Erim, “Size kesinlikle bildiriyorum ki devletin boynunu bunlara teslim etmeyeceğiz, alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına inecektir...” diyerek yeni sıkıyönetim kanunu tasarısını meclise sevk eder.
cunta hükümetinin aldığı bu faşist tedbirler üzerine Dev-Genç ve Sosyal Demokrasi Derneği; “Başbakan Nihat Erim demokratik hak ve hürriyetleri yok etmek için, anayasayı kuşa çevirmek için çalışıyor…” açıklamasını yapar.
Cuntanın BaşbakanıN. Erim yabancı gazetecilerle 1 Mayısta yaptığı basın toplantısında; “Bu günkü anayasa Türkiye için bir lükstür. Türkiye bu lüksü kaldıramaz. Anayasa da değişiklik yaparak temel hak ve hürriyetlerin, bu hak ve hürriyetleri ortadan kaldıracak şekilde su istimal edilmesini önleyici bir hüküm koyacağız…” der.
İki arada bir derede ülkede; TİP kapatılır. Milli Nizam kapatılır. Bingöl depreminde 1000 kişi ölür. Ve ülkede 547 aydınla başlayan ve gözaltına alınanların sayısı günden güne artarak yıpratıcı gözaltılar-tutuklamalar dönemi açılır.
İşte o yakın tarihe kara leke gibi düşen bu gözaltı-tutuklama döneminin mağdur isimlerinden birkaçı;
“TİP Genel Başkanı Behice Boran, TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt, ODTÜ Dekanı Prof Yaşar Gürbüz, Prof Bahri Saraç, Prof Sadun Aren, Prof Mümtaz Soysal, Kemal Türkler, Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Samim Kocagöz, İlhami Soysal, Çetin Altan, Uğur Mumcu, Muammer İrfan Derman, Prof Tarık Zafer Tunaya, Turhan Selçuk, Tilda Gökçeli, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Osman Saffet Erolat, Harun Karadeniz, Mehdi Zana, Mihri Belli, Yusuf Küpeli, Doğu Perinçek, Cenan Bıçak, DrHikmet Kıvılcımlı, Uluç Gürkan, Doğan Avcıoğlu… “
Sürek avı aydın avı sürdürülürken bir yandan da THKO ve THKP-C üzerine operasyonlar yoğunlaştırılır, öncü lider gençler bir bir ölü veya yaralı tutuklanır..
İlk yaz başı ise Deniz Gezmiş ve 26 arkadaşı Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde; “TC anayasasını tağyir, tebdil ve ilgaya cebren teşebbüs etmekten…” yargılanmaya başlanır. Duruşmada savcı Keramettin Çelebi ve Yzb. Baki Tuğ 18’inin hakkında idam talep eder…
Cuntanın Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki sıkıyönetim mahkemesi;
“ Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Atilla Keskin, Metin Yıldırımtürk, Ahmet Erdoğan, Recep Sakın, Mehmet Asal, Osman Arkuş, Ercan Öztürk, Semih Orcan, Hacı Tonak, Mustafa Yalçıner, Cengiz Baltacı, Metin Güngörmüş, Mete Ertekin, Mehmet Nakipoğlu, Mustafa Çubuk’a” idam verir.
Faşist Askeri Yargıtay Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf aslan hakkında verilen idam kararlarını onaylar, diğerlerini bozar…
Onların yanı sıra idam talebiyle yargılanan THKP-C lideri Mahir Çayan ile arkadaşları Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Ömer Ayna ve THKO İstanbul sorumlusu Cihan Alptekin Maltepe Cezaevi’nden tünel kazarak firar ederler.
Sonraki günlerde Ulaş Bardakçı İstanbul’da öldürülür, ,Ziya Yılmaz yaralı olarak tutuklanır.
Tokat Niksar’ın Kızıldere köyünde ise Onlar;
“Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Hüdai Arıkan, Sinan Özüdoğru, Ahmet Atasoy, Saffet Alp, Ertan Sarıhan, Nihat Yılmaz, Selahattin Kurt öldürülür, Ertuğrul Kürkçü sağ olarak tutuklanır…”
Üç Fidanın, Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in 10 Mart 1972’ de 53 ret, 6 çekimser ve 238 kabul oyu ile Türkiye Büyük Millet Meclisinde, sonrasında Senatoda, 23 Martta ise Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafında onaylanan infazını, 25 Martta CHP’nin son çare olarak Anayasa Mahkemesine taşıması da engelleyemez…
Nihayet 26 Mayıs 1972’de saat 01.25 ila 05.20 arası geleceği-yarınları güneş gibi aydınlatacak isimler; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında Faşist Askeri Yargıtay’ın onayladığı haksız ve yersiz karar uygulanır…
12 Mart faşist askeri muhtırasından bir buçuk yıl sonra tarih yapraklarında yerini alan üç beyanat aslında 12 Mart darbesini özetlediği gibi, hiç akıllanılmadığını ve inceden 12 Eylül darbesine hazırlanılacağını da açıkça ortaya koyar…
Genel Başkan Süleyman Demirel 72 yılı ortası Adalet Partisi Temsilciler Meclis Toplantısında; Türkiye’de bir sağ sol meselesi olmadığını, demokrasiye ve rejime karşı bir komünist saldırının mevcut olduğunu,1961 Anayasası’nda bu konuda bir boşluk olduğunu söyler ve hazırlanan bildiriye imzasını atar;
“Komünizme kesinlikle karşı çıkılması zaruretine inanıyoruz…”
Demokratik Parti Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli;
“Günahkârlar ittifakı her badirede dört ayak üstüne düşmek ustalığını gösterebiliyor. Demokrasinin tekerleğine çomak sokanlar şimdi yol göstericilik rolünde…”
Ve Celal Bayar; “Yollar yürümekle aşınmaz diyen ölçüsüz insanların tutumu bu memleketi bu hale getirmiştir. Aslında Türkiye yükselmeye layık bir ülkedir…”
Kanayan yaraya son söz olarak;
Kesilen rol hep ayni rol, başrol de geçmiştekilerin tipitipleri. İsimler değişik sadece cisimler ayni. Tarihe ve memlekete ait isimler. Arada kaybolup gitmişler de var, takdire şayan olanlar da. Kökü çok derinde olan da var, en uzun soluklu yolculuklarda en iyi yüz metreyi koşup belleği cezbedenler de. İsimler var bir yaşamsal hesaplaşmanın tarafları olan.
Ve tarihler, tarihler de var bir devrin muhasebesini yaparken isimlerle birlikte unutulmaması gereken; 12 Mart 1971 gibi…
Ve sloganlar, Deniz, Mahir, Ulaş, Kurtuluşa kadar…
7 Mart 2015 Cumartesi
DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ, 8 MART KUTLU OLSUN…
Çok zor bir ülkeydi bu ülke şimdi daha da çok zor bir ülke. Bu ülkede kadın olmak zordu şimdi ise daha da zor, çok daha zor. Deyim yerindeyse Ülke kadın hakları açısından tam da uçurumun eşiğinde. Kapkara bulutlar dolaşıyor ileri demokrasimizin üzerinde ve en çok ezilen yine kadınlarımız oluyor. Ortaçağ karasından beter kara pelerinler-peçeler biçiliyor her bir kadınımıza rengârenk, renk renk, altın tozunda.
O Kadınlar ki; “Kırda çiçek, gergefte nakış olanlar. Dilde türkü, yarına umut olanlar. Tarlada çapa, fabrikada şalter olanlar. Halayda zılgıt, kavgada kıvılcım olanlar. Yolda yoldaş, evde ana olanlar, kadınlar, kadınlarımız”…
Koca yaşlı dünya erkek ise güneş olan kadınlarımız. Analarımız, bacılarımız, kızlarımız. İşte onlar hayatımızı ışıtan, can veren, kan veren, el veren, yön veren güneşlerimiz…
Miskin akıllara eser ise eğer 8 Martta öylesine, zoraki bir güncük, bir gülcük ve yarım gülücük anımsanan, Gelecek 8 Marta kadar unutulan can yoldaşlarımız, yıldızlarımız, kadınlar olur yine. Kadınlarımız…
Şu yalan dünya yaşamla buluştuğundan beri süregelen ama Yaklaşık yüz elli yıldır var olan en etkileyici ve yanık türkü ise 8 Mart.
Uzun yıllar evvel, Doksan küsur yıl önce kağnı arabalarında, sırtlarınızda var ettiğiniz, ölmüşken dirilttiğiniz, el bebek gül bebek ninnilediğiniz, üzerine titrediğiniz öz yavrunuz bu vatanda bu gün, hala al bayrak dalgalanıyorsa en zirvede oda sizin eseriniz.
En alasından en güzel sizin elinize yakışır o al sancak…
Bir Yüz elli yıl önce 8 Mart’ta korkmadan salladığınız gibi, şimdi de sallayın korkmadan, çekinmeden, allayın sallayın, al bayrağı...
“ Yüz elli yıl evvel, 8 Mart 1857 tarihinde Nivyork’ta şanlı bir direniş başlattınız. Tutup o günü bu günlere günümüze taşıdınız. Kadın dokuma işçileri olarak eşit işe eşit ücret istediniz. 16 saatlik çalışma süresinin on saate indirilmesi için örgütlendiğiniz o eşsiz dayanışmada, O bitmeyen kavgada 115 ay yüzlü şehit verdiniz.
Bitmeyen Kavgayı haksızlığa, sömürüye, ezilmişliğe karşı 8 Mart 1908’de yeniden ateşlediniz. Bu kez toprağa 129 gelincik çiçeği diktiniz. 1910 yılında Klara Zetkin önerince 2. Sosyalist enternasyonal hemen kabul etti. Ve 8 Martı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlama hakkı kazandınız.
Acıyla geçen elli yıllık mücadelenin sonunda tırnaklarınızla elde ettiğiniz zaferinizi perçinlediniz. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü”…
Geçen yüz yıllar boyunca emperyalizme, kapitalizme, savaşlara, savaşların her türüne karşı koydunuz. Savaşlarda en çok ızdırabı yine siz kadınlar analar, çektiniz. Faşizme, cinsiyet ayrımcılığına, cinsel, sınıfsal, ırksal ulusal, töresel baskılara en ön saflarda direndiniz. Kadının köleliğine köleleştirilmesine, erkek egemen topluma, erkeksi dünyaya ve ikinci sınıf insan dayatmalarına pamuk yumuşaklığında ama çelikten sert barikatlar kurdunuz.
BM kararıyla 1975 yılında dünya emekçi kadınlarının bu günü “8 Mart Dünya Kadınlar Gününe” dönüştürülüp içi boşaltılınca bile gocunmadınız. Tek bir gün olsa da kadın olmak, kadın kalmak, kadınca haykırmak için rıza gösterdiniz tüm haksızlıklara.
Hiç yorulmadınız asla yılmadınız, özünde kadının paralelinde toplumun kurtuluşunu, beyinlerdeki ve yüreklerdeki tutsaklık zincirinin kırılması gerektiğini hiç çekinmeden haykırdınız. Mutlu bir dünya kurulması özlemiyle verilen mücadelede” kadınlarda var, kadınlarda var olmalıdır” diye, her sekiz martta duyan duymayan kulaklara, gören görmeyen gözlere inat, coşkuyla birleştiniz, coşkuyla örgütlendiniz.
Bin bir olsuzluklarla yoldan çıkarılan şu ülkeye şimdi kadın elinin, Anadolu’ya da şimdi ana elinin değmesi gerekiyor…
Doğru dürüstler için çok zor bir ülke oldu bu ülke. Bu ülkede kadın olmak dürüst olmak gerekirse hepten zor, çok daha zor.
Öyle bir ülke ki şu garip ülke; Oldubittilerle özelleştirmeye, çetelerle susturmaya, sürgünlerle kadrolaşmaya, kapılar aralandı. Aralanan kapılardan hiçte adil olmayan bir anlayış süzüldü içeri, hem de avarel ve paralel. Baskılara, sürgünlere, kıyımlara, yargısız infazlara, gözaltılara, sebepsiz tutuklanmalara duyarsız, sahte kalkınmaya tepkisiz, yalana talana kulaksız, çalıp çırpmaya kaldırıp götürmeye sessiz bir toplum biçimlendirildi ey kadınlar, analar, bacılar.
Eğitimde Öğretimde yok denilip alınan katkı payı ile kara cahilliğe, dersaneleri kapatmayla başarısızlığa, insanca ve hakça bir yaşam yerine köleliğe, sendikasızlaştırarak sahipsizliğe, örgütsüzleştirerek yalnızlığa, anayasa ve yasalarla bilinçli oynamalarla sonsuzluğa, kurum ve kuruluşlarla çatışarak zayıflığa, delilsiz belgesiz iddianamelerle müebbete, olmayacak dualara amin dedirtilerek ebediyette hezimete sürükleniyor bu ülke ey kadınlar, bacılar, analar.
Şu yoksul ülke yeşillenmiş kartellere, öz kaynaklar küreselcilere, üretim alanları ve dağıtım kanalları tekellere, haksız haram paylaşım işbirlikçilere ihale edilmiş. Devlet bütçesi rantiyeye, kentsel yağmaya, sınır ötesi yaşananlara, okyanus ötesi talimatların sanal âlem dünyasına ve orta doğudaki kirli oyunlara endekslenmiş.
Emekçilerin emeği mağdur, ücretleri, iş güvencesi, sağlıklı yaşam koşulları, çalışma şartları taşeronlara, Emeklilerin hali Allah’a emanet edilmiş. Para serbest piyasaya, ekonomi vahşi kapitalizme hediye edilmiş. Aydınlık Ülkenin geleceği çocuklarınız, evlatlarınız, gençler sokakta işsiz güçsüzlüğe terk edilmiş, bağımlılık batağındakiler çaresizliğe savrulmuş, iki arada bir derede kutular doldurulmuş.
Gepgenç kızlarımız töre cinayetlerine, küçük kızlarımız çocuk evliliklere kurban verilmiş, her türlü tecavüze uğramış, intihara itilmiş. Dağdakine, bağdakine, yoldakine, sınırdakine, içerdekine, dışarıdakine, zindandakine, voltadakine, gurbettekine sıladakine, yerdekine, göktekine yüreğiniz yanarmış, ciğeriniz paralanırmış, aklınız daralırmış, yüreğiniz teklermiş kime ne, menzilde yeşil faşizmin cilalı ayak sesleri ey analar, bacılar, kadınlar...
Peşi sıra Seçimler yaklaştıkça, partizanlar üslup değiştirmiş, fakir propaganda batağında boğulmuş, denetimin ucu kaçmış hırsızlık doğmuş, adalet denmiş dengesizlik oluşmuş, yanaşmalar ve yandaşlar arsızca sosyal devlet olgusunu kemiriyormuş, sülale boyu semiriyormuş kime ne. Kim kime dum duma.
