21 Ekim 2025 Salı

ÖMRÜN DENİZ OLSUN DENİZİM

 ÖMRÜN DENİZ OLSUN DENİZİM

Deniz kızım, deryam Denizim, iklim buhurum, ilkim dengim, ilgim derdim, uğurum umudum, Ekim üçlemem ömrün Deniz olsun. Çöl çorak okyanusumun Denizi, doğduğundan beri dileğim belli; zaman su gibi aksın, ömür bir çırpıda geçsin, termin çöksün, derman kalmasın ama Deniz hep kalsın. Deniz kızım, bembeyaz kumaşa minnacık ve cıscıbıl sarılmayla başlayan öykün uzun sürsün. Hiç bitmesin. Hayat perdesine üflenen nefesin asla dara düşmesin. Deniz kızım darağacına çekilse de ömrün onurunla yaşayasın. Ömrüm, çok yaşa...
Malum an gelip çattığında adım gibi biliyorum; Deniz canda, Deniz akılda, Deniz yürekte yaşayacak. Elbette yanar döner sahneden sessiz sedasız çekilebilmek çekilir dert değil. Deniz kızım bil ki hatrına, hiç çekinmeden sonsuzluğa çekilirim. Sırf senin için ölümden korkmadan, ölümüne ölümsüzlüğe yürürüm. Efeler gibi. Son yolculuğum yanma pahasına masmavi gökte parlayan güneşe. Deniz kızım çoğlu çoğulu, eğrisi doğrusu kalan ömrün Deniz olsun. Ekimden diğer ekime asla durma devamlı çağla. Varol, çok yaşa...
Çağ açan Denizim, doğduğun gün bugün. Tan yerini ağartan, yalınkılıç ufka seğirten hırçın dalgalara ver sırtını. Kızım Denizim kızma, yitirme umudunu asla. Kutlu inancını katiyyen kaybetme. Yarınları çalanlar çoğaldıkça diren. Güneşi lekeleyenler ecel şamarını yiyene dek, Atana yakışanı yaşa. Denizim çok yaşa emi. Çok...
Artık biliyorsun Deniz kızım, pederpanın dara asılana, ceryana çarpılana, son soluğunu verene dek durulmaz. Çarpar yüreği sadece senle. Gün güne eklenir, gözüpek yüreklenir, sus telkinine ayaklanır daima. Uyumaz uslanmaz. Bilirim ki son etap etik yarışı, güncel etkisi sonsuzluk. Soylu kızım isyanım soysuzluğa. Tek gerçek bu, gerisi kocaman yalan. Daha nice gerçekle yüzleşeceksin Deniz kızım, o yüzden en azı yüz yıl yaşa. Ömrün deniz olsun, okyanusu yaşa...
Hayatımı sahici kılan Deniz kızım, denizaşırı da olsa buz tutan yüreğimi kavurur şahlar şahı. Şahmeranım kızım kör bıçak gibi göğsüme saplandın bir kere. Çekip çıkarmam. Göksel öğütücü, tohum serpilen mevsimi, Ekim üçünü sayende filizlendirdi. Deniz kızım, şavkın şanıma vurdu. İyi ki doğdun tekerlemesi kulağıma duygu seli. Şarkın kızıl toprak ve güneş tenli yaprak güzellemesi. Dinledikçe dinleniyorum hayatımın rumuzu, sen çok yaşa...
Ekim devrimi güncesi Deniz kızım, Deniz devrimdir tek başına. Doğum ile ölüm arasına sakın sıkışma. Lakin limon gibi sıkılma. Tılsımlı gün batımlarına inat, inatçı dalgalarla bütünleş. Can dayanmaz, gökkubbeye asılan gökkuşağının renklerini iyi seç. Canımsın canıma cana, gurbetçi kuşlar gibi özgür kal. İlelebet özgürlüğe uç, devrimci gibi yaşa...
Deniz kızım, kara yalazlı siluetler tırpanları varoluşçu isyanlara çaldığında, sen insancıl türküler söyle. Umuda sarkan zalimlerin zulmüne sitem gönder. Gönderde dalgalanacak olan belli. Asla korkma. Ardında giz değil, sonsuza kalıcı iz bırakan eylem kuşunun kanadında kal. Yarensiz olmaz elbet yaman çelişkilerle boğuşmak. Çekinme ılıman serinlikten, kızıl ateşi tut elinden. Deniz kızım adamsın benden fazla, bir yakadan karşı yakaya el heykelli adayı kucakla. Bırak kızgın güneş denize doğsun kızım. Ben senin yerinede ölürüm, sen yeniden doğ bin yaşa...
Can kızım, Denizin doğduğu gündür günlerin getirdiği. Sen yeryüzünde güneşin tutulduğu günleri de yaşa. Çünkü bitmeyecek kesinlikle devasa kavga. Ben bitiremedim sıra sende. Bitirmeyi dene. Unutma bitmeyen kavga neredeyse yol da yolculuk da oraya. Asıl olan varlık nedeni ile yokluk nedeni çakışması Deniz kızım. Var git bildiğince, gözlerin çakmak çakmak çok yaşa...
Deneyim en bela dost Deniz kızım. Onca yılın en hazin birikintisi, en yalın beklentisi karadan denize ulaşmak. Denizden göğe varmak. Bir kalemde okyanusları geçmek. Densizlere nispet, Deniz ile sonsuza koşullanmak. Yani Deniz kızım, Deniz olmak tüm uğraşı. Derdo kızım, kor demir kör duvar çıkmazında ellere dillere kelepçe vurulsa da 'Deniz koptu geliyor' olsun tek parolan. Deniz kızım, adıma yazılan son deneyim son ikilem. Ekim üçlemesine hazırım şimdiden 'ben koptum gidiyorum' yeni davam. Ben diyeyim en ala dostum Deniz kızım. Sen varol, çok yaşa...
Aslım yaslım, elim dilim, iklim buhurum, ilkim dengim, ilgim derdim, umudum uğurum, ekim üçlemem mai gökten üç ömür düşsün adına namına. Her biri bin ömür. Ömrüm nurum, çoğlu çoğul milyon yaşa. Ömrün Deniz olsun Deniz kızım...

NİRVANANIN GÖLGESİNDE KARMAPOLİTAN

 NİRVANANIN GÖLGESİNDE KARMAPOLİTAN

Etem ORUÇ
Nirvana, Budizmde, her türlü isteklerden, duygulanımlardan, tutkulardan arınıp en yüksek ruh durumuna erişme, diye açıklıyor sözlükler.
Nirvananın Gölgesinde Karmapolitan kitabı Yazar Erdoğan Aksu’nun son çıkan öykü kitabının adı. Zengin kültürüyle yoğurup kurguladığı öyküler çok çarpıcı bilgiler içeriyor.
Tunç Yayıncılık’tan Eylül 2025’te çıkan kitap 6 öyküden oluşuyor. Daha önce de yayınlanmış 5 kitabı olan yazarımız bildik öykülerin ötesinde kendine özgü kurgu ve bakış açısıyla özgün öyküler oluşturmuş.
Dost canlısı, fedakar, sözünün eri dosttum, benden dinleyip izin istediği bir yaşam dilimini de öyküleştirerek kitapta yer vermiş.
Altı öyküden biri olan “Bir Gülücük Nirvana, Yeşim” öyküsünü okurken kendimi tutamadım. Göz yaşlarım akarken de okumaya devam ettim.
Yoğun bilgi birikimiyle yağurup yepyeni bir boyut kazandırdığı öyküler, ezber bozan, sıradışı öykülerden oluşuyor.
Düş dünyası geniş, vefalı dostuma yürekten kutlarım. Okuyanların başlayıp da bırakamayacağı öykülerden oluşan kitabı okuyanların mutlu olacağını düşünüyorum.
Erdoğan kardeşimi yürekten kutlarım, okuyucun çok olsun. Nice yeni yapıtlara…

FUTBOL ÇAĞININ ÇAĞRISI

 FUTBOL ÇAĞININ ÇAĞRISI

Bu anlatının özü yine Kanarya ötemedi, gine Aslan kükreyemedi, gene Kartal uçamadı, kene Pirhana koparamadı bağlamında, işler yolunda gitmiyor vurgusu değil. Açıkça futbol üzerinden yapılan vurgun dayatısı da değil. Faşizanca davranmaktan hiç çekinmeyen bir yapının ifşası da değil. Yalancı, yabancı tanık iftirası da değil. Bu anlatı bir bakıma, futbol tanrısının işe yaramazlığına acil tepki. Göz görür ve yürek dayanmaz dürtüye gönüllü katkı...
Dünden bugüne çığırından çıkarılan futbol oyununda futbol topu yuvarlaktır. Çağın net çağrısına uymayanlar da emre amade hakemler de. Hatta her defasında çılgınlaşan futbol, bizzat yükselen faşizmin karanlık yüzüdür. Çıldırmışçasına çapsızlaşanlar da yüzsüzdür, çağdıdışı üç fe-ciler de. Zaten beklenen felaket bastırınca, kara maskeli oligarklar futbol vasıtasıyla toplum katmanlarını hizaya çeker. Bu arada beter eksiklikler ve doymaz ilkellik yeşil sahalardaki keşmekeşin içine gizlenir. Yani sos sinyali veren mevcut sistem, futbol aracılığıyla bir güzel soslanır. Oysa sistem bozuktur. Futbol da bozuktur, hakemler de. Hele ki hakimler de...
Havanda su döverek çağın tersine cakalanan faşizan sulta, önce kulüpsel suskunluğu kurumsallaştırır. Sonra toplumsal öz değerleri hissettirmeden törpüler. Geniş kitleler sahalarda egemenleştirilen egzotik havayla, estirilen aşırı gerilim ve keskinleşen ruhsal fukaralıkla dizayn edilir. Kuşatılan karşıtlar açıktan kapalıya kontrol altına alınır. Bu arada kontrolsüz şiddet kullanımı ve yüksek fanatizm tüm mevzileri kuşatır. Cepheleri saran delirtici dejenerasyon yeni nesilleri ehlileştirir. Haliyle futbol estetiğine hiç yakışmayan içgüdüsel kamplaşmalar da yeni futbol oligarşisini yaratır...
On yıllardır hiç de keyif vermeyen formatla sahnelenen futbol oyununda daima çığırından çıkmış tribünler yeğlenir. Yani faşizmin gölgesinde, futbol görsel şölen olmaktan çıkarılır. Bu arada toplumsal muhalefet öncülüğüne soyunanlar orta saha civarında oyuna gelir. Dandik kararlar katlanır, sandık kuraları kurslanır ve düdük asılır. Neredeyse asılma pahasına günlükler tutulur. Geleceğe borçlu kalmamak için futbolun kitabını yazanlar bile 'önümüzdeki maçlara bakacağız' diyerek faşizmin otağında skor yarıştırır. Böylece futbol sokak hiyerarşisinin belirlediği dönemlerin bile çok gerisinde kalır...
Klasik anlatıları okumayanlar hatta kendi yazdığını dahi okuyamayanlar, kolpa kondurmalarla yetinir. Yetkililer futbolun kitabını tersinden okur. Zamanla kullanılması gereken sportif dil, faşizan dile yakınlaşır ve yaygınlaşır. Yani faşizm çağdışı çığırtkanlıkla futbola sığınan kesimleri, kör karanlığın çağrısına hapseder. Fener söndüğünde faşizan kurallar kıskacında kıvrananlar, futbolun evrensel değerleri ve temel ilkelerinden kopar. Ve meşin yuvarlak teker tokmak demir kapıyı geçer. Zaten futbol anarşistleri ve kötücül futbolistler için önemli olan çağın tüketilmesi kolaylığıdır. Resmiyet rahatlığıdır. İhanet hoyratlığıdır...
Futbol oligarkları oyunun neyi varsa neyi yoksa, yok pahasına yağmalamak için çıldırır. Bu yağmacı sistem sorumsuzlarının sonu oyuna gelmektir, ayağa düşmektir. Kale kapıdan içeri ayak topu sektirenler böyle giderse gün gelir dip sarmalında sağılıp alt kümeye gider. İtaatkar hakemler kündeye gelir. Tatminkar olmayan kararlar veren hakimler özellikle tarihi günceye girer...
Gireni çıkanı bir yana yerli ve milli arasında bocalayan futbol çağının dipnot çağrısını önemsemek için biraz süre var. Uzunu kısası, uzatmalar oynanırken çağın çığlığına kulak tıkayanlar da var. Varoğluvar da çığırından çıkarılan futbol oyununda top yuvarlak. Dört köşe ve plastik sananların aklına taslak ise futbol çağının çağrısının özü. Özlenen Kanarya bir kere daha ötemedi diye başlar önsöz. Ve diğerleriyle devam eder...

DEVRİMİN ALFABESİ

 DEVRİMİN ALFABESİ

Bir devrim-karşıt devrim kitabı okumadan, eylemsel dinamik içinde olmadan, devrime inanmak ve sömürüsüz toplum ütopyasını hayata geçirmek büyük hayaldir. Hele ki vahşi kapitalizmin kol gezdiği yeryüzünde devrim yapanları, devrimin kitabını yazanları yok sayarak yeğlenen teorisiz pratik daha büyük hayalciliktir...
Çünkü kapitalizm onlarca yıldır dünyaya salgın hastalık gibi yayılmış, insanlığı tehdit eden bir beladır. Eğer insanlığın mutlu bir geleceği olacaksa mutlaka kapitalizmden kurtulunmalıdır. Kapitaliz devrilmeli ve yenilmelidir. Bilinmelidir ki kapitalizmle gelen emperyalizmle gider...
Aslında kapitalizmin gelişmesi, işçi sınıfından olanların veya sayılanların çoğalmasına koşut vahşice sömürülmesiyle mümkündür. Hatta bu sömürü odaklı gelişme kendini yok edecek bir sınıfı yaratana dek sürer. Ancak bekleme modunda tekdüze davranılarak, mevcut sistemin sürmesi gittiği yere kadar argumanıyla desteklenirse devrim gecikir. Bu çetrefilli atmosferden çıkışı sağlayan, kapitalizmin yıkıcı ve yokedici ilerleyişine dur diyen devrimler ise örgütlü veya örgütsüz sınıf hareketlenmelerinin ürünüdür. Yani devrim yeni bir ileri toplumsal düzeni etkin ve hakim kılan tarihsel süreçtir. Bir şekilde mücadele şart ve başlamak gerekir...
Ayrıca eşitsizlik üreten her düzen ve bozuk düzeni şirinleştirenler oldukça devrim kaçınılmaz gerçekliktir. Tüm ezilenlerin de en doğal hakkıdır. Toplumsal ve tarihsel zorunluluktur. Tarihi akışta emperyal düzenekli duraklamalar peydahlansa da kesintisiz devrim iddiası daima vardır. Çünkü katlanılabilir kapitalizm bile asla ortaklaşan bir düzen kurmaz...
O halde devrimden asla kaçılamaz. Çünkü her devrim, günü gelip herkesin devrimci olmasıyla olasıdır. Aksi halde kapitalizm herşeyi siler süpürür. Yani herkes işin içindeyse, mücadelenin tam merkezindeyse devrim olanca hızla gerçekleşir. Tertiplenemeyen ve tektiplenemeyen toplumsal dalgalanmalar da devrimci mücadeleyi büyütür. Devrimin yükselişe geçişini sağlar. Devrimci cepheyi genişletir. Bu arada mevcut düzenle hesaplaşma keskinliği kaotik bir ortam yaratsa da bu süreci kısa sürede aşmaya, yoldan sapmazlık ve direnç yeterlidir. Devrimin sürdülebilirliğinin en akılcı yolu da budur...
Akla ve mantığa uyan devrim, aşağıdakilerin basıncıyla yukarıdakilerin çözülüşüyle yeni bir devlet aygıtının kurulmasına dönük ivmelenmedir. İlla ki toplumsal enerjinin boşalmasına yön veren evrim bilincidir. Diğer yandan egemen sermaye kapitalizmi geliştirdikçe salt burjuva devrimlerini öğütler ve örgütler. Sosyalist devrimi bertaraf etmenin yegane yolu budur çünkü. Bu uğurda tüm yolları dener. Özellikle olanaksız ve hiç gereksiz önermelerle toplumsal dinamizmi alt üst etmeyi sınar. Bu işin aleni sırrı ise coğrafyalara dini, etnik ve mezhepsel çatışmalar satmaktır.
Egemen güçlerin tekelindeki sömürü sistemi, sınıfsal temeldeki köklü dönüşümleri ve değişim isteklerini böyle kırar. Devrimci duruş ise nesnel duruma göre gelişen, konjonktüre uygun birleşmeyi, ideolojik ve sosyolojik tamlanmayı önceler. Ve böylesi bir içerik kazanan devrimci yapı, öznel ve nesnel koşullara uygun yepyeni perspektifler sunar. Bu yüzden kapitalizm, bir şekilde sözünü geçirdiği katmanların olası devrime bilinçli destek sunmasını türlü yöntemlerle denetler, faşizan baskılarla engeller.
Tüm baskılara ve engellemelere karşın ezilen ve sömürülen geniş kitleleri, toplumları ve dünyayı devrimle buluşturmak kendini devrimci görenlerin başlıca görevidir. Bu salt devrimci değil bizzat devrim, devrimin ta kendisi olmakla olasıdır.
Olmaz denilen olunca kapitalizm kıskacında, emperyalizm sarmalında devrimci enerji birikmesi normal realitedir. Bu enerji yüklemesi olabildiğine artar, nicel ve nitel büyüklüğe ulaşır.
Kapitalist düzenek her ne kadar milli diktacı taktiklerle, yerli işbirlikçi kalkışmalarla devrim hattının gazını almaya çalışsa da fayda etmez. Anca devrimi biraz öteler. Eninde sonunda devrim patlar ve tam teslimiyetçi düzen yıkılır. Tam bağımsız düzen kurulur...
İşte tam burada devrim kavramını, içsel kargaşa yaratmadan ele almanın yolu bulunmalıdır. Bu formül yönetilebilir bir devrim gerçekleştirilmesidir. Çünkü tarihe geçmiş insanlığın kurtuluşuna dair tüm devrimler bir sınıf diktasını yıkıp bir başka diktatörlüğe sert geçiştir. Veya yumuşak zemin hazırlamaktır. O halde günün sol gerçekliği 'tavizsiz demokratik devrim' tezi üzerinde çalışmak olmalıdır.
Devrimin alfabesini bilenler, mutlaka dünya pratiğine uyacak bu tez ve benzeri çalışmalara eğilmelidir. Çünkü makaleler yazılır, kitaplar yazılır, 'Devrimciler ölür ama devrimler durmaz sürer'...

Pİ SAYISI PİR SAYGISI

 Pİ SAYISI PİR SAYGISI

Rasyonel hayat sabiti, sonu yeni başlangıçlara çıkan yollarla netleşir. Bu dairesel döngülerin her biri kutlu aşk içeren yolculuktur. Çember çepeçevre çapına bölündüğünde ise elde kalan pi sayısı, pir saygısıdır. Çünkü yol, yolun değerini bilen yoldaşlarla gidilir...
Mesele salt gitmek olsa yol herkesle gidilir. Ancak denizden ağaç denizine yolculuklar idenin olgunlaşması, yolun felsefi temellerinin atılması içindir. Yani kavramların kavranması içindir. Bir sıra tek mısra poetik sırrın ünlenmesi içindir. Bu yüzden yoldaşlık önemlidir. Yol yordam gözetmeyen, dilde ve kalpte özümsenmeyen sentetik sentezcilerle yol gidilmez. Bunlarla çıkılan yolculuklar diyalektik mantıkla güncellenemez. Zaten her durumda dünya düaliteyi yaşar. Ve düalizm için dünya ötesi bir cennet veya cehennem gerekir. Bu değişik zamanlarda üst akılla çeşitlenen ve çeşitli argümanlarla zenginleştirilen realiteden kaçıştır. Böylesi her öğreti ortaklaşmacı boyuta evrilemez sadece savunma refleksini zayıflatır. Haliyle ortak yarar anlayışı da unutulur gider...
Unutulmaması gereken trajikomik traş, irrasyonal aforizma; “Neoklasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşım, günümüzde giderek ön plana çıkan davranışsal ekonomi ve nöroekonomi gibi alanların da etkisiyle daha fazla önem kazanmaktadır.” farazasıdır. Hayat bazen bu döngüsel sörf artığı ve benzerleriyle evrene sabitlenir. Falan feşmekan fikri sabitlik zor geçen kirli paslı günleri yaratır...
Eksik yaratı yoğun karartı güzergahında yola koyulanlar resmen ölüm kalım savaşına endekslenir. İşte o zaman iki yüzü de keskinleşir yaslı şehrin. Yollar tutulur, ide unutulur, yolculuk zorlaşır. Haliyle yoldaşlık da yozlaşır. Yine de irrasyonal çembere sabitlenen yollara vurulur ister istemez. Ama daha ilk etapta tuzaklar kuruludur. Kulvarlara siperler kazılıdır. Gözaltılar kasıtlıdır. Ve çanlar canlar için çaldıkça çalar...
Çalıntı hayatlarla çekişmenin değişmezi pi sayısı, pir saygısıdır. Hayata sabitlenen bu kararlılık bozulamayınca, çatkapı bozguncular çaresiz bozuk pusulayı parlatır. Çünkü kor ateşe yakışan, ateşsiz silah ustalığıdır. Bu nedenle uslara acı gerçeği küsküleyecek belgeler, kurtarılmış bölgeler ve kutsanan gölgeler asılır. Artık her yolculuk çıplak kının içinde belde tutulur. Tutku daimi ama can tatlı, can pahallıdır. Bu can pazarında bıçak sırtı gidilen yol ise salt ölüm kalım savaşıdır...
Her ölüm kalım savaşında herkes kendisidir. Kendisi herkes olanlar ise esir kampına tabidir. Hayat denen özgün yolculukta sıcak savaş yaralısı, soğuk savaş davalısı, barış sevdalısı gönüllere yayılan bir damlacık umut varsa eğer bu dairesel döngüde o da kaybedilir. Kendini kaybedenlerin aklında kontrollü öfke nöbetleriyle gelişen, can bedenden çıkmayana unutulamayan anılar kalır. Elde kalan, kökünden halletme faslına özlemdir. Elde iki, bir faslından pir saygısından katlanılan ölümcül yol özlemi bazen santimle de olsa canlı hayatın önüne geçer. Böylece sanı ve kanı ile katmerlenen kirli paslı günler, günü gelir bir güzel temizlenir.
Pi sayısına pir saygısına şartlanılan dairesel döngü, içgüdüsel ideal somutlaştırma yolculuğudur. Yolun sonu kızılca bahar, teğet geçilen uçurumunun dibi meteor oratoryosu. Yosun tutmuş taş metinlerde tanımlanan ideolojiler çok boyutlu. Rasyonel hayata sabitlenen yollara göğün imzası...
Dairesel döngüye sabitlenen yayık dünyada çaplı kayıp belli; pi sayısı pir saygısı...

SİNSİ CİNSİ ŞATAFAT

 SİNSİ CİNSİ ŞATAFAT

Yaza, kışa ve yazıya ilişik azınlık iddiası belli, cinslik kalemi. Erlik alemi, mevcut düzen karşıtlığı ve anatomik kaos romantizmi. Aşkı yazmak ise illa ki bocalatmak kelamı...
Kalemci yazmaz irrasyonel hayata sabitlenmiş cinslikler içeren aşkları, rasyonal cinselliği. Ama çember içi aşklar, çepeçevre çapına bölündüğünde beden pi kalır. Pi sonsuzluğu yaşamak demek önce akılda. Sonra aşk aşkla yazılır...
Allem kallem bir yana eskisi yenisi iksi eksi, aşk iksirini bilmeden tınmadan hatta tanımadan tadanlar yarım yaşar aşkı sevdayı ya da hiç. Hatta her sınıftan dev aşkları aforoz ederler. Bilmişler ise tutku ve zevk çıkmazında, mülk edindiği düşüncesiyle başka bedenlerde özgürleşme ararlar. Sınıfsal keyif kıstasında kısıtlanmış cinsler, her kronik klikte cinsellikle bütünleşir. Ve makine rolüne mahkumiyet başlar. Bu tip mekanik kapışmada geleneğe sırt dönülemez. Ama ana izlekten, şiirsel örgüden vazgeçildikçe cins cinsellik etkinleşir ve aşkı eskitir...
Esrik cinsellik yaşatır eksik aşk hamleleri. Oysa yoğun emek, aşkın direnç aşka hizmetçidir. Aşk anca böyle devleşir ve modernitik ivmelenişe yelken açılır. Aşk denizine güneş doğunca, yelkene rüzgar dolar, göğe asılan starpole zirveyi parlatır ve dalgalanmalar başlar. Beden teline baştan savma değil aşkla dokundukça, lafta değil ağızda öptükçe, arafta değil bedende seviştikçe artar aşk. Azaldıkça aşk sinyal yüzde başlar ve ikiyüzlüce biter. Dağınık isyanla, değişik istemlerle anlamsızlaşır herşey. Yetmez doğaüstü değerlerle yıpranır, yıpratılır ilişkiler. Ve aşkı anlama ve tanımlama birikimi daima ertelenir...
Ertelenen sıradışı aşklarda sıradan aşıklardan olmayanlar, tarihe notu düşülen aşk düşkünlüğünü yaşar. Cins şekilde şiirsi cinselliği de. Aşk denilen dava derinleştikçe, aşka boyut kazandıran hava büzüştükçe, boynu bükük kalır memelerin. Aşk kanatlı meleklerin. Ve unutulur bir anda mazi. Yine de kana kana içilir aşk, haz yarıştıran bedenler mayışır. Yani azar azar imha edilir cinsellik. Ten uyumuyla övünenler, rutin ritmin inceliklerine kapılır. Ve aşk imalı kavramlar, imlasız dizelerle 'üçüncü yeni' şiir dizelerinde sorgulanır.
Dizdizeyken ötelenen sinsi dizge, soyut somut ne varsa ardı sıra ipe dizer. Saf cinsellik aşka kendi aşısını zerkeder. Kaygan göçebelik, bebelikten gelen bildik içdüdüyle sarılır ovalara. Akıl oyalanır eksik giderme hırsıyla. Ve eksik gedik hazlar, mutlu aşk arayıcılarına yıllar kaybettirir. Ancak aşk sürekli usturuplu usüller sunar. Usulca tutsaklık zincirleri kırılır. Giyotine uzanır başlar ve yokoluşa kadar sürer aşktan ölüm. Öyle ki 'her ölüm erken ölümdür'. Kalem bitkin kelam bitkinken erken boşalır akıl ve ölünür...
Acemi aşıklar aşk virajını dönemez. Uçurum korkusuyla aşk, sırf varlığın devamı için cinsellikle tamamlanır. Yani cins bir tanışıklıktır aşk debelenmesi. Ve aşk neferi Şahmeri kaderini Firdevs ile Gördes'te bulur. Sonuçta göze mana, göle maya, çileye devadır aşk...
Özünü tanımadan aşkı cinsellikte bulan cinslik, hücreleri yenileyen veya öldüren bir metafordur. Oidipus esareti cinsel sahiplenme, açlık doyurma, çoktan seçmeli boşluk doldurma yaratsa da tinsel ve tensel arınma gerçekleşmez. Aşk, haz ve tutku girdabına giriş, gelişme ve sonuçtur. Sonsuz aşkı yaşatan cinsellik körelince, aşkı erotizmle kavrama, aklı kavramlar yerine karartma geceleriyle paylama başlar. Bu kısmen anonim tabulu karanlıkta resmen çıplak kalmadır...
Kaldı ki sımsıcak ten, soğuk çeliğin keskin yüzüyle öpüşünce, suç ve ceza kapsamına giren ne varsa dört bir yana sıçrar. Tavında dövülmüş kor demir, kabuk bağlamış yaraları yeniden dağlar. Ve şehirde tek bir yaprak kıpırtısız kalana dek ölüm kalım savaşı sürer. Ta ki can bedende kolay kolay soğumayana kadar. Zaten aşkın doğal uzantısı ve platonik uyarısı, bol girintili ve çıkıntılı platformda, bozuk plak halidir. Çok katmanlı ama tek anlamlı kavrayış zaafı, özellikle zarif duyguların hırpalanmasıdır. Bu durumda tinsel ve tensel varoluş, durduk yerde cinsel çağrışımların kucağına itilir. Yani yaşama dahil edilen başta pek sakıncası görülmeyen tavır, tava gelmenin ötesinde geri dönüşsüz sürgün demektir...
Bu yabansı sürgünün bireysel ve eylemsel sürümü ise cinsi latife sarfı ve sinsi cinselliktir. Bu ters akım yazgı aşkın zalimi ve katili olma cinsleşmesine dek gider. Ve yoz yobaz yargı, çoğunluk iddiasıyla erlik kalemi kırılana, dünya alemi aşka düşman edene dek sürer...
Kalemkar deli divane aşkla, kelama kelam katar sıralar; aşkı yaşamak da var cinsellikte bocalamak da var. Ya da tersi. Yani ne kadar aşk o kadar cinsellik işte o kadar...

GİT GİDERSEN GEL GELİRSEN

 GİT GİDERSEN GEL GELİRSEN

Git bakalım aşkın katili
aşk ölür aşktan geriye kim kalır?
Kalırsa kalır bir aklı yazık edip
er geç ahenk bozgununda azap gazap
elde değil bozulur gider asap
sahiden sahi garip şiirsiler karalar...
Git görelim aşkın muallimi
uyan çık aşk dersleriyle avutan rüyadan
pimi çekilmiş el bombasını fırlatıp.
Görelim aşkın altın oku kime saplanır
şarapnel yarası tatto sevdası kolda sıralanır.
Birden bozulur aşkın zaviyesi
aniden bozulur gider adap...
Git gidersen olalım aşkın külü ateşi
kaması çatlak yaması yırtık dünyada
unutma sakın boş umut serüvencisi
ada yazılı bir adada tek göz kamarada
aşk mağduru masum bir adam var.
Gece kıskıvrak kavrayınca kaskatı sessizliği
Denizi kulaçladı medcezire kapıldı.
Sakınamadı aklını kutsal vedalardan
aşk hatırına kudret narına sarıldı.
Gel gelirsen yine esip gürleyelim
güneşe pervane olup yanalım...
Git n’apalım aşkın faili
kim bilecek ki öncesini sonrasını
bitmeyen aşk güneşin doğuşuna kalsın.
Ayıl bakalım düşlerden ebedi sahibim
sahil boyu koyu gecenin koynuna dağılalım.
Geçmesin sele serpe saçlarımda kokun
kalsın tenimde ıpıslak gölgen damağımda eşsiz tadın.
Gelme gideceksen aşkın fiili
dil ne söylerse söylesin katlan n'apalım...
Git nerdeyim sorma aşkın kundakçısı
yak finnurinin fingirdek fitilini
Deniz feneri çaksın aşk işaretini
bırak beni tek başıma kalayım.
Olur ya aşktan kaçar sende kala kalırım
ordan burdan tek bir sözüne kanayım.
Kim görecek evveli ahiri
sakındığın titrek bedeni
sakladığın mendirek bakışı
bırak sensizliğe yıllar yılı yanayım.
Git gidebilirsen aşkın mahiri
Derdoyum aşkına taptığım canan
aşk hangi aşksa bizden geriye kalan
kalk gel giderken bıraktığın yardayım.
Gücüme gider tatlı hayatı defetmen
payım yarı donuk bir beden
kaybım aklı bilinci köleleştirmen.
Az dur sona kalayım sana doyayım
dargınım dünden yarına ebediyen...
Git gidersen aşkın kamili
aşk yarası bu ne kalırsa senden kalsın
sen gönülçelen kurnasından akan lalsın.
Aşk molası musluğu aksuyla aksın
sitilim safi aşk dolsun
uzaktan kumandalı kuru naz beden
deli saçması mısralarda dengini bulsun.
Aşk biterse biter aşkın muhafızı
aşktan geriye kalan salt yalnızlık
elimde dilimde senden armağan...
Git bakalım aşkın sahili
gece kara gönlünde yara
sahi kurtul kurtulabilirsen fero kokumdan
kırmızı dudaklarına sürdüğün yalnızlıktan.
Parmaklarımda altın sarısı buklelerin
boğaza dizilmiş anılarla tekler yüreğim.
Kurak çorak aşk yuvarlanıyor damarıma
dizginsiz tortusu yuvalanıyor duvarıma.
Bu dizeler kaldırım mühendisi diretmesi
mihrim şah damarıma asılan aşk metni...
Git gidersen aşkın maili
zümrüt gözlerin zirvede yarı kapalı
gül bakışlım aşkettiğin aşk zindeliği.
Zindan kerametimsin kehribar aşkım
bereket fışkıran pınarın pir nakışlı.
Süslü anılar oymağında oydaşım
silüetini özledikçe özgürleşir başım.
Unuttuklarım unutacaklarıma ciddi kanıt
sus ormanında oyalandığım günler yalan
bir tadımlık Deniz arzusu zarar ziyan.
Belleğim kırık kalbim kırk parça
hevesim nefesine başyapıt.
Örter öteden beri çıplaklığımı kürk manton
öter kanaryam derdo uyan da uyan
billah ben ağır uykuda ölürüm.
İstemem mermer kabir katafalk
kalmadı derman bir yat pir kalk...
Git yüreğinin götürdüğü yere aşkın edalısı
git gidersen gel gelirsen
ada yazılı bir adanmışlıkla baştacısın.
Aşkın medcezirine kapıldım yastayım
Derdoyum El heykelli adada asi bir adam
aşkın şiirselliğine aldanmış hastayım.
Kanıma işlemiş bu illet git desem gitmez
bir gitse bin gelse esin perisi
edip bir kez dinlemez.
Yaz bakalım hazla hiç durma edip
yüreğini aşka gömdüğün yere git
okur bildiğini nazla aşkın katili...

KALP BOZGUNU

 KALP BOZGUNU

İstantistik yorum flu fotomla raporlandı
mistik tavda özüme yüzüme savlandı
El heykelli de elime tutuşturuldu.
Tutkuya tutukluk levhası yakamda
okuma yazma sınırında bütçe gürüşmeleri
aritmetik gülüşmeler yuvarlak masada.
Düşük yüzdeli yorgun kalbim mahkum arma
masada mı kalır kalkar mıyım
büyük muamma...
Sığıntak forumlar depolandı aklıma
sırlar ittifakı infilak arefesinde
sihirli külçe görüşmeler oval masada...
İsyantik destanlarda kul köle çoksa
mutlaka sahip de vardır eksik varyansta.
Kara yazgı dönencesine dönüm noktası
kalp bozgunu sunuldu önüme
altı drajeli savrulmalar ölümüne.
Sonsuzluğa örgütlendi aslım evrime
artık dün başka gün başka gül aynı
devrimlerden bir devrim yaşar kalbimde...
Konsantrik tripleri şimdi kim yönlendirecek
sığıntak formülleri bilen karanlık elbet.
Göremem belki ama bitecek hasret
ampirik korsan siyasetine nispet
geciken günlerin birinde
mutlaka gelecek sınıf temelli siyaset...
Otantik gerçeklik ucube sistem zorbalığı
ortam yordam tınmaz bu zulme
bu yaralı kalbim nasıl dayanacak.
Dümeni üstüme kıran dünyalı gör bak
kim kimi siyaset mezarlığına gömecek.
Alem kalbime rahle kalibresi ece
ralem sırımış katlime fermanı acelece.
Havada karada dayanılmaz deniz çarpıntısı
kalbim çapraz çalkantılar yılgını.
Yıldızlar büyür insanlar küçülür
kırık kalp körfezinde...
Ploretik sarsıntılar sorbe sessizliği boğar
düşer geceden geceye eşsiz kaygılar
fezaya boş dolu bakışlar ulaşır.
Menfezde hafıza kaybı kazası
keza kara perdeli uğursuzluk marazı
beterin beteri çağrısı derdest modası
tümü akli melekeme mini mental test.
Melikem bilir herkes kaç forma kitap
yazı kışı mirime mihran kalpler harap
mitral yetersizlik sonbahar kalemşörü..
Aterosklerotik mitralyöz saniye durmaz
kurşun kalem anevrizmal hız.
Denetimsiz hazza güz dayanmaz
siper sınayan kalenin surları yıkılır
plaksı anılar damarda döner susmaz.
Atı kapan atılım katılım saçar
hayat karanlık yöne akar ama
üşengeç kararlılıkta bir anlık yalpa
bilinci boşaltır hakiki tahliller
zembereğinden boşanır atarlı tahminler...
Apolitik hayat tarifi can yakar el heykellide
Derdo kalbimde bir anlık yalpa
politik krize inat hiç yoktan kalp bozgunu...

30 Eylül 2025 Salı

ÖYKÜCÜ ÖYKÜ OLURSA

 

ÖYKÜCÜ ÖYKÜ OLURSA

 

Bir öykü kitabında özenle karmapolit öyküler okumak, inanılmaz ama öylesine geçen giden zamanı bile durdurabilir. Hele ki öykücü ve okuru aynı kişi olunca mesele bambaşka merhale. Hatta Sütlü Kahve eşliğinde çıldıran ateş dondurur sıralı öyküleri. Akıl şaşar. Nirvana denizinde eriyen buzdağları ise yakar ciğeri. Göz bakar. Böylece kaale alınabilir ve kolay anlaşılır bir karmapolitan makale yazmak da çok zorlaşır...

Anlaşılan, kısa roman havasında öyküler yazan, mistik rüyalar çelebisi öykücünün yazın seyahati epeyce sürecek. Elbette bu kutlu yolculukta öykücü denen, kutsallığın ayak izlerini takip eder. Kutsallık atfedilen kitabın manasını, mabetlerin tılsımını çözümleyene dek sürer edepli ediplik mücadelesi. Zaten öykücülüğün özü ölümsüzlük suyunu bulmak ve kana kana içmektir. Parodik çalkantılar sarmalına savrulunca akıl, evliya derecesinde sabır göstermek üslup gereğidir. Üstadlık ise evladiyelik anlatı sağanağında mitolojik değerler ve doğaüstü olaylara duyulan hayranlıktır. Zaten peyderpey hayata geçirilmesi gereken günceler çoğaldıkça öykülerle cebelleşmek kolaylaşır. Ancak yine de öykücünün işi zor...

Görünen, devamı gelecek uzun öyküler veya öykülerden kısa roman yazacak öykücünün kitabına mükkem makamda olmada da bir makale yazılabilir. Zor veya kolay ancak yapısal ve yazınsal türevi pek bulunmayan öykülerde, kahramanların çoğunun göç eksenli arayışlarla yaşama tutunmaya çalıştığı bir gerçek. Her birinde klasik öyküler sınıyor öykücü. Dışa dönük minimal ayrıntıların üzerine modernist sıradanlıkla gidiyor. Gidişat sahici ve anlaşılır olmanın ötesinde maksimum ötekileşme içeriyor. İçsel sorgulamalar bu yüzden anlatıların özüne katılıyor. Sanki bilinçaltı öykücülüğü girdabında öykücü işleniyor. Eğer yapbozun parçaları akılcı işçilikle birleştirilirse ortaya çıkacak olan kısa bir hayatım roman. Bu yadırganabilir belki ama kesik umutlu yabancılaşma düşlere rahat vermiyor. Zihne çakılan da hayal ve gerçek arası kasıtsız kesitlerin karması. Yani akılda iz bırakan, bilincin aldığı veya algıladığı büsbütünlük ambiansı. Öykülerin büyüklüğü veya romansının kısalığı değil...

Ulaşılan son değer veya değmez ama dile ve damara dokunan parçalanma kaygısı. Kaygısız abdal öykücüyü kendiyle kavgalı öykülerle buluşturuyor. Öyle ki dünya dışı bağlantılar, olanaksız akışlar ve nesnel sezgiler öykücünün anlık saptamalarını biraz etkisizleştiriyor. Anlamsız tasarımlar sanki uzun öykülerin içinde vasfını kaybediyor. Kısacası öykücü, yalnızlığın yediği vasıflı vasıfsız insanları bitiş noktasına getirip başlangıcı sorguluyor. Bir biçimde kaybedenlere bilinçdışı yolculuklar hazırlayarak sonsuzluğu sorgulatıyor. Yani koşullu gerçekliği düşsel fantezilerle süsleyerek yaşanmazı içselleştiriyor. Hatta öykücü, öykülerin tamamında boşa öykünülen evrenlerde, birilerinin etrafında pervane olan gölgelere zamansal atlayış rotası belirliyor. Belli belirsiz yol tarif ediyor. Yani öykücü, unutulmaz olaylara farkındalık ve farklılık boyutunda olur veriyor. Bu onamayla olay mağdurlarını onurlandırıyor...

Gözlenen, öykücü gözettiği savlarla ve özlediği kavramlarla inatlaşma ve oynaşma içinde. Kimi sezgilerle baştan savar biçimde kaynaşma derdinde. Bu nedenle bilinç akıyor akıyor ve bölük pörçük ilişkiler öykülerle öykücüyü aynı panelde buluşturuyor. Ve öykücü paralel dünyalara yönlendirilen umarsız ve umursamazlara yön kaybettiriyor. Sanki deneyimlenen öyküler bir süre başıboş bırakılıyor. Ancak öyküler, açıktan açığa dizginleme yöntemi uygulanmadığı halde bir anda görsel güzelliğini gizleyen sentezci bir forma giriyor. Öykücü dizim ve dizin sorunu yaşayan bu yaratım sürecine pek müdahil olmuyor. Nirvana çarpıtması yapmayan bir kararlılığa bürünüyor. Ve dağılmış öykülere dalgınlıkla dalmış izlenimi veriyor.

Dahası öykücü, öykücü olmak yerine öykülerin içsel derinliğinin sessiz sesi olmayı yeğliyor. Öykücü bizzat öykünün kendisi oluyor. Bu okurun öykülere odaklanma sorununu artırsa da biçimsel varoluş tam da böyle. Öyküsel doku gerekli gereksiz dokunuşlarla, öykücüyü haklı çıkaran yapıya dönüşüyor. Zaten öykücü, öykülerin vasat roman anlatısıyla yetinmeyip sırf çarpıcı, alaycı ve kalaycı sesleri duyurmak için araya girenlere sırlı ayna tutuyor...

Tutturulan kıvamlı romansal ayrılık, ayrı ayrı öykülerde düğümlenen aynılık ve aykırı öykücünün elinde tam bağımsızlık. Başka ne duyumsatıyor derken öyküler durduk yerde duygusallığa yenilip baştan çıkarıcı havaya evriliyor. Böylece isimsiz bir öykücünün isimli cisimli öykülerine sahip çıkmak okurun mahirliğine kalıyor. Bu metazori sahiplenmeyle birlikte, uzun anlatım ve kontrolsüz tanıtımlarla kırılma ve kopma noktasına gelen izlenmesi zor öykülerde zaman sıfırlanıyor. Anlatısı ve anlatıcısı pek önemsenmeyen bu öykülerde öykücü zamanın erişilmez hızıyla ve herşeyle alay eden erişkinliğe ulaşıyor..

Belki de herdem yazdıklarıyla kınanan karmapolitan öykücü, uzun öykülere serpiştirdiği usturuplu ulamalarla yazınsal yolculuğunu kurtarıyor. Veya karmakarışık ve de altüst edilmiş hayatın üstesinden geliyor. Etik kapışmalar çerçevesinde daima özgürleşme peşinde koştuğunu vurguluyor. Beklentilere koşut boyunduruktan kurtulmanın tatlı bela ögelerini sunuyor. Öyküleri kuşatan manifesto düzeyinde sunular, politik kargaşalardan beslenen kısmet ve kıyamet ufuklu geleneği de sorguluyor. Sanki uzun öykülerin her birinde ileri sürülen soyut ve somut örneklemeler sırf eksen kaymasını önlemek için...

Öykücünün gölgesine sığındığı nirvananın etkisi, eksisi artısı bir yana, öykülerin karmapolitan tavrı  kayda değer. Diğer kayda geçirilmesi gereken hassas durum ise öykücünün bizzat öykü olması...

Peki, öykücü öykü olursa veya öyküler öykücünün inisiyatifinden çıkarsa n'olur? Cevabı öğrenmek ve bilmek için mutlaka herhangi bir öykü kitabından kararında karmapolit öyküler okumak gerekir. Okudukça pek istenir düzeyde olmasa bile bir karmapolitan makale yazmak kolaylaşır...

eylül25

 HAYAT YOLDAŞLIĞI İŞTE

Hayat yolculuğu birebir yaşananlara ve yaşanmayanlara koşut bir sınavdır. Sınavdan bir fazlası, fark edilmeyen özgün bir sınanmadır. Bazen bir fotoğraf karesinde son bulur. Bazen de bir laf dizgesinde can. Çünkü mutlak mutluluğu muhakkak yakalamak içindir, erinmeden her tuşa basmak zahmeti. Niye öyledir izahı yok ama hayatı hangi formda yaşadığına ve yaşayacağına karar veremeyenler, hangi fotoğrafa gireceğine de epey zorlanır. Epik kamera hayatın içine doğru zumlandığında kaçmak veya özüne kapanmak herkesin kendi bileceği iştir. İşin özü tüme varacak düşünceler ve eylemler kıskacında bocalamanın getirdiği bunalımlar belirler üstünlüğü. Öylesine üstünkörü verilen pozlar değil...

Hayatı paylaşmak, pozisyon gereği bir iki porsiyon olsa da öncelikle, yalnızlık endişesini giderme sorunsalı temelinde kurulur. Böylece sevgiye özgü ambians geçmişe ve geleceğe seviye atlatır. Bu çoğu kere büyümek ve büyütmek, sadakat ve güven perspektifli hayat yoldaşlığıdır. Ancak hayat işte duygusal bağ ve durumsal iletişim bozulduğunda korkusuz ve koşulsuz partnerlik de zedelenir. Romantik yakınlık ve empatik narsizm birbirine girer. Öyle ki formal efor da yetmez hayatı renklendirmeye. Salt fotoğrafik yolculuğu kurtarmak için ise nice zahmete değmez...

Hayat yoldaşlığı sadece bir teşekkür ve sade bir tebessümle dahi perçinlenir. Dahası nasıl mutlu eder hak edenleri deha yüklü dil. Hayattaki en büyük armağandır bu. Zaten yolculuk duymak ve görmek, anlamak ve anlaşılmak üzerine kurulu kurgudur. Kurguda kusur varsa eğer önce anlık kopuş gerçekleşir. Sonrası acı gerçeklik, yarenlik zaafı yıllar sonra bile unutulmaz. Haza hatırlanır...

Beklenti çok basittir. İçten içe işleyen bir ses tonu, sisli bir fonda omza uzanan narin dokunuş. Hep aranır. Gittikçe daralan hayat yolu incelikli duruş ve içten davranışlarla güzelleşir. Donuk bakışlarla denize dalmanın, dalıp çıkmanın tadı başkadır elbet. Yaşanan keyif doyasıyadır belki ama yıkık ruhu yine de şefkat onarır. Zaten anılar ve anımsayışlar biriktirildikçe günlük kaçışın ve sönük içe kapanışın argümanