6 Ağustos 2015 Perşembe

SÜZGEÇ…

SÜZGEÇ…

Çelik zırhını kuşansa da fani, görünmezliğe ve dokunulmazlığa bürünse de, ölüm gelir görür ve bulur. hem de en kudretliyken çelik zırhlılar. Bağışlamayan bağışlayamayanlar, üstelik hiddetliyken asla hoş görmezler hiç kimseyi ve dünyayı. Bağışlanmaz hiç ama hiç bağışlanmazlar vakti zamanı geldiğinde ve süzgeç hakkıyla eler tüm ölümlüleri…

“ Bir ateş topu yuvarlanıyor denizlerden. Delirtici hayranlıklar tekerleniyor alanlara. Dev posterler imzalanıyor geçici hevesle. Ve çok geç uyanmışlığa tenekeden madalyalar kalıplanıyor. Gerçekten geleceğe sağırlaştırıcı bir tokat şaklatıyor zaman. Sanki beyaz elbiseli devler her yerde cirit atacak. Akıldan geçenlere bakılsa süzgeçten elenen onca gün, ay yıl tutup çıkarılmamış dipsizlikte yatıyor. Bu mavi kelebekler tarzında uçuşmak da bir yere kadar. Günübirlik heyecanlar neyin nesidir anlamak mümkün değil. Sanki tazecik bahar kokuları fışkırıyor evrene. Fıs fıs fıslanan korkuların yerine ise cesaret evrenselleşiyor. Sanki haleler dolaşacak akıl üstünde ve sendeleyen ayaklara güç nakledilecek. Her şey tasarlanan ne varsa yerle bir olduğunda bu alanlarda seyirciye has sevdalıklar da kalmaz. Yeni sevdalıklar artık boynumu vuracaksanız vurun demektir ilahi kudrete. Bir oraya bir buraya seğirten çocuklar gibi şendir artık ruhlar. Koşuşturmaca bittiğinde ise kana ve ete bürünen şekliyle iğne deliğinden geçer zaman. Ve asla zehirlemeyen zehir havaya karışır. Sonsuz sayıda ateş topu dağılır denizlere…”

Yelkenliler ve mavnalar zevk zehrinden uyuşan balıkların peşini bir türlü bırakmaz. Tahrip ve imhalar başladığında ‘ol emri’ ihmale gelmez. Ancak devrin topunu ateşlemeye tek bir iğne de yetmez. Devler uyandığında ise toplar da yetmez. Maddeten kayıplar verilir, manen de yıkım başlar. Dolanılan ve doyulan mevkilerden acil düşüşler başlar. En fedakâr görünen zamaneler de zenneler de kaçamazlar çelik zırhın ağırlığından. Müslümanlıktan süslümanlığa devrilmiş devşirmeler en zamane zırhlarını kuşanırlar ama israfa bulanmışlık artınca filler zamanı durduran sıfır gongunu çalar.

Çalan gonkla süzgeçten harp gemileri, zırhlı kruvazörler, gambotlar, muhripler süzülür. Denizler ateş rengidir artık. Kara ise başka bir muamma. Elenmeyecekler bir tek denizaltılardır. Ve denizleri sakinleştirirler içten içe, kayı dan kıyıya. En hızlı biçimde işlem tamamlanır ve hava kararır. Yerde, gökte ve denizlerin derinliklerinde ispatı zor bir ateş belirir. Sıfır anı üflendiğinde ise büyük ateş alevlenir, yanar ve yakar.

Ateşten bir cümle asılır göğe, ‘gizli günahlar yapana, açıktan işlenen günahlar ise herkese zarar verir. O halde engel olmak gerekirdi. Ama olmadınız…’

Fırsat varken hep sevmek gerekir süzgeçten süzülenleri. Sevmek gerek bu dimdirek yalnızlığı. Yalnız ve kocaman bir çınar olmayı. Köklenilen, sürgün verip filizlenilen, sürülen şu bereketli toprakları. Dağ bayır, dere tepe demeden her zerresini. Özlemlerin tümünü özlemek, özledikçe sevmek gerek. Kırmızı gelinciklerle tavlanmış baharları. Sevmek ve beklemek gerek yazları. Yaprak kımıldamayan akşamlarını da, tufana denk gecelerini de. Bir varmış bir yokmuş diye başlayıp nice haltlar karıştırdıktan sonra mutlu sonla biten masalları da. Dost masalarına çöreklenen masal devlerini de. Çünkü ‘Bu memleket bizim’…,

Ayrıca sevmek gerek tüm son durak çelişkilerini. Araç işlemez, akıl ermez, çamur dinlemez devirleri. Kaldırımsız çamur deryalarını. Paçaya bir bulaşıp pir yerleşen yoksulluğu. Bünyelerde bütünleşen çelimsizliği. Varsıllığın varını değil arını. Kelimelere vurmuş zenginlikleri ve ıssız cami avlularını. Çünkü ‘ Bu sevda bizim’…

Süzgeçte biriken tortuya aldırmadan hırs bürümüş yılların yanıtlanamayan sorularıyla yüzleşildikçe sevda artar. Artar çünkü yaşamlar vardır büklüm büklüm özgürlüklere adanmış. Hayat öyküleri vardır hürriyete tapınmış. Cepheden cepheye hazırlıksız yürekli savruluşlar vardır. Karadan ve denizlerden sevkiyatlar vardır sonsuzluğa hasretlikle. Her harekâtı an itibariyle yükselten inanç vardır temelinde. Bu öyle bir temeldir ki ölümden öte köye yerleşmektir harcı çimentosu.

Süzgeçten sıyrılan denizaltılar boğazlardan geçerken en kudretlilerin de boğazları kurur. Beklenen gün bizi bulmaz, yakalamaz rahatlığı bir anda söner. Bir ateş topuna dönüşür sular.

“ Binlerce ateş topu kıyıdan köşeden değer memleketin melekelerine. Ama değersizleştiremezler. Binlerce ateş topundan ve binlerce harpten daha zarar verir süzgeçten hakkınca elenmemiş çelik zırhlılar. Çepeçevre kılıç, ok ve mızrak yaraları, mayın, top ve gülla yanıkları avuç ayası kadar yer kalmaz toprağı havalandıracak. Hangi denge unsurudur değişik din ve dillerde dualar etmek ve yakarmak. Esenliğe hasret gözler uyumaz. Ölüme yatarlar korkusuzca…”

Süzgeçten süzülmeden önce sığınılacak tek liman ise orta yaş efendiliğidir. Doğayı korumak, doğanları yaşatmak için ölümsüzlüğün ışığında yanmaktır mesele. Dünyaya katkı sunmak ve iki cihanda ölçümlerden, ölçüldükçe alın akıyla çıkmaktır gaye. Orta yaş efendileşmesi yoksa eğer aşı tutarsa veya tutmazsa neyime deyip yalancı hüzün çökmeleriyle süzgeçten süzülmekten sıyıracağını sanmaya sanrılanılır. Tanrısı sanrı olanlar zamanı iğne deliğinden geçirmeye çalışırlar ama kara delikler onları yutar.

Kara melek çelik zırhını kuşanmış dokunulmazlık ve görünmezliğe bürünmüş en kudretli fanileri de, gelir görür ve bulur. Hiddetli ve şiddetlileri, bağışlamayan ve bağışlayamayanları, kimseyi ve dünyayı asla hoş görmeyenleri de süzgeç hakkıyla eler. Süzgeç tüm ölümlüleri hakkıyla süzer.

Bağışlanırlar veya hiç ama hiç bağışlanmazlar, kim bilir?

Hiç yorum yok: