8 Kasım 2015 Pazar

BABA ŞİİRLERİ…


 
KARDEŞİME

Çalışmakla hiç para artmıyor kardeşim
Üç bilezik yapmadan da kızlar verilmiyor kardeşim,
Ekmek bulup yiyebiliyor musun demiyorlar asla
Bedava gelenler de var ama gönül beğenmiyor kardeşim.
 
Bir mektup yazmıştın, destanımız da vardı
Ben memleketten gelirken dereler taştı, kar yağdı
Yeşil Giresinden beridedir o güzelim Ordu
Ben emsalde olanların hepsi yuvasını kurdu.
 
Bir ben garip kaldım kurbet ellerde kardeşim…
 
Suçumun ne olduğunu ben artık bilemiyorum
Gurbet elde her zaman ayni, devamlı sürünüyorum
Mesai saatim geldi, çabuk olup gitmeliyim
Yazarsanız bir mektup, hemen cevabını veririm.
 
Âşık değilim kardeşim sadece dertliyim
İyi günüm yoktur, her gün kederliyim
Bir kız severdim hiç sormadın nerelidir
Kaç saat çekiyor ise bizim oradan Dereli
 
Belki bir gün sılaya gelirim ortada buluşalım kardeşim…
 
Mukadderatım böyleymiş, feleğin çemberi dar imiş
Fakir olanın boynu daima eğriymiş
Benim eski komşum Ramadanı bilirsin
O da kızını kar kış dememiş karyolacıya vermiş.
 
Garip kaldım kurbet ellerde kardeşim…
 
 
ŞUBAT
 
Aylardan şubattı, günlerden Pazar
Duacınım sevgilim sana değmesin nazar
Söyletme beni güzelim dertlerim çok azar
Gurbet elde herkes birleşmiş sanki mezarımı kazar
 
Bir akşam eve geldim hiç kimseyi bulamadım
Yalnız kaldım da kendi mezarımı kazamadım
Şu gurbet elde yuva kurup da keyifle kalamadım
Niyetim bozuldu köye gitmek gerek akşamdan.
 
Ramazan geldi de ibadet yapamadım,
Otuz günlük orucu kusursuz tutamadım
Bir gece olsun erkenden yatamadım
Aç kaldım da sahurdan yine de tükürüğümü yalamadım.
 
Ne olurdu baban seni bana verseydi
Akşamları şefkatle eve gelseydim
Babana da Allah uzun ömürler verseydi
İstemeyerek olsa da bana evladım deseydi…
 
ZALİM GURBET
 
Bu zalim gurbet büktü belimi
Ver de tokalaşalım o nazik elini
Bundan sonra kim alırsa alsın telli duvaklı gelini
Merak etme kardeşim bende gelirim.
 
Dua ederim gelmesin size kaza
Ölmedik bu sene de çıktık yaza
Bakıyorum her zaman bendeki poza
Garipseme kardeşim yine gelirim
 
Fenerbahçe bu sene de şampiyon olamaz
Aksine gitti her şey, gençleri de yenemez
Derdim çok büyüktür bunu herkes bilemez
Gücenme kardeşim belki de gelemem
 
Sirkeci de duruyor Giresin vapuru
Hala kurumadı Sağmalcıların çamuru
Atışalanında manga olmayınca ne yapayım taburu
Dertlerimi yazayım da kocaman ferman olsun zalim gurbette…
 
AŞK MASALI
 
Zengin her zaman malına güvenir
Fakir olan da kendi haline gücenir
Kuru ekmek yer de yine güherir
Zenginliğine güvenen murad almasın
 
Bu işi baban her zaman görmeli
Yüzden değil kalpten evlat demeli
Gönül bir olsa peynir ekmek de yetmeli
Geç oldu şimdi hemen kalkıp gitmeli.
 
Bilir misin ey güzel Aslı’nın hali ne oldu
Aşık Kerem onun için otuz iki dişinden oldu
Bir yerde ikisi de hemen kül oldu
Düşünüp de bu işlerden ibret alasın
 
Aşık Garip de bir güzel için dağlara düştü
Aşkından kısa zamanda arşı küreyi aştı
Şah İsmail’e de bütün cihan şaştı
Yaptıkları herkesin kendi yanına kar kaldı.
 
Yuva kurup biz de murat alalım
İpin ucunu ikimizde suya salalım
Kör topal ne bulursak Allahım
Hakka doğrulsun özümüz yeter.
 
Laf kar etmiyor kızı olanlara
Allah uzun ömür versin murat alanlara
Kimse merhem olamaz benim yarama
Bir yârim olsa asla bakmam masallara…
 
GÜZEL
 
Senin gibi güzele kurban olayım
Ben seninle bir an bir arada olsam
Kendimi bir günde nikâhlanmış sayarım
İşte o zaman garip sevgilini ararsın.
 
Nasıl oldu da geçtin buralardan
Haberimi mi aldın esen yellerden
Ben hatrına geldim idi bizim ellerden
Sana sevgimden yüce bir gönül versin yaratan.
 
Yemek aş yemeyip seni düşündüm
Çok soğuktu kapı gelmeye üşüdüm
Bir gece rüyamda görmüştüm kalktım düşündüm
Aslında sana tam layık bir eştim.
 
Eller ne derse desin seni hep seveceğim
Gelirsen benimle alır giderim
Senin için bu canı feda ederim
İşte o zaman azalmıştır kederim.
 
ELVEDA
 
Bundan başka keder vermesin Allahım
Çoktur genç yaşta benim günahım
Hiç yok mudur acaba Allahım sevabım
Allah sonumuzu mağfiret eylesin.
 
Şu dünyaya gelmeden ecel göründü
Nazlı yârim yine siyahlara büründü
Yine geceden bize gurbet göründü
Ben giderim arkadaş cümleden elveda.
 
Şu gurbetlik beni mecnun eyledi
Felek küstü, gönül eyledi
Murat alacaklar mutlak evlendi
Mukadderatımız böyle felek bize gülüp eğlendi.
 
Zengin olan istemezmiş fakiri
Ahreti düşünmez sanki bilmez kabiri
Allah korusun cümle fakiri
Fakiriz sevgilim Allah utandırmasın.
 
Ben giderim nazlı yârim son cümlem elveda…

BABAM ŞİİRLER…


 
GARİP BAŞIMA HIRSIZLAR
 
Neler geldi geçti şu garip başıma
Su da katıldı kardaş pişmiş aşıma
Ummadığım haller de geldi karşıma
Hevesliğini almayan insandan sayılmaz
 
Kara gözlü gelin yarim geldi yanıma
Ben öldüğümde kimse girmesin salıma
Yalnız mezarımı tanıtın zavallı anama
Allah ömürler versin usta babama.
 
Kiraya ev bile vermezler bekâr olana
Fındık ertesine edilir tekleme sonlama,
Benden selam olsun hatırımızı soranlara
Haklarını helal etsinler eğer dönemezsem bir daha.
 
Yüzüme güldüler, aradılar buldular, beni soydular
Çünkü yanıma gelince hepsi hemen doydular
Bu işleri sılada bile duydular
Allah çektirsin kardaş hırsız olana.
 
HALİM YAMAN
 
Ömürdür güzelim bakmışsın gelir geçer
Orak elinde yarimin durmadan biçer
İki âşık birbirinden nasıl vazgeçer
Mukadderat, buyuran böyle buyurmuş.
 
Bu sıra Yeşildirek ferman okuyor
Son durumu herkesler de gastelerden okuyor
Her maçında da kardeş berabere gidiyor
Fenerbahçe bu sene de yerinde sayıyor.
 
Bu sene havalandı spor hevası
Bazen radyoda çıkıyor karşılama havası
Oralardan mahrum etti beni geçim belası
Gücendim kardeşim ama ağlamam artık.
 
Nazlı yârin saçları güpgüzel dalgalı
Bu sıralar başım hepten belalı
Bulamadım şu dünyada helâlımı
Kederlendim yine kardeş ayıplama beni.
 
CEVAPNAMELER
 
Bu gün cumaydı çıktım çarşıya
Çarşıda görmüştüm hanımlar için oya
Sağmalcılar köyünde bir kız severdim güya
Sakladılar güzeli benden bakamadım doya doya.
 
Bir zamanlar mektuplaşırdık bir kızla
Vefa da yapılır âşıklar için boza
Bu mısraları yazarken oldu elim kara boya
İyi dinleyin arkadaşlar gönül vermeyin bir kıza.
 
Tramvay gider rayın üzerinden
Âşık mıydın ey garip sen ezelinden
Nasıl vazgeçtin samimiysen güzelim benden
Düştüm karlara ey güzel tutar mısın elimden.
 
Dertliyim kardeşim kimseler bilmez
Mahdudum hayatta hiç yüzüm gülmez
Derdimi anlatsam hiçde cevap gelmez
Garibim, garip halimden kimseler bilmez.
 
CUMALIK
 
Bir Cuma günüydü gelmiştim size
Evladır ey güzel sarılmıştın beyaz beze
Sevdiğimi açıklamıştım ben size
Aşk yoludur bu benzemez hiç başka işe.
 
Cuma günü geldiğimi isterdin
Bir sevgilim var sağmacılarda derdim
İnanmıştım sevgisine candan severdim
Bilseydim sevmediğini kardeş ölmek isterdim.
 
Oraya geldiğim zaman yüreğimi yaktın
Durdum biraz yüzüne baktım
Yanmaz mı hiç yüreğin, benimkini bir kez daha yaktın
Ey mahzun güzel ağlatma beni.
 
Sağmacılar köyünde oturdum bir evde
O taş yürek yumuşar mı ey güzel sende
Siz koymadınız mı beni bu zalim derde
Verir misiniz elinizi hakkınız kalmasın bende.
 
MEKTUP
 
Vatan vazifesini yapan
Vardır bir kardeşim
Garibim gurbet ellerde
Garibim yoktur bir eşim
Yazmıştım bir mektup size
Sizi sevdiğimden ölesiye
Bir yazı dönmediniz geri
Yoksa koca vazifesini yapan
Buldunuz mu birini
Güzel midir mazlum kız
Bulduğunuz eşin…

7 Kasım 2015 Cumartesi

MÜJDE, İSTİKRAR GELECEK…

MÜJDE, İSTİKRAR GELECEK…

92 yılda bu kaçıncı tek başına iktidar. Bu kaçıncı tek başına iktidarda ardı ardına tekleyen, sıfırlayan, sıfırlanan ekonomi. Bu kaçıncı tek başına iktidardan sonra, halkın kaçıncı kez kendi başına kalmışlığı ve tekrardan kaçıncı tek başına iktidar. Bu kaçıncı geçim tıkanınca, istikrar senaryolu seçim. Kaçıncı seçim, sayım suyum yok. Bakmak gerek yakın tarihe kara gözlüksüz, çıplak gözlerle ve yansız akılla. Ayrıca unutmamak, bilmek gerek bu kaçıncı bir türlü gelmeyen istikrar ve defaatle istikrarla müjdelemek ve müjdelenmek…

Son on beş yılda Cumhuriyet tarihinin en güçlü iktidarını çıkaran her genel ve yerel seçimden sonra sözde erenler ağzıyla ve lafta çok bilenler tarzıyla müjdelenen veya dayatılan ekonomide istikrar ve ülkede birlik beraberlik masalları tutmayınca, ekonomi dibe vurup, ülke bölünme noktasına gelince bir haller oluyor yürütenlere. Hakkınca yönetemeyenler, adilane yürütemeyenler sarılıyorlar, sarkıyorlar memleketten insan manzaralarına.

Bir haller oluyor memleketin ekonomisine, ekonomistine, siyasetçisine… Demokrasisine… Demokratlarına, teknokratlarına… Bir haller…
Ekonomisi de demokrasisi de, lafta akademisyenleri de, sözde demokratları da, gözde teknokratları da ve halkının yarısı da dünya ölçeğinde sınıfta kalan bir ulus olmaktan usanmadı, ulus devlete kızmaktan bıkmadı. Ulus devleti kuranla hesaplaşmaktan bezmedi, uyanmadı gitti şu memleketten insan manzaraları ve bezmeldek seçmen.

Fıkra gibi gerçekten; ‘ Muhtarın canı köyündeki zengin fakir ayrımına, gittikçe artan yoksulluğa ve günden güne açılan ekonomik uçuruma sıkılmış. Toplamış ahaliyi, ikna turları atmış bire bir, zengin fakire yardım etsin diye. Millet biraz denk hale gelsine uğraşmış didinmiş. Gel zaman git zaman muhtara son durum sorulmuş, muhtar; % 80 başardım, yoksulları ikna ettim sıra zenginlerde…’ Fıkra gibi gerçekler…

Cumhuriyet tarihi ekonomik açıdan dönemler itibariyle tarihsel yanılgılar, yanıltmalar ve faşizanca dayatmalarla doludur. Cumhuriyet tarihi ekonomisi dönemleri içinde değerlendirilmez ve incelenmez ise, yapılan tüm toptancı değerlendirmeler ve irdelemeler güvenilecek bir sonucu vermez. Hiçbir akılcı araştırmaya zemin teşkil etmez. Saptamalar kim tarafından yapılırsa yapılsın, birbirinden çok farklı, birbirine tamamen zıt ekonomik modeller izlenildi denilse de hiç de öyle değildir. Ekonomik dönemlere ayrı ayrı tahlil yöntemleri uygulandığındandır bu karmaşıklık. Yoksa değişen sadece hükümetlerdir, ekonomik sistem değil.

Kronolojik bakımdan, 1923-50 arası planlı dönemdir. 1950-60 arası sözde ekonomik patlama özde dışa bağımlılığın başlangıcıdır. 1960-70 arası becerilemeyen ikinci planlı dönem arayışı, 1970-80 arası militarist ide, askeri muhtıra ve faşist darbelerle dayatılan kayıp-karanlık dönemdir. 1980-90 arası büyük sermayenin ipinde, egemen güçlerin güdümünde dışa dönük neo-liberal teslimiyettir. 1990-2000 arası tek başına iktidardan koalisyonlara savrulan hükümetlerle 2000’ler sonrasının sentezi ekonomik uydu dönemidir. 2000’in ilk yarısından sonra ise uyduluktan, uykuculuğa devşirilen şalter indirildiğinde ekonomik kriz bezeli, düğmeye basıldığında terör destekli sadece seçim kazanmaya, hem de tek başına seçim kazandırmaya dönük yağmacı bir ekonomik modeldir işleyen, işletilen.

Kimse kızmasın, ezberden konuşmasın, işkembeyi kübradan atmasın, bu gün uygulatılan ve dayatılan ekonomik düzen çaplı, çapsız ekonomistlerin, ağrısız çağrısız akademisyenlerin görmezden geldiği, uluslar arası büyük sermayenin ve işbirlikçi egemen sınıfların işine gelen, bir ekonomik düzendir. Düzenin sür gitmesi içinde iyi kötü bir yana bırakılarak sosyo ekonomik erezyonu ‘din, iman, mezhep, kitap, Kur’an’ merkezli kaderleştirebilen, sözde revizyonist maskeli tek başına iktidar gerekliliğidir. Memleketin manzarası belli, tek başına iktidar marazası da bellidir.

Son yıllarda büyük sermayenin dört beş yılda bir güncellediği ve filmini gerçekleştirdiği ve de ıkınmadan, sıkınmadan, sıkılmadan getirdiği tek başına iktidar, iktidar dönemlerinde istenenlerde zorlandıkça, tek başına iktidara dayalı istikrar yalanı çatladıkça anında düğmeye basılıyor. Kim basıyor o da belli. Durduk yerde dolarda,  dövizde anında yapay artış, anında terör odaklı kanı artıran işbirlik, işbilirlik ve işbirlikçilikle anında cehennem ortamı, seçime yakın yama tutmaz bir ekonomik atmosfer ve tafra. Sofralar kuruldukça ve safralar döküldükçe ve de en sonrasında seçim garantisi. Önce şu devalüasyon illetine dikkat kesilmek lazımdır, bu illete enflasyon canavarı ve terör laneti de bulaştırıldığında ılıman durum dakikada tersine döner, döndürülür. Her şey baştan ayağa değersizleşir, değersizleştirilir. Son on üç yılda yapılmış yerel ve genel seçimlere tarafsız, yansız bakıldığında cereyan eden gerçeklik bu.

Cumhuriyet tarihine bakıldığında memleket ekonomisi uluslar arası egemen sermayenin denetiminde sürdürüldüğünde bu güne taban tabana zıt hep ayni sonuç söz konusu; ‘1946’daki devalüasyon İnönü’yü iktidardan etmiştir. 1950’lerdeki katı istikrar tedbirleri Menderes’in başını yemiştir. 1970 devalüasyonu 12 mart faşizmini, 24 ocak kararları 12 eylül 80 faşist darbesini getirmiştir. 5 Nisan kararları merkez solu hırpalamış, merkez sağı mezara gömmüştür. Militarist yaklaşımlar, elektronik muhtıralar ise yoluna koyulmuş ekonomiyi çökertmiş ve tek başına AKP iktidarını yaratmıştır…’ Hep bir yıkılış ve yok oluş sözkonusu…

Görülen odur ki tüm istikrar tedbirleri 2000’lere kadar askeri rejim, faşist yönetim ve gölge parlamentolarla uygulanmıştır. Önce normal seyrindeki istikrar plan-program çerçevesinde bozulmuş, sonra siyaseten ve ekonomik anlamda bozukluktan ileri düzeyde faydalanmak askeri vesayetle sağlanmıştır. İstikrar, istikrar denilip hazır olda durulup, çıkarına uyarına gözler dört açılıp egemen güçlere, büyük sermayeye komisyonculuk tarzı hizmet edilmiştir. Siyasal ve ekonomik kıyımlar da bu fırsatta fıtrattan sayılmıştır.

Demek ki her ekonomik tedbir söylemleri ve istikrar serzenişleri aslında ikiyüzlüdür, tedbirde üstelemek ise resmen iki yüzlülüktür. Madalyonun bir yüzünde belli kesimler dışında kalan kalabalıkların aç bilaç,  açlık sınırının altında suskun sakin yapacağı fedakarlık yazar. Diğer yüzünde ise geniş kalabalıklar dışında kalan bir azınlığın, bir zerre zümrenin aşırı mutluluğu, karı ve karuni zenginleşmesi resmedilmiştir.

2000’lerden sonra zam, zulüm, özelleştirme, güzelleştirme, gizli enflasyon, devalüasyon, yapay kur düzenlemeleri, faize ayar çekmeler, yaktım, yıktım, yaptım, hem yaptım hem çaldım, çaldım ama bir sor ki niye çaldım, ilahsal benzetmeler, eksik düzeltmeler… normalleşti. Büyük sermayenin açtığı krediyle, muhteşem bir algı yönetimiyle hep normalden sayıldı, saydırıldı. Çeşitli enstrümanlarla süslenen, paketlenen, kutulanan ekonomi balonu her patladığında egemen güçler dosta yardım babında devreye girdi. Dosta düşmana karşı tek başına iktidar, ancak tek başına güçlü iktidarla istikrar sağlanabilir senaryosu tezgahlandı. Ancak bu tarz kaç senaryo tezgâhlandığı daima unutuldu, unutturuldu.

Ve ne hikmet ise egemen güçler ve onun büyük sermayesi, yerli işbirlikçileri sayesinde memleket ekonomisine yerli yersiz ayar çekip, ülkeye gözdağı verdirip, memleket tam esenliğe kavuşacakken birilerine gözbağı takıp, hazardan pazara azar,  nazar edip her seferinde AKP’yi tek kurtarıcı kıldı. Günde beş vakit kıldı, farz kıldı.

Bu cenderede, iki arada bir derede kalan garibi guraba da ister istemez fırkaları şaşırır, fıkralık olur…

Son bir yılda ülkenin seçime dönük yüzünü üzerinde yaşanan coğrafyanın keşmekeşine koşut planlanan bir cehennem ortamı, ekonomik buhran, siyasal belirsizlikle karartan ayan beyanken halkı uykusunda kandırmak bayağı bir mesele. Kim ne derse desin bu çulla çaputla olmaz parayla pulla olur. Egemen güçlerin desteği ile ve uluslar arası büyük sermaye ile işbirliği sayesinde olur. Mevcut iktidar tüm hata ve ayıplarına rağmen, tüm olumsuz gelişmelerde hiç suçu yokmuşçasına lanse edilerek tekrar tekrar kazandırılıyorsa, tam teker patlamışken yeniden tek başına AKP iktidarı harmanlanabiliyorsa bilmece bulmacanın bazı kareleri karanlık. Bu eksik yaratı ve keskin dayatmaya bu gün el verenler, helal olsun diyenler artacaktır belli süreliğine. Ya yarın, ya sonra o da bilinen o eski terane.

Bu aşamada yenilenler açısından halk düşmanlığına kapılar aralanır, yenerler açısından ise halk dalkavukluğuna pencereler açılır. Bu sırlı süreçte kapıdan pencereden halkı hiçleten ve suçlayan yönlendirmelere asla aldırmamak ve kapılmamak gerekir.

Çünkü aynıyla vaki, bilinen ama bilmezden gelinen gerçektir, AKP’nin tek başına kurtarıcılığı ilk üç ayda patlayıp, en çok üç yıl sürebilecek bir hükümet yalnızlığına sürüklenir. Olan yine memleketine yabancılaşan ve memleketinde yabancılaşan halka olur. Yanlı kanlı uygulamaların izleri ve etkileri ülke ekonomisinden asla silinemeyecek biçimde, neo-liberalleşme tanrısı yine süslümanlarını kollar, kollatır. Ahtapot kolları gibi dört yana sarılır tek başınalığın hazzı.

Şimdi bunlara üslubunca ne denir, nasıl diretilir, neyle direnilir zamanıdır. Bu son duruma, uluslararası büyük sermayenin, egemen güçlerin oyunu denmez de ne denir. Yok, öyle denmez veya denilmeyecek ise durumun yorumu daha da beter. Beterin beteri genelde her dört yılda bir, yerelde beş yılda bir yinelenen seçimlerle programlananı yürütmek için programlananlar yeniden mazbatalanır. Mazbutlar da sivil faşizme hiç karşı koyamazlar. Yeter diyemezler.

Bu 92 yılda kaçıncı tek başına iktidardır iyice, enikonu, bakmak gerek. Çünkü her tek başına iktidardan derin yaralar alarak sıyrılmıştır şu fakir ülke, ülke insanı. Kapitalizmin iflas ettiği, emperyalizmin sınır ve ulusal ekonomi tanımadığı şu yaşlı dünyada uluslar arası büyük sermaye Türkiye’nin üzerinden elini çekecek, kaderine el uzatmayacak diye beklenirse bu gidişle boşa beklenir.  

Marksizmle özdeşleşen ‘ekonomi hayatı belirler’ tezi herkesin tezi olmuş, tezler çalıntı olmuş, kitapsızlaşmış, bu tez bile tez elden götürmek için kullanılıyor. Ancak bir şeyler yapmak gerekiyor, asından akına, akından karasına, akından akademisyenine tüm çanak tutanlara hatırlatmak gerekiyor; Ejderhaya sırt dönüp uyunamayacağını artık bilmek zamanıdır. İstikrar babında davetiye basmakla, istikrar babında baskı yapmakla ekonomi de kurtarılamaz, zevat ta. Ekonomi rayında gitmez ise memlekette kurtarılamaz. Müjde, müjdele, müjdelen eninde sonunda istikrar gelecek diye ama gelmez ha gelmez, hiç gelmediği gibi.

Üç veya dört kere, tek başına tek parti, ayni parti iktidarı bile istikrarı sağlayamadıysa vay ki vay şu geniş halk yığınlarına. Yazık gariplere. Ömürleri tükenenler istikrara hasret gidecek, gözleri açık gidecekler Maazallah.

Son söz, Allah birilerinin gözlerini doyursun, İnşallah…

3 Kasım 2015 Salı

SOYA ÇEKİM SOLCULUK…

SOYA ÇEKİM SOLCULUK…

Dikkat, bu bir seçim sonu yazısıdır. Yazı baştan sona muhaliftir. Muhaliftir ancak naiftir ve de zariftir… 

‘Hey gidi soya çekim solculuk; sende ben imkânsızlığı sevdim ve seçtim…’

Yok, yok artık böyle bir tercih, yok böyle bir seçim. Bu Resmen mucize!

Muciz, haciz, hicaz derken mucize patladı. Zaten beklenen bir mucizeydi, o da gerçekleşti, gerçekleştirildi. Yerinmeye hiç gerek yok, yok artık benim ülkem falan denilse de yeridir. Çocuk isimleri değiştikçe ilkesizleşildi, ilkesizlik yerleşti, bölgeleşti, yerleştirildi. Ve isimler aynileştikçe ülke değişti ve beklenen son. Son, bu son Ülke her sıkışıklıkta gerisingeri volta. İlke Mehteran hasdur olunca başka ne son beklenecek, beklenir ki. Hasdur, has durdukça, sustukça, pustukça adı, andı, bandı, mandı kalmadı memleketin. Varsa yoksa ikide bir o birilerine altın tepside sunulan, sunum. Aramak sormak yok, yok artık.

Yok, yok artık, ben benci, bencillik ama din, iman, kitap, mezhep düzleminde sıkışan siyaset deryasına inat, kızımın adı Deniz, oğlumun ise Ege. İmanıma dinime, Allahıma kitabıma,  kararmayacak soyumun soyu, soy sopumun geçmişi geleceği. Ülke değişir ise değişsin dibine kadar,  soyunmadıkça maluma hiç değişilmez, asla değişmeyeceğim. İleri, çok ileri, daha ileri masallarıyla gün gelir en dibe yerleşilir isim isim, fırka fırka. İşte o gün değil daha bu günden yok, yok artık benim şehrim filan. Şerhimi koydum, önce çocuk adları değişti, sonra en ücradaki sokakların, caddelerin, boğazların. Ancak epey ileride bir çocuk var. Bir çocuk çok milyon çocuk. Tek değişmeyen çocukluk.

‘Hey gidi soya çekim solculuk; Geride veya en ileride bir güneş yanığı çocuk var. Yeni yeni emekleyen, adına yaramaz ekleyen afacan. Onun adı Türkiye soyadı Devrim. İşte o yüzden sende ben imkânsızlığı sevdim ve seçtim…’

İşte benim ülkem o ülke. Yok, yok artık böyle bir ülke. Yok, yok artık ilahi mucize. Billahi, artık yalanlara karnım tok diyenlerin topu ambalajı açılmamış yalanlara kapılmış gidiyor. Ambale olmuş millet, yuh artık bu kadar mı değişti Dünya. Dünyalar karardı kararalı, akıllar katran karası. Akakçe, akalem çalakalem kara gün dostu yazılar. Bunca yıldan sonra yine karmaşa, karma arzular ve ortaya karışık gel geç hevesler, şu garip dünyaları belirliyor. Yok artık.

Yok, yok artık böyle bir tercih, böyle bir seçim, resmen mucize demeye hiç aldırmamalı, aldanmamalı. İlahi adalet, önce çocuk adları, sonra sokakların isimleri, sonra caddeler, boğazlar ve dünyalar değişti. En sonra da memleket. Gerisingeri ilerledi ülke, geriledikçe gerildi ülkem insanı. Ve sonra yakında, pek yakında dünyalıklar değişecek, dünya ayni tas ayni hamam kalacak. Öbür dünyayı düşünen yok. Yok artık.

‘Hey gidi soya çekim solculuk; tohumu fidesi güneşten. İşte o yüzden ben sende imkânsızlığı sevdim ve seçtim…’

Bundan sonra dört yıl boyunca dört dörtlük görünen tüm açıklamalar ve açılımlar toptan vakfediliş vakasıdır, ballı çörek toplu yemek masasıdır. Hem de her şey pahasına. Perdeler kıpırdamaya görsün, peronlarda pardonlu kuşaklı kuşaksız seferlerle şekillenir tablo. Sersefil cavlak ayrılıklar da, serpuşlar ile serpuşelerdeki sayrılıklar da tama tamlanır, yarım yamalak. İşte böyle işler demirden korkanların tren yolculuğu. Raylar parlar ve soya çeker tin, çıkarlar, rantlar görmezden gelinir toptan, toptan topu unutulur. Derli topluluk yaraşır bu açık kaçıklığa ama derkenara ait düşüncelerdir satırlanan. Kaçık kaçak günler tam başladığında, başlayacağında açık kaçık olmak da bazen işe yararmış martavalına tapılır. Din, iman, kitap, mezhep bağlamında perkapitaller balyalanır. Zannı, zammı, zamanı bir yana daha dört yıl geçmeden çok hayıflanılacak, belki daha şimdiden hayıflanılır ama bu beklenmeyen son, çok şeyleri şeyleştirecek gibi. O vakit yok artık demek o hayıflanıcılara da kalmaz, ayrıca düşmez de. Yok artık.

Rikkat rekât ayarındakilere bu yazı, kime ne gelir, nasıl gider, vız gelir tırıs gider bilinmez ama bu bir seçim sonu yazısıdır. Yazı baştan sona muhaliftir. Tam anlaşılmasa da tam tamına muhaliftir ancak naiftir ve zariftir ve de…

‘Hey gidi soya çekim solculuk; yorumu, konumu, al güneşten. Güneşe yolculuktan. İşte o yüzden ben sende imkânsızlığı sevdim ve seçtim…’

O en insafsız günlerde en insaflı şairlere tutunur tüm ay ve güneş tutulmaları. Sadece akıl tutulmasını yanıtlayamaz beyitler. Zihinler bayatladıkça da insanlık onuru zedelenir. Zedelenir de ısrarla zerlendi, zerdelendi sayılır. Çakılan mesaj ileri derecede miyop olma pahasına pür dikkat okunmayınca ölü ceryan çarpar zihinleri. Boşuna yazılır yazılar, tebliğler bildiriler, manifestler manifestolar. Yok, yok artık babında kör topal akar zaman ve tüm hayalperestler toplanır top meydanında. Havai fişekler patlatılır top yekûn. O insaf saflaşmasında sende imkansızlığı sevdim diye başlar tüm tümceler ve seçtim diyerek sonuçlandırılır.

‘Hey gidi soya çekim solculuk; yorumu, konumu, tohumu fidesi al güneşten. Güneşe akından, güneşe yolculuktan. O yüzden İşte ben sende imkânsızlığı seçtim ve sevdim…’

Damarlarda dem demlenir. Ve o ilk adımdan sonra denize vedalar artık başka biçim alır. Aslında tüm vedalar hep aynıdır. Sadece zaman ve mekân farklıdır.

‘Hey gidi soya çekim solculuk; yorumu, konumu, tohumu fidesi al güneşten. Güneşe akından, Güneşe yolculuktan. Yolculuk Çepni boyundan. İşte o yüzden ben sende imkânsızlığı sevdim ve seçtim…’

Dem demlenir akıllar. Ve o ilk ayaklanmadan sonra denize sevdalar da artık başka biçim alır. Aslında tüm vedalar birbirine benzer. Yalnızca zaman ve mekân farklıdır ve...

‘Hey gidi soya çekim solculuk; yorumu, konumu, tohumu fidesi al güneşten. Güneşe akından, Güneşe yolculuktan. Yolculuk Çepni boyundan. Seni ilk kez gördüğüm ve anladığım gün kazıdım belleğime. İşte o yüzden ben sende imkânsızlığı sevdim ve seçtim…’

Dem demlenir anılar. Ve o ilk sayıklamadan sonra denize sevdalar da artık bir başka biçim alır. Aslında tüm vedalar birbirine benzer tüm sevdalar da. Yalnızca zaman ve mekan ve de yanan farklıdır.

‘Hey gidi soya çekim solculuk; yorumu, konumu, tohumu fidesi al güneşten. Güneşe akından, Güneşe yolculuktan. Yolculuk Çepni boyundan. Seni ilk kez gördüğüm ve anladığım gün kazıdım belleğime. Kaf, sin, Kaflı, sinkaflı bir şiirsin sen, şairi kayıp zamanlar zamiri. İşte o yüzden ben sende imkânsızlığı sevdim ve seçtim…’

Dikkat, rikkat ve rekât çıkmazındakilere bu yazı, kime ne gelir, kime nasıl gider, vız gelir tırıs gider bilinmez ama bu bir yazgı değil, seçim sonu yazısıdır. Yazı baştan sona, yukarıdan aşağı, sağdan sola muhaliftir. Tam anlaşılmasa da tam tamına muhaliftir ancak naiftir ve zariftir ve de satır satır demokrasi, tam demokrasi anımsatır…

‘Hey gidi soya çekim solculuk; çoğum gitmiş azım kalmış. Bunca yıl azımsanamayacak çokluktan,  azgınlığı değil, sadece seni seçtim. Seni seçtim ve imkânsızı sevdim. Son yıllara beynelmilel babanın mirasçısı kalmak zorlaşsa da, başlığından dipnotuna aynıdır ana fikir, fakir fikri olsa da budur,

Hey gidi soya çekim solculuk; sende ben imkânsızlığı seçtim ve sevdim…’

2 Kasım 2015 Pazartesi

TEŞEKKÜRLER TÜRKİYE!

TEŞEKKÜRLER TÜRKİYE!

Kuru kalabalıkta kasım kasım kasılanları 1 Kasım’da kılı kırk yaran bir incelikle veya her nasılsa, uyarına nasıl söylenebilir ise yine kazandırdın. Onları hiç ummadıkları bir yüzdeyle bir başına gecenin zil zurna sarhoşluğuna ittin bir kez daha. Olsun bakalım, ertelenmiş ayaklanışlar anında sandıktan hortladı, hortlarsa hortlasınlar ne yapalım, teşekkürler Türkiye.

Teşekkürler Türkiye, anladın mı neyi söylemek istediğimi?

Siyasetin bir süreliğine daha ana gemisi en teklediği anda, dibi iyice delinmişken, arkada bıraktığı on küsur yıllık hayat bilmece bulmacası karelerini karartanları, denizde yüzen diğer gemiciklere hiç aldırmadan bir güzel akladın. Anıların tozunda kalacak balkon pozlarının, tarihin raflarını süsleyecek davudi şişinmelerin eline kozu verdin, tam gaz gazladın. Sözde bir evvelki mesajı okuyanı da, okumayanı da birledin, derledin, dertlendirdin topunu Babil surlarına postaladın. İktidarın iktidardan sayılmazlığına ramak kala ardamarı çatlamış sayıklamalara pembe rüyalar araladın. Her defasında sakınmadan verilen fırsatı bol kepçe harcayanlara yeni bir fırsat verdin. Bir kez fırsatı tepenlere inat, hükümet nerdeyse çakılmaya yüz tutmuşken çıta atlattın. Teşekkürler.

Teşekkürler Türkiye,  neyi söylemek istediğimi anladın sen…

Teşekkürler, çok teşekkürler Türkiye’nin çarkçıbaşı politika yorumcuları, lafazan siyaset tellalları, köşe başıcıları, köşe dönücüleri, feleği şaşan şaşkın araştırma şirketleri, suda kurbağalama yüzen canavarlar, yüzdesel uslanıcılar, yüzde elliyi görünce suçu günahı yıkılmış muhalefete yıkanlar, yalanı talanı Allah’a havale edenler, zeytinyağları, arapsabunu ve üstüpüleri, balkon tiryakileri, sevişken dönekler, akpak saray havarileri, hariçten harçlıklanan hariciler, aşkı memnudan havale geçirenler, mavi gözlü sarı paşaya sarık sallayanlar, yalancılardan yatsıya kadarlıklar, ülke yansa balya balya samanlarını düşünenler, dünya yıkılsa kılını kıpırdatmayanlar, vasıf toplayıcısı varsıllar, muhteremin mahreminde kıllaşanlar, hileci hurdacılar, zil zurnacılar, naylon poşetçiler, fildişi sedef kakma kutucular, kapalı zarf açık tasnif ihaleciler, yandaş yancılar, tüm kötülüğü ve şaibeleri haplayanlar, zokayı yutanlar, bostan tarlalarında kelekler, tek renkli kelebekler, siyah laleler, erenlerle ermeyenler, üste verenlerle vermeyenler, fren cayırtıları, tekne kazıntıları, mahzun kız duruşlular, mahzen kazıcılar, silkelendikçe sikkelenenler, sirke küpüne bal çalanlar, hayat gailesine hiç kapılmayanlar, yabancı lisanlılar, ecnebi lisanslılar, sözde kitapseverler, fiyakalı fuarcılar, kutsalı puta puntalayanlar, kasım patılar, cilalı patiler, etekleri zil çalarken zil takıp oynaşanlar, karnı zil çalarken bitlenenler, daracık ceylancık koltuklara sıvışanlar, boş bulduğu mezara sıkışanlar, tabutta voleciler, mezar kazıcıları, defteri kebirün sağdan almaya tapanlar, soldan dinsiz imansız deyü bahsedenler, velhasılı kelam mir kalemler… Toptan topunuza çok, çok teşekkürler…

Teşekkürler Türkiye, anladın sen neyi söylemek istediğimi…

Kasım kasım kısıtlananlar cenahından olmak ve kalmak kaydıyla kılı kırk yaran maharetle bir makale astarlamak var ya, olmaz şimdi makas iyice açıldı yine. Mastar ekleri de kifayetsiz. Artık bu günden itibaren tarifsiz keyifler muhitinde tanrı misafiriyiz. Artık bu hipotezleri tiz, hipotezcileri lafta titiz âlemde, kendini kendi ülkesinde yabancı hisseden mülteciyiz. Düş kırığı rastlantılar diyarında garip yolcuyuz. Kesin kesim günlerinde hüzün dizilse de boğaza, yüzdesel tek başınalığa tepkili, inadına tek başınayız. Bu tekilleşmede son sözdür tuşlanan beyaz sayfaya; ‘Üflediğin can tükeniyorken canımda ey Canan, gücümüz yettiğince hala seniniz, emrindeyiz, amadeyiz, yolundayız, dönmeyiz yolumuzdan ve hala isyandayız…’

Can tükeniyor, verilen vade yavaş yavaş doluyor, ama istikrarını istatistiklediğim dünya hala ayni. Memleket ayni ahval ve şerait, ayni minval üzere. Adamcıklar ve adamsılar tutmuş dört bir yanı. Adacık adacık dağılıyorlar deniz boyu, odacık odacık yayılıyorlar denizlerden içeri. Sanki onlarca yıllık bir hikâye değil, birileri ilkel bir iskelede işgüzarca mendil sallıyorlar ufukta yitip giden geleceğe. İğreti ve çekingenleşmiş bir karamsarlığı tetikledin, açığa düşmüş uyanıklığı cin gibi çarptın canlandırdın Türkiye, Teşekkürler…

Teşekkürler Türkiye, sen anladın neyi söylemek istediğimi…

Gücenmek yok, vazgeçmek yok, tırsmak pırsmak yok, sürgünlere uğranılsa sellere kapılınsa da yalpa yok, zikzak yok, veda yok, veda hutbesi yok, kelsi fellisi akde vefa da yok, yok oğlu yok. Kasım kasım kasılanlara karşı başları güneşe çevirmek var. Yaksın varsın güneşin altın ışıkları, gümüş okları, saptırsın uğruna uğruna yolundan yolcuları. Olsun varsın, korku dolu hayranlık yerine, hafızaya sığınmak, fakirler diyarında yorulan Canana vurulmak, sevdaya tekrar tekrar sevdalanmak. Figürler yoğuran toprağa, suya ve ateşe, benliğe bin bir rengin ahengini sunan çamura, aklın rengini kil çamura sırıyan bitmeyen direnişe demirlemek var. Siyasetin diyalektiğinde daha neler var neler. Var oğlu var.

Teşekkürler Türkiye, neyi söylemek istediğimi sen anladın…

Günah piramidine sevabına tuğla sıvanmaz, göz göre göre dinden cayılmaz. Günahlara yüzdesel ortak çok bulununca sıralanmaz sanılır beddualar ama sıralanır. Ama sıyrılmak güçtür tek başınalığın iktidarsızlığından. Tekdüzelik faslında kral tacıyla taçlanmak da kurtarmaz bazen taca çıkmaktan, auta atılmaktan. Fakirler ve fikirler dünyasında tepelenmek, zirvelenmek, kurulmak, diklenmek eninde sonunda diplenmekle de eşdeğerdir. O yüzden fukaralık sağaltılmayınca figürlere yol verileceği, figüranlara rol biçileceği için, koynunda terli, kelli felli karanlığın sözde ay yüzlüsünü, apakını taşıyanların taşkınlığı da dizginlenemez. Sakla sakla zamanı gelir saklananların artık saklanamayacağı için iyi de yaptın sanki. Hani hayıflanırız biraz geçer. Sonuçta ne yerindik, ne gerildik ne de yenildik, Teşekkürler Türkiye.

Teşekkürler Türkiye, sen anladın neyi söylemek istediğimi, anladın sen…

Yılmadan, yanmadan cehennem azabına dönen sevgiyle yaşarız. Aşkla sıradaki makale; “ Hey gidi soya çekim solculuk” makalesini yazarız. Sırlarımızı sabırla ateşe gömer, bir ömür sır tutar, bir ömür sur yıkarız. Surun üflendiği güne nispet, kırmızıya yeşil, aleve kızıl, maviye deniz, sıcak demirlere Canandan can katarız. Kula, kurda, kuşa eğilmeden eriyip eriyip dirilir, ateşe pervane suya yazı oluruz. Yazgımızmış deyip, aklın rengi hangi ahenkli kelimelere hükmeder ise biz o hükümetten yana kalırız. Gerisi hükümsüzdür bize. İyi ki bize bizi anımsattın, bizi kendimize getirdin Türkiye, Teşekkürler.

 Teşekkürler Türkiye, sen neyi söylemek istediğimi anladın, anladın sen…