Sizden başka “Gören yok, Dur diyen yok” analar, bacılar. Ey kadınlar, insan gibi insan, adam gibi adam bulmak zor. Artık daha da zor, artık yeter…
Son deyiş oki bu ülke her daim zordu. Bu ülkede kadın olmak da her daim zordu. Evet, şimdi daha da zor, çok daha zor. Ancak zor oyunu bozar. Bu derin ve engin güç kadınlarımızda var. Elinin tersiyle itmeye görsün analar, bacılar, kadınlar “8 Mart falan dinlemezler”, dünya yerle yeksan olur bir kalemde. İşte o vakit vay haline ülke düşmanlarının, vay haline kadın düşmanlarının…
"Şirazesi kaymış şu tersine gerisingeriye değişen dünyada asla değişmem, Anamı, eşimi, bacımı ve kızımı zinhar dünyalara değişmem, dünyalar kadar severim onları, onlar için varım ve dünyaları verseler dahi asla değişmem"…
8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun…
5 Mart 2015 Perşembe
SİYASETİN ÇEKİRDEĞİ VE ATMOSFERİ VE UZLAŞI…
Partinin atom çekirdeği örgütünü ve siyasetin bulanık atmosferini hiçe sayarak daima yere ve zamana göre değişmez ve katı politikaları güdülemek, uzlaşmadan güdümlenmek ve eşgüdümlenmek boşa güç harcamaktır. O yüzden ağır kaçsa da sözümüz Kaya görünümlü ama insancıl, Özden olduğundan canan, deniz derya Babacan tüm beyaz Gülleredir…
Çünkü partinin atom çekirdeği kararmış kısa uzun dalgalara karşı duramayınca siyasetin atmosferinde yer alması gereken yenilmezlik ve başarı da tarih olur. Tarihe mal olacak bir biçimde her kalkışta jet hızıyla yere vurulur. Bu nedenle siyasetin atom çekirdeği örgütün, siyasetin atmosferine aldırmadan ögürlükçü direnç göstermesi çok önemlidir…
Dünden bu gün projeli çalışmalarla bile kapatılması güç görünen kazanılması olası görülmeyen ama açıkça dillendirilmeyen nice yarışlar yaşandı etap etap. İşte bu gün o kayıp yarışların yolcularından o yolcuların engin deneyimlerinden nasiplenmek ve faydalanmak gerekir.
Partinin atom çekirdeği örgütün siyasetin atmosferine uyan bir doğrultuda uzlaşıları hayata geçirmelidir. Örneğin bu önseçim de ayni bölgede yerel türdeş gayretkeşler asla birbirini kesmemelidir. Birlenip hiçleştirilmeye çalışan emektarlar birilerinin değirmenine su taşımak yerine olgun bir uzlaşı örneği sergileyerek birleşerek yılların sakalığı ve sakarlığından kurtulmalıdırlar.
Akılcı öneriler ve birikimler doğrultusunda programlanan tüm çalış taylar ve kurul toylar kurgusunun mimarlarına sıra mevkilenmeye geldiğinde durun demek, onları durduracak mevzileri derin kazmak ise siyasi etiğe ihanettir. Ayrıca kırgının kurşunu hava kadar ağırdır. Ve bu ağırlık geçmişte de zaman zaman bu tip önseçimsel yaklaşımlarla güncellenmiştir. Güne özel ve mekânsal her direniş ve canlı temas aslında yarınlarda yaşanacakların da müjdecisidir. Öyle ki muştuyu gönül ve akıl süzgecinden geçirmeden atılacak her adımın sonu bellidir. Kapılar bir bir yine kapandığında pencereler perdelendiğinde suçlu aramaya yolculanmakla varılacak son durak da bellidir.
İşte bu belirsizlik veya belirginlikte sözümüz, anlamaları kabilinden Kaya görünümlü ama insancıl, Özden olduğundan canan, deniz derya Babacan tüm beyaz Gülleredir…
İşin gerçeği çağın değişimlerine, değişikliklerine tarihsel ve dinsel manada yoğrulup önyargılı ve tutucu yaklaşmak yanlışına bir daha bir daha düşülmesidir. Bu katı ve katkılı efor hiçbir ideoloji ile bağdaşmaz aslında ama her fırsatta nedense uygulanır. Böylece siyasette atom çekirdeğinden atmosferine bir fırsat eşitsizliği yaygınlaştırılır. Böylece devlette, toplumda ve siyasette devrim misyonuyla çıkan karşı devrim hazırlıkçılarına pabuç bırakılır. Ve halklar suslaşan ve sessizleşen değişkenlere yönlendirilir. Bu değişmez kader kısmet değildir ama öyleleştirilir.
O halde temel dayanağı örgüt ve örgütlülüğü olduğuyla övünenler ilkesel ve bireysel özgürlük duyarlılığını savunmak ve göstermek durumundadırlar. İlklere demo olacak, demokrasiye denk bir tutumu sabitlemek bile aslında çağa yabancılaşmak, çağların kararmasında pay sahibi olmaktır. Gittikçe bireyselleşen bireyselleştirilen bir fonda ve tonda ilerlemek ise asla ilericilik değildir. Gerilemek ve gericiliğe sözde karşı durmak, seçilme garantisini her koşul ve şartta sağlamak nasıl bir solculuktur anlamak iyice zorlaşıyor. Seçme ve seçilme garantisini garantilemeyi iyi bilenler kadrosal manada halkına yabancılaşır. Bu yolla gelinen merciler feci şekilde yeni batışlara da gebeliği tetikler.
Başka başka gerçekleri niteliğin aritmetiğe ezilişine mahkum etmek demokratlık da değildir, içsel demokrasi de böyle işlemez, işletilmemeli. O yüzden sözümüz, uzlaşmaları kabilinden Kaya görünümlü ama insancıl, Özden olduğundan canan, deniz derya Babacan tüm beyaz Gülleredir…
Partinin atom çekirdeği örgütün siyasetin atmosferine uymayan netlikte tekno-kratların ve tekno-rontçuların peşine takılması da katılım ve katılımcılığı zedeler. Yasaklarla revize ve refüze edilen reaksiyonlar neticede bitap düşer. Mevkilerin yitirilmemesi adına ve namına davranıp, milyonların istek ve taleplerini yok saymak, milyonları soyanların kamuya verdiği zararın hesabını soramamaktır. Bu tavırcılık zarardır akla zarardır. Yıllarca yeni yüzler, yeni sesler, yeni isimler diye diye fazlaca hassaslaşıldığı da ortada. Bu yersiz ve gereksiz hassasiyet mevcutların yerine benzerlerin yer değiştirmesini sağlamıştır. Kısırlaşan bu döngünün sergilenişi asla tarihselleşecek bir olgu değildir. Her yeni gelen ama yenilikçilikten muaf tutulanlar dönem dönem kazanmış, kazandırılmış ama kaybeden hep ayni görevleri yerine getirenler, görevleri yine yeniden aynilere, aynileşenlere tevdi edenler olmuştur. Bu sağlaşmaya engel ise bu gün uygulanacak olan önseçimdir.
Ülkenin ve siyasetin geleceği açısından bu blok kadrolaşması ve kadrosal bloklaşma kendi içinde vefa ve vefasızlıkla sağlamlaştırılmaya çalışılsa da sonuç almak güçtür. Ayakta kalmak, bloğa girmek, kabullenilmek bağlamında sözümüz Kaya görünümlü ama insancıl, Özden olduğundan canan, deniz derya Babacan tüm beyaz Gülleredir…
Atom çekirdeği örgütün ve siyasetin atmosferine uygun bir seçeneği birleşmeyi birleşip güçlenmeyi görmeyip tercihlerin küçültülmesi ve referanslara bağlı çizgiden geçmeyle mümkün sanmak tüm sığınakların sağnaklara direnemediği soluk yüzlerin gülmediği sığlıkta bir dünyada debelenmektir. Bu yaşanmazlığı sürdürmek ise kimseye reva değildir. Reva görenlere de sefa değildir. Küçükten büyüğe günah işlemenin yarı yarıya göstergesidir. Nihayetinde kimsenin kırılıp gücenmeyeceği, darılmayacağı bir tablonun herkese faydası olur. Yoksa her kademesi hademeleştirilen, aşağı yukarı zorlukla devinen ve tersine gelişen bir çağdaşlaşamama çağsallığına hastalık derecesinde yakalanılır.
Son söz yerine tüm yapısal genişlemesi her siyasi alanda, en alttan en üste yüz, yüz elli kişi etrafında şekillenen bir çekirdek yapının atmosfere egemenliği engellenemedikçe, egemenlik sürdükçe yarın yine ayni isimlere sığınılır ve sığlık devam eder. O halde yerel bazda sözümüz bir şekilde duymaları kabilinden Kaya görünümlü ama insancıl, Özden olduğundan canan, deniz derya Babacan tüm beyaz Gülleredir…
28 Şubat 2015 Cumartesi
SİYASETİN TANJANTI KOTANJANTI VE SİNÜS KOSİNÜS HESABI…
SİYASETİN TANJANTI KOTANJANTI VE SİNÜS KOSİNÜS HESABI…
Siyasette ve seçimlerdeki başarı veya başarısızlık siyasetin tanjantı kotanjantı, politikanın sinüs ve kosinüsünün iyi hesaplanmasından geçer…
Koskoca bir ülke üç beş ay sonra seçime gidiyor ve bir tek partisinde önseçim var. Demek ki seçim ve geçim kavgasının önü de arkası da ayni minval. Bilinen ama dilimlenen mevcut düzenden farklı bir düzen savunulmadıkça önseçimli, kontenjanlı adaylar ve adaylaşmalarla da arzulanan neticeye varılması güçtür aritmetik gerçekliğidir. Kolaylıkla salvolanan anlık ve geçici gündem tutan muhalefet taktiklerinin yerine yeni alternatif demokratik düzen projelendirilmedikçe sözde yenileşim havarisi kesilmişler ampul patlamadan bir kez daha mutlu sona ulaşırlar. Oysa muhalefetin ana gemisinde yolda bırakmayacak böylesi bir devrimci projeye yön verecek olgunluk ve birikim ve de en gereklisi kadro mevcut üstü mevcuttur.
Kırılma noktaları sert, dinamik ve etkin hale dönüştürülecek kadro yapılanması ile halk en ufak yerleşim birimlerinde dahi yalnız bırakılmaz ve ayni halk bilinçlenme düzeyine katkı sunacak pozisyona eriştirilirse iktidarda cumbalaklara yer kalmaz. Hedef yerelden genele kesintisiz akacak bir sosyal model sirkülâsyonu ve eski hatalarından arınmış yeni bir sosyal devlet demokrasisi mantığının yerleştirilmesi ve geliştirilmesi ise bu süreçte önseçimlerin rolü de yadsınamaz..
Öyleyse parti içi ideoloji birliğinden hareketle verilecek mesajları ve izlenecek politikaları içine sindirmiş siyasi kadrolara önseçimde hiç çekinilmeden yer açılmalıdır. Böylesi bir önseçim belki de yeni bir yapılanmaya, yarının toplumsal bilincine sahip haklarını gereğince kullanabilen, verilmeyen veya kısıtlanan haklar için aktif mücadeleden kaçınmayacak bireylerin partiye katılmalarına hız ve yön verecektir. Kapıların açılmaması demek ise korkulası büyük bir kadro erozyonuna gebe hareketliliğin işaret fişeğini ateşler.
Kadın erkek, genç yaşlı, kentli köylü, emekçi emekli bu ülkenin yurtsever insanlarına artık görev yüklenme günlerinin geldiği, bir biçimiyle de geçmekte olduğu da sıkı bir şekilde hatırlatılmalıdır. Bu günkü örgütlenme modeli ve ağıyla bu isteklilik ne oranda gerçekleşir ileride oturup tartışılabilir. Ancak bu gün yapılması gerekenler yine de politize olmuş tüm kadrolardan ve depolitize edilmiş ancak bu girdaptan sıyrılmaya yüreklenenlerden kim varsa bu meşru müdafaanın içine, bitmeyecek kavganın safına çekmektir. Şimdilik başka çare de yoktur. Yani solda olabildiğince geniş bir yelpaze sağlanmalı ve sağlamlaştırılmalıdır. Yoksa gelen ve gelecek olan tüm seçimler tüm sosyal demokratları ve yurtsever canları bir kez daha bir kez daha üzer, ezer, geçer gider.
Bu ülkede hiçbir surette sosyal demokrat bir parti büyümez safsatasına kapılmadan bir şekliyle tıkanıp kalmadan üretkenliği sıfırlayacak tuzaklardan da kurtulmak gerekir. Bu da ancak tüzüksel gerekliliğin hakkıyla işletilmesiyle mümkündür. Önseçimi bir de bu yönden ele almak ve işletmek gerekir. Çünkü değer verdiğince önemsediğince değer görür ve duyar, hisseder ve dokunursun. Yüreklere dokunulmadıkça her tıkanıklığı bahane gören ve bahaneden güçlenen her fırsatta da var olma hissi ile parti içi kavgaları sıcak tutan bir anlayışın bu günden yarına diskalifiye edilmesi de şarttır. Aksi halde nice nevi önseçimler de çare olmaz yaraya. Bel büken sığ ve sağ anlayışların biraz ertelenmesi değil defaten ötelenmesi gereklidir aslında. Hakim anlayışa boyun eğme, boyun eğmeme ikileminde sonuçta yarışma gereğidir deyip durmadan çok güçlü ve keskin biçimde siyasete bulaşan kirlenmişliklerin ve kalın örtülerin kaldırılmasıyla eşdeğerdir önseçimden geçmek. Ama elbette yetmez bu eleminasyon.
Siyaset ve seçim başarısı aslında siyasetin tanjantı kotanjantı, politikanın sinüs ve kosinüsünün iyi hesaplanmasından geçer…
Tıkanıklığı aşmanın yolunun dışa dönük çalışmalar, kitlesel eylemler, baş döndüren bir eforla gözü kara inatla geleceğe hazırlanmakla mümkün olabileceği artık görülmelidir. Parti içi yarışların sıklığı mevcut kadroların daha da daralmasını getirebileceği ve kızgınlıklar, kırgınlıklar, küskünlükler sayısındaki artışı körükleyebileceği de düşünülebileceği gibi, ayrıca sık ama şık, partiye yaraşır iç yarışların toplumda karşılığı olabileceği de düşünülmelidir.
Bir başka gerçek de bu günden yarına sosyal demokrat anlayışın önüne geçen ahbap çavuş ilişkileri, bölgecilik, yörecilik, mezhepçilik benzeri antidemokratik takılmaların önüne geçilmedikçe hangi muhteşem edayla düşünülmüş olursa olsun ayni sonuç alınır.
Alışkanlıklarda ısrar edildikçe önü alınamaz kesinlikle eriyişin. Feodal yaşamın uzantısı üyeliklerin yapısal denetimi gerçekleştirilmeden çıkılan her yol kime ne başarı getirir götürür yakında ortaya çıkacak nasılsa. Üç beş kontenjanla günü kurtarır, vitrini süsleriz gerçeği biraz zorunluluktan başvurulan bir kaynaktır babında mazur görülebilir. Ama o kaynağında arada sırada tuttuğu, hiçbir zaman organik bir tamlama ve örgütsel tutunma yaratamadığı da bir gerçektir. Üye kayıtları ve kayıtlanmalar nitelik yerine niceliğe dönüştürüldüğünden arkasında üye ve delege desteği olmaksızın siyaset yapılamaz batağına düşüldükçe düşülüyor. Yeniden gözden geçirmekten korkulan ve sakınılan bu sakıt durum kısır siyasi ikballer uğruna görmezden geliniyor. Güç omuz verenler onlar bunlar saptırmasıyla bir mazeret havası yaratılıyor. Oysa siyaset yapılabilirliğin ve siyasi başarıların yeni siyasal zeminlere ihtiyacı vardır ve bu zemin de oluşturulabilmelidir.
Nedendir bilinmz, yanlışlık üyelikten delegeliğe oradan daha daha üstlere sıçradıkça kurumu zedelediği, kurumsal yapıyı köhneleştirdiği bilindiği halde kimse temel yanlışı ele almaya kalkmaz, kalkışamaz. Büyüyen yanlış her platformda gözlemlenmesine karşın çözücü önlemler almamak üzerine sabit bir duruş sergilenir. Kararlılık göstermedeki sıkıntı genel sıkıntı olunca da üyesel aritmetik birilerine çıkar sağlamak üzerine konuşlandırılmış acayip bir durum arz eder. Ortalıkta bağımsız bağlantısız arzı endam etmeler ise siyasetin rengi olarak görülür ve adlandırılır. İş namlandırmaya geldiğinde ise nazlanılır, kan çeker ve bir anda esas duruşa geçilir. Oysa bu başkalaşımın yerine halkın talep ve gereksinimlerine göre şekillendirilmelidir politika. Sığ politika yapmak yerine parti içi seçimler ve diğer tüm seçimler demokratik bir yarışın halkaları ve iç içe büyüyen helezonik bir yapı olarak algılanmalıdır. Önemli olan ise tüm eforun buralarda tüketilmeyip, harcanmayıp, bitirilmeyip yerel ve genel seçimlere aktarılabilmesi gereği ve gerçeğidir.
Seçimler, adaylar, önseçimler, önseçimden çıkacaklar, listeyi delenlere yeni denklemler, ek kontenjanlar, tanjant kotanjant, sinü kosinüs hesapları yerine projelerin, birikimlerin ve yeterliliklerin yarıştırıldığı bir arenaya döndürülmedikçe ‘ali gider veli gelir’ o kadar. Bölünme, parçalanma ve bütünleşmeyi aklının bir köşesine sıkıştırmış, ahde vefa unutulmuş ve bir ideoloji etrafında birleşemeyen kadrolarla girilen seçimin önü de arkası da birdir, aynidir. Ayrışan ve ayrı düşen kadrosal marifetin zararını toplumlar, halklar çeker, eziyet arttıkça artar ve kadrolarda beliren umutsuzluk ise sandıklara dolar.
Vakit umudun yeniden yeşermesi için ülkenin geriye dönmemesi için uğrunda vazgeçilmez ne varsa o noktada buluşulması vaktidir. Aksi halde bu siyasal gerginlikte tanınan tanınmayan, korunan korunmayan, kıyı köşelere kurulanların, hazıra konanların ve kontenjantların, janti eğilimlerle politikanın süsü ve kokusu olacakların, önseçim gergefinde dokunanların dokunmayanların eline geçer tüm kozlar.
Siyaset ve seçim ve de geçim başarısı aslında siyasetin tanjantı kotanjantı, politikanın sinüs ve kosinüsünün iyi hesaplanmasından geçer…
Siyasette ve seçimlerdeki başarı veya başarısızlık siyasetin tanjantı kotanjantı, politikanın sinüs ve kosinüsünün iyi hesaplanmasından geçer…
Koskoca bir ülke üç beş ay sonra seçime gidiyor ve bir tek partisinde önseçim var. Demek ki seçim ve geçim kavgasının önü de arkası da ayni minval. Bilinen ama dilimlenen mevcut düzenden farklı bir düzen savunulmadıkça önseçimli, kontenjanlı adaylar ve adaylaşmalarla da arzulanan neticeye varılması güçtür aritmetik gerçekliğidir. Kolaylıkla salvolanan anlık ve geçici gündem tutan muhalefet taktiklerinin yerine yeni alternatif demokratik düzen projelendirilmedikçe sözde yenileşim havarisi kesilmişler ampul patlamadan bir kez daha mutlu sona ulaşırlar. Oysa muhalefetin ana gemisinde yolda bırakmayacak böylesi bir devrimci projeye yön verecek olgunluk ve birikim ve de en gereklisi kadro mevcut üstü mevcuttur.
Kırılma noktaları sert, dinamik ve etkin hale dönüştürülecek kadro yapılanması ile halk en ufak yerleşim birimlerinde dahi yalnız bırakılmaz ve ayni halk bilinçlenme düzeyine katkı sunacak pozisyona eriştirilirse iktidarda cumbalaklara yer kalmaz. Hedef yerelden genele kesintisiz akacak bir sosyal model sirkülâsyonu ve eski hatalarından arınmış yeni bir sosyal devlet demokrasisi mantığının yerleştirilmesi ve geliştirilmesi ise bu süreçte önseçimlerin rolü de yadsınamaz..
Öyleyse parti içi ideoloji birliğinden hareketle verilecek mesajları ve izlenecek politikaları içine sindirmiş siyasi kadrolara önseçimde hiç çekinilmeden yer açılmalıdır. Böylesi bir önseçim belki de yeni bir yapılanmaya, yarının toplumsal bilincine sahip haklarını gereğince kullanabilen, verilmeyen veya kısıtlanan haklar için aktif mücadeleden kaçınmayacak bireylerin partiye katılmalarına hız ve yön verecektir. Kapıların açılmaması demek ise korkulası büyük bir kadro erozyonuna gebe hareketliliğin işaret fişeğini ateşler.
Kadın erkek, genç yaşlı, kentli köylü, emekçi emekli bu ülkenin yurtsever insanlarına artık görev yüklenme günlerinin geldiği, bir biçimiyle de geçmekte olduğu da sıkı bir şekilde hatırlatılmalıdır. Bu günkü örgütlenme modeli ve ağıyla bu isteklilik ne oranda gerçekleşir ileride oturup tartışılabilir. Ancak bu gün yapılması gerekenler yine de politize olmuş tüm kadrolardan ve depolitize edilmiş ancak bu girdaptan sıyrılmaya yüreklenenlerden kim varsa bu meşru müdafaanın içine, bitmeyecek kavganın safına çekmektir. Şimdilik başka çare de yoktur. Yani solda olabildiğince geniş bir yelpaze sağlanmalı ve sağlamlaştırılmalıdır. Yoksa gelen ve gelecek olan tüm seçimler tüm sosyal demokratları ve yurtsever canları bir kez daha bir kez daha üzer, ezer, geçer gider.
Bu ülkede hiçbir surette sosyal demokrat bir parti büyümez safsatasına kapılmadan bir şekliyle tıkanıp kalmadan üretkenliği sıfırlayacak tuzaklardan da kurtulmak gerekir. Bu da ancak tüzüksel gerekliliğin hakkıyla işletilmesiyle mümkündür. Önseçimi bir de bu yönden ele almak ve işletmek gerekir. Çünkü değer verdiğince önemsediğince değer görür ve duyar, hisseder ve dokunursun. Yüreklere dokunulmadıkça her tıkanıklığı bahane gören ve bahaneden güçlenen her fırsatta da var olma hissi ile parti içi kavgaları sıcak tutan bir anlayışın bu günden yarına diskalifiye edilmesi de şarttır. Aksi halde nice nevi önseçimler de çare olmaz yaraya. Bel büken sığ ve sağ anlayışların biraz ertelenmesi değil defaten ötelenmesi gereklidir aslında. Hakim anlayışa boyun eğme, boyun eğmeme ikileminde sonuçta yarışma gereğidir deyip durmadan çok güçlü ve keskin biçimde siyasete bulaşan kirlenmişliklerin ve kalın örtülerin kaldırılmasıyla eşdeğerdir önseçimden geçmek. Ama elbette yetmez bu eleminasyon.
Siyaset ve seçim başarısı aslında siyasetin tanjantı kotanjantı, politikanın sinüs ve kosinüsünün iyi hesaplanmasından geçer…
Tıkanıklığı aşmanın yolunun dışa dönük çalışmalar, kitlesel eylemler, baş döndüren bir eforla gözü kara inatla geleceğe hazırlanmakla mümkün olabileceği artık görülmelidir. Parti içi yarışların sıklığı mevcut kadroların daha da daralmasını getirebileceği ve kızgınlıklar, kırgınlıklar, küskünlükler sayısındaki artışı körükleyebileceği de düşünülebileceği gibi, ayrıca sık ama şık, partiye yaraşır iç yarışların toplumda karşılığı olabileceği de düşünülmelidir.
Bir başka gerçek de bu günden yarına sosyal demokrat anlayışın önüne geçen ahbap çavuş ilişkileri, bölgecilik, yörecilik, mezhepçilik benzeri antidemokratik takılmaların önüne geçilmedikçe hangi muhteşem edayla düşünülmüş olursa olsun ayni sonuç alınır.
Alışkanlıklarda ısrar edildikçe önü alınamaz kesinlikle eriyişin. Feodal yaşamın uzantısı üyeliklerin yapısal denetimi gerçekleştirilmeden çıkılan her yol kime ne başarı getirir götürür yakında ortaya çıkacak nasılsa. Üç beş kontenjanla günü kurtarır, vitrini süsleriz gerçeği biraz zorunluluktan başvurulan bir kaynaktır babında mazur görülebilir. Ama o kaynağında arada sırada tuttuğu, hiçbir zaman organik bir tamlama ve örgütsel tutunma yaratamadığı da bir gerçektir. Üye kayıtları ve kayıtlanmalar nitelik yerine niceliğe dönüştürüldüğünden arkasında üye ve delege desteği olmaksızın siyaset yapılamaz batağına düşüldükçe düşülüyor. Yeniden gözden geçirmekten korkulan ve sakınılan bu sakıt durum kısır siyasi ikballer uğruna görmezden geliniyor. Güç omuz verenler onlar bunlar saptırmasıyla bir mazeret havası yaratılıyor. Oysa siyaset yapılabilirliğin ve siyasi başarıların yeni siyasal zeminlere ihtiyacı vardır ve bu zemin de oluşturulabilmelidir.
Nedendir bilinmz, yanlışlık üyelikten delegeliğe oradan daha daha üstlere sıçradıkça kurumu zedelediği, kurumsal yapıyı köhneleştirdiği bilindiği halde kimse temel yanlışı ele almaya kalkmaz, kalkışamaz. Büyüyen yanlış her platformda gözlemlenmesine karşın çözücü önlemler almamak üzerine sabit bir duruş sergilenir. Kararlılık göstermedeki sıkıntı genel sıkıntı olunca da üyesel aritmetik birilerine çıkar sağlamak üzerine konuşlandırılmış acayip bir durum arz eder. Ortalıkta bağımsız bağlantısız arzı endam etmeler ise siyasetin rengi olarak görülür ve adlandırılır. İş namlandırmaya geldiğinde ise nazlanılır, kan çeker ve bir anda esas duruşa geçilir. Oysa bu başkalaşımın yerine halkın talep ve gereksinimlerine göre şekillendirilmelidir politika. Sığ politika yapmak yerine parti içi seçimler ve diğer tüm seçimler demokratik bir yarışın halkaları ve iç içe büyüyen helezonik bir yapı olarak algılanmalıdır. Önemli olan ise tüm eforun buralarda tüketilmeyip, harcanmayıp, bitirilmeyip yerel ve genel seçimlere aktarılabilmesi gereği ve gerçeğidir.
Seçimler, adaylar, önseçimler, önseçimden çıkacaklar, listeyi delenlere yeni denklemler, ek kontenjanlar, tanjant kotanjant, sinü kosinüs hesapları yerine projelerin, birikimlerin ve yeterliliklerin yarıştırıldığı bir arenaya döndürülmedikçe ‘ali gider veli gelir’ o kadar. Bölünme, parçalanma ve bütünleşmeyi aklının bir köşesine sıkıştırmış, ahde vefa unutulmuş ve bir ideoloji etrafında birleşemeyen kadrolarla girilen seçimin önü de arkası da birdir, aynidir. Ayrışan ve ayrı düşen kadrosal marifetin zararını toplumlar, halklar çeker, eziyet arttıkça artar ve kadrolarda beliren umutsuzluk ise sandıklara dolar.
Vakit umudun yeniden yeşermesi için ülkenin geriye dönmemesi için uğrunda vazgeçilmez ne varsa o noktada buluşulması vaktidir. Aksi halde bu siyasal gerginlikte tanınan tanınmayan, korunan korunmayan, kıyı köşelere kurulanların, hazıra konanların ve kontenjantların, janti eğilimlerle politikanın süsü ve kokusu olacakların, önseçim gergefinde dokunanların dokunmayanların eline geçer tüm kozlar.
Siyaset ve seçim ve de geçim başarısı aslında siyasetin tanjantı kotanjantı, politikanın sinüs ve kosinüsünün iyi hesaplanmasından geçer…
25 Şubat 2015 Çarşamba
SİYASETTE BİR YEL ESER DİYE DİYE BEKLEMEK HİÇ OLMAZ…
SİYASETTE BİR YEL ESER DİYE DİYE BEKLEMEK HİÇ OLMAZ…
Ne gözü dönmüş sorunlar var ayyuka çıkmış, sınır geçmiş, haddini aşmış, çözüm bekliyor, çare bekliyor, yol yordam bekliyor. Bir umut bunalımı, güven eksikliği ve acayip kafa karışıklıkları yaşanıyor özellikle muhalefet yelpazesinde. Ve de güzellikle iktidar yelpazesinde.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken eldekinden olmak da var, üşümek de…
Bu zor dönemeçte, bir acayip üşüşme başladı aslına asaletine güvenip millete vekilliğe. Her cenahta güven tazeleyecek yönde itici ve motive edici adımları atma çalışmaları ya ağırdan alınıyor veya bilinçli olarak geciktiriliyor aday adaylığı revaçta. Her geçen gün başarıya odaklanma ve başarıya ulaşma olanaksızlaştırılıyor oysa. Her türlü baskı iktidarca istikrar malzemesi yapılarak dozu artırılıyor. Kozu pozu bir yana vekilliğe adaylık adaylığı itibarlaştırmalarının hızı yozu, tozu dumana katıyor.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken adaylıktan olmak da var, istenmemekte, listelenmek de…
Her seçim bir öncekinden daha kötü bir tabloyu ortaya koyacak diye derin bir korku tünelinden geçenler takipteler ve izliyorlar capcanlı seyirliği. Aslan sosyal demokratlar bu kez aylar önceden umulmadık biçimde parti içi yarışın fitilini ateşlediler. Ancak geçmişe dönük değerlendirme ve özeleştiriler yapılmadan, önseçim yapılsa bile topluma deklare edilecek geniş perspektifli bir deklarasyonda uzlaşılmadan, buluşulmadan beklenen ve özlenen halkla kucaklaşma yine gerçekleşemez gibi görünüyor. Solda ortak bir payda planlanmayınca tüm bu önseçim hazırlıkları da boşa giderse sıkıntısı, sıralanacak listeler yeni kısır kavgaların çekirdeğini oluşturur mu kederi şimdiden kılcal damarlara kadar sarkmış, kötü kader ruhlara işlemiş halde.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken, solmuştur uzun siyasi ömürler, ömür uzadıkça da kısalırmış örneği, ansızın ölmek de var…
O nedenle kendini alternatif görenlerin sosyal demokrasiye yakınlaşıp, yüzlerini toplumun temsil edildiğine inanılan katmanlarına döndürmeleri şarttır. Sosyal demokrasinin evrensel ilkelerine uyumlu politik bir anlayış izlenmedikçe, sol kadrolaşma hakim kılınmadıkça ezilen, sömürülen, horlanan, ötekileştirilen ve yok sayılan sınıf ve katmanların çıkarlarını savunmak da bir hayli güçleşir. Onların desteğini almak ve ilgisini çekmek de hayal olur.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken solun uzun siyasi ömürlüleri, ömür uzadıkça da kısalırmış örneğine koşut, var güçleriyle bir koştururlar, bir koştururlar ki…
Siyasette sorumluluk yüklenicilerin, sol rol modellerin emek sermaye çelişkisinin varlığından hareketle tavrını emekten yana koyanlardan olması ve önseçimde onların seçilmeleri bir nebze olsun güven aşılar topluma. Veya egemen inanışın saplantısında dünyada sol mu kaldı tarzı ile fermuar düzeneğine bel bağlamak, bağlı kalmak suretiyle doğru veya yanlış vitrinle tutmayan aşıyla aşılanmak gibi bir şeydir başa kakılan.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken akla gelen her halükarda başa gelir, gelir derler ya yalandır…
O saatten sonra şu yalan arenasında sular seller gibi yel beklemek olur, siyasetin rotası. Yelin nerden vuracağını kestirmek ise en esaslı meseledir o bekleyişte. Sınıflar arasındaki uçurumun sınıf mı kalmış eyyamıyla kat ve kat, yat ve kat artırılmasına ve küplerin doldurulmasına, vanaların yallah tazyikle akıtılmasına, gemi azıya alınmış gemicikler sarmalına yönelik siyaset etme kurnazlığı şarkı garba bağlar belki ama yer gök küser ve kısa sürer bu aşkı muhabbet.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken gerçekten bir yel eser pir eser, diller dönmez, eller beller kırılır…
O halde halkın yüksek menfaatleri yönünde netlik kazandırılan, uygulanırlığı akılla biçimlendirilen projelerle çıkılmalıdır kerevete. Kurtuluş yolunun ancak ve ancak sosyal demokrat ideoloji ile mümkün olabileceği gerçeği bir kez olsun hakkınca kanıtlanmalıdır cümle âleme. Emekten ve sermayeden yanaların barış ortamında yaşam sürmeleri temel felsefe olsa da şu kapitalizmin ipine sarılmaktan bin pişman olmuş dünyada iyice emekten yana ağırlık koymanın, emek tarafı olmanın cesaretliliği belki de son kez primlendirilmelidir.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken bir yel var ki eser, her şey son bulur, siyasetin sonu olur, küçük kıyametler kopar dört bir yanda…
Sosyal demokrasinin tek ve en talep edilen en etkin ve yetkin partisi olmak, toplumda öyle olunduğuna dair inanışın yerleşmesi, yerleştirilmesi sadece söylemle olmaz. Kesinlikle sola yakışır bir yol ve sol politik bir tarz geliştirilmesiyle mümkündür her şey. Sosyal demokrat bir parti olarak hedef kitlelerin netleştirilmesi kimlerin temsil edildiği kimlerin haklarının daha ağırlıklı savunulduğu net bir şekilde parti pratiği olarak hayata geçirilmedikçe siyasi kadrolar dahil halklar da siyasal hayata küser. Bu güne dek seçimlerde kimlerden oy alınıp alınmadığının belirlenemeyişi, oy kaymalarının nedenlerinin gereğince irdelenemeyişi ve verilere dayalı gerçekçi gerekçeli proje ve politikaların geliştirilmeyişi yerle yeksanlık bir durumu ortaya koyar yine. Tespiti test eden ve nihayetinde topluma gereksinim duyduğu, toplumu rahatlatacak bir toplum projesi sunumu ise negatif durumu tersine çevirir.
Siyasette bir yel eser diye diye beklemek, esince de durumu tersine döndüreceğine inanmak, bekleyen derviş misaline terstir. O terslikte bir yel eser işler ters teper, felek şaşar…
O yüzden belli kavramlar partinin tarihsel dayanaklarını zedelemeyecek biçimde ve evrensel ilkeler doğrultusunda yeniden dizayn edilebilmelidir. Değerlendirmeler ve tasarımlar sembolik olanlar dışında ciddiyetle ele alınmalı, her anlayışa açık olanları ise bilimsellik çerçevesinde yeniden kavramlaştırılmalıdır. Sosyal demokrat parti olmayı zorda bırakan ne varsa, var olması gereken boyuta çekilerek, reele indirgenerek, ivedilikle ivme kaybı ve güçsüzleşmenin önü alınmalıdır.
Siyasette bir yel eser diye diye beklemek, esince de yel kayadan ne koparır sorusuna yanıtlar aranmayla başlar ilk düşüş, tabansız yeltenmeler de çıkışa geçer…
Bazı değerleri kutsallaştıran ve kutsandıkça toplumdan uzaklaştıran anlayışların tümü tek elden terk edilmelidir. Birilerinin has çıkarına kullanılan ve her ne koşul olursa olsun terk edilmeyen ham alışkanlıklar çarkın değişmez dişlisi olmaktan çıkarılmalıdır. Mevcut işleyiş ve işletilişle varılan noktanın muhasebesi en ciddi biçimde yapılmadıkça sosyal demokrat ilkelerle bağdaşan bir yapı varlığı da kurulamaz. Derinden sarsılmış ve devrimciliği yok edilmiş bir parti sistematiği ve yönetselliğinde ısrarcılık bırakılmadığında ise kadrosal bıkkınlık halka da bulaşır.
Siyasette bir yel eser de eser, bir yel eser diye diye beklemek, yel sert esince de karşısında gereğince duramamak ve direnememektir, yel değirmenlerine boşuna diklenmek…
O bakımdan sosyal demokrasinin tek kalesi kalmışlıkla övünülmesinin ötesinde tam saha baskı sola açılma süreci ivedilikle başlatılmalı ve tamamlanmalıdır. Partisel birikimini prim kaybettiren değerler üzerine oturtmak, kurgu bilim tadında siyasal film kurgulamak ve taktiği yanlış almak, anlamak ve vermek sol dengenin rotasından şaşmasının temel etkenlerindendir. Sol yelpaze çağdaş sol imaja hizmet edecek bir evrenselliği yakalayamadıkça, bireyselleşmeye kayıldıkça, bireyselleşmeler koltuklarda kaykıldıkça daha çok beklenir bir yel eser diye.
Siyasette bir yel eser diye diye beklemek, sert esen yel esince de usulden sertleşmek usul erkan bilmeden bilimselleşmek, yele göre esmek gürlemektir…
Sol tahlilde sosyal demokrat bir partinin siyasal bilinci salt değişmez, değiştirilmez ve değişilmez diye adlandırılan normlardan oluşturulduğunda gerçek bir sosyal demokrat parti olmak da gittikçe güçleşir. Bu zor ortamda hala güveni azaltan bir modele körlemesine bağlanmak ise güçsüzleşmeyi en tepeye tırmandırır. Bağımlı büyüme, dağılımlı büyütme ve sağır sağanak büyülenme ile sonuç almaya çabalamak yeniden güçlenme ve güç toparlamayı da alenen zorlaştırır. Belki de sorun organiktir veya inorganiktir. Bu sorun da, diğer sorun algılamaları da ancak örgütü yeniden değerleme, gözden geçirme ve biçimlendirme ile halledilebilir. Sosyal demokrat parti gibi bir parti olmak arabesk bir model uygulamakla asla olmaz ve toplumda tutmaz.
Siyasette bir yel eser diye diye beklemek, bekledikçe beklemek ise hiç olmaz bir tutumdur…
Ne gözü dönmüş sorunlar var ayyuka çıkmış, sınır geçmiş, haddini aşmış, çözüm bekliyor, çare bekliyor, yol yordam bekliyor. Bir umut bunalımı, güven eksikliği ve acayip kafa karışıklıkları yaşanıyor özellikle muhalefet yelpazesinde. Ve de güzellikle iktidar yelpazesinde.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken eldekinden olmak da var, üşümek de…
Bu zor dönemeçte, bir acayip üşüşme başladı aslına asaletine güvenip millete vekilliğe. Her cenahta güven tazeleyecek yönde itici ve motive edici adımları atma çalışmaları ya ağırdan alınıyor veya bilinçli olarak geciktiriliyor aday adaylığı revaçta. Her geçen gün başarıya odaklanma ve başarıya ulaşma olanaksızlaştırılıyor oysa. Her türlü baskı iktidarca istikrar malzemesi yapılarak dozu artırılıyor. Kozu pozu bir yana vekilliğe adaylık adaylığı itibarlaştırmalarının hızı yozu, tozu dumana katıyor.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken adaylıktan olmak da var, istenmemekte, listelenmek de…
Her seçim bir öncekinden daha kötü bir tabloyu ortaya koyacak diye derin bir korku tünelinden geçenler takipteler ve izliyorlar capcanlı seyirliği. Aslan sosyal demokratlar bu kez aylar önceden umulmadık biçimde parti içi yarışın fitilini ateşlediler. Ancak geçmişe dönük değerlendirme ve özeleştiriler yapılmadan, önseçim yapılsa bile topluma deklare edilecek geniş perspektifli bir deklarasyonda uzlaşılmadan, buluşulmadan beklenen ve özlenen halkla kucaklaşma yine gerçekleşemez gibi görünüyor. Solda ortak bir payda planlanmayınca tüm bu önseçim hazırlıkları da boşa giderse sıkıntısı, sıralanacak listeler yeni kısır kavgaların çekirdeğini oluşturur mu kederi şimdiden kılcal damarlara kadar sarkmış, kötü kader ruhlara işlemiş halde.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken, solmuştur uzun siyasi ömürler, ömür uzadıkça da kısalırmış örneği, ansızın ölmek de var…
O nedenle kendini alternatif görenlerin sosyal demokrasiye yakınlaşıp, yüzlerini toplumun temsil edildiğine inanılan katmanlarına döndürmeleri şarttır. Sosyal demokrasinin evrensel ilkelerine uyumlu politik bir anlayış izlenmedikçe, sol kadrolaşma hakim kılınmadıkça ezilen, sömürülen, horlanan, ötekileştirilen ve yok sayılan sınıf ve katmanların çıkarlarını savunmak da bir hayli güçleşir. Onların desteğini almak ve ilgisini çekmek de hayal olur.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken solun uzun siyasi ömürlüleri, ömür uzadıkça da kısalırmış örneğine koşut, var güçleriyle bir koştururlar, bir koştururlar ki…
Siyasette sorumluluk yüklenicilerin, sol rol modellerin emek sermaye çelişkisinin varlığından hareketle tavrını emekten yana koyanlardan olması ve önseçimde onların seçilmeleri bir nebze olsun güven aşılar topluma. Veya egemen inanışın saplantısında dünyada sol mu kaldı tarzı ile fermuar düzeneğine bel bağlamak, bağlı kalmak suretiyle doğru veya yanlış vitrinle tutmayan aşıyla aşılanmak gibi bir şeydir başa kakılan.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken akla gelen her halükarda başa gelir, gelir derler ya yalandır…
O saatten sonra şu yalan arenasında sular seller gibi yel beklemek olur, siyasetin rotası. Yelin nerden vuracağını kestirmek ise en esaslı meseledir o bekleyişte. Sınıflar arasındaki uçurumun sınıf mı kalmış eyyamıyla kat ve kat, yat ve kat artırılmasına ve küplerin doldurulmasına, vanaların yallah tazyikle akıtılmasına, gemi azıya alınmış gemicikler sarmalına yönelik siyaset etme kurnazlığı şarkı garba bağlar belki ama yer gök küser ve kısa sürer bu aşkı muhabbet.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken gerçekten bir yel eser pir eser, diller dönmez, eller beller kırılır…
O halde halkın yüksek menfaatleri yönünde netlik kazandırılan, uygulanırlığı akılla biçimlendirilen projelerle çıkılmalıdır kerevete. Kurtuluş yolunun ancak ve ancak sosyal demokrat ideoloji ile mümkün olabileceği gerçeği bir kez olsun hakkınca kanıtlanmalıdır cümle âleme. Emekten ve sermayeden yanaların barış ortamında yaşam sürmeleri temel felsefe olsa da şu kapitalizmin ipine sarılmaktan bin pişman olmuş dünyada iyice emekten yana ağırlık koymanın, emek tarafı olmanın cesaretliliği belki de son kez primlendirilmelidir.
Siyasette bir yel eser diye diye beklerken bir yel var ki eser, her şey son bulur, siyasetin sonu olur, küçük kıyametler kopar dört bir yanda…
Sosyal demokrasinin tek ve en talep edilen en etkin ve yetkin partisi olmak, toplumda öyle olunduğuna dair inanışın yerleşmesi, yerleştirilmesi sadece söylemle olmaz. Kesinlikle sola yakışır bir yol ve sol politik bir tarz geliştirilmesiyle mümkündür her şey. Sosyal demokrat bir parti olarak hedef kitlelerin netleştirilmesi kimlerin temsil edildiği kimlerin haklarının daha ağırlıklı savunulduğu net bir şekilde parti pratiği olarak hayata geçirilmedikçe siyasi kadrolar dahil halklar da siyasal hayata küser. Bu güne dek seçimlerde kimlerden oy alınıp alınmadığının belirlenemeyişi, oy kaymalarının nedenlerinin gereğince irdelenemeyişi ve verilere dayalı gerçekçi gerekçeli proje ve politikaların geliştirilmeyişi yerle yeksanlık bir durumu ortaya koyar yine. Tespiti test eden ve nihayetinde topluma gereksinim duyduğu, toplumu rahatlatacak bir toplum projesi sunumu ise negatif durumu tersine çevirir.
Siyasette bir yel eser diye diye beklemek, esince de durumu tersine döndüreceğine inanmak, bekleyen derviş misaline terstir. O terslikte bir yel eser işler ters teper, felek şaşar…
O yüzden belli kavramlar partinin tarihsel dayanaklarını zedelemeyecek biçimde ve evrensel ilkeler doğrultusunda yeniden dizayn edilebilmelidir. Değerlendirmeler ve tasarımlar sembolik olanlar dışında ciddiyetle ele alınmalı, her anlayışa açık olanları ise bilimsellik çerçevesinde yeniden kavramlaştırılmalıdır. Sosyal demokrat parti olmayı zorda bırakan ne varsa, var olması gereken boyuta çekilerek, reele indirgenerek, ivedilikle ivme kaybı ve güçsüzleşmenin önü alınmalıdır.
Siyasette bir yel eser diye diye beklemek, esince de yel kayadan ne koparır sorusuna yanıtlar aranmayla başlar ilk düşüş, tabansız yeltenmeler de çıkışa geçer…
Bazı değerleri kutsallaştıran ve kutsandıkça toplumdan uzaklaştıran anlayışların tümü tek elden terk edilmelidir. Birilerinin has çıkarına kullanılan ve her ne koşul olursa olsun terk edilmeyen ham alışkanlıklar çarkın değişmez dişlisi olmaktan çıkarılmalıdır. Mevcut işleyiş ve işletilişle varılan noktanın muhasebesi en ciddi biçimde yapılmadıkça sosyal demokrat ilkelerle bağdaşan bir yapı varlığı da kurulamaz. Derinden sarsılmış ve devrimciliği yok edilmiş bir parti sistematiği ve yönetselliğinde ısrarcılık bırakılmadığında ise kadrosal bıkkınlık halka da bulaşır.
Siyasette bir yel eser de eser, bir yel eser diye diye beklemek, yel sert esince de karşısında gereğince duramamak ve direnememektir, yel değirmenlerine boşuna diklenmek…
O bakımdan sosyal demokrasinin tek kalesi kalmışlıkla övünülmesinin ötesinde tam saha baskı sola açılma süreci ivedilikle başlatılmalı ve tamamlanmalıdır. Partisel birikimini prim kaybettiren değerler üzerine oturtmak, kurgu bilim tadında siyasal film kurgulamak ve taktiği yanlış almak, anlamak ve vermek sol dengenin rotasından şaşmasının temel etkenlerindendir. Sol yelpaze çağdaş sol imaja hizmet edecek bir evrenselliği yakalayamadıkça, bireyselleşmeye kayıldıkça, bireyselleşmeler koltuklarda kaykıldıkça daha çok beklenir bir yel eser diye.
Siyasette bir yel eser diye diye beklemek, sert esen yel esince de usulden sertleşmek usul erkan bilmeden bilimselleşmek, yele göre esmek gürlemektir…
Sol tahlilde sosyal demokrat bir partinin siyasal bilinci salt değişmez, değiştirilmez ve değişilmez diye adlandırılan normlardan oluşturulduğunda gerçek bir sosyal demokrat parti olmak da gittikçe güçleşir. Bu zor ortamda hala güveni azaltan bir modele körlemesine bağlanmak ise güçsüzleşmeyi en tepeye tırmandırır. Bağımlı büyüme, dağılımlı büyütme ve sağır sağanak büyülenme ile sonuç almaya çabalamak yeniden güçlenme ve güç toparlamayı da alenen zorlaştırır. Belki de sorun organiktir veya inorganiktir. Bu sorun da, diğer sorun algılamaları da ancak örgütü yeniden değerleme, gözden geçirme ve biçimlendirme ile halledilebilir. Sosyal demokrat parti gibi bir parti olmak arabesk bir model uygulamakla asla olmaz ve toplumda tutmaz.
Siyasette bir yel eser diye diye beklemek, bekledikçe beklemek ise hiç olmaz bir tutumdur…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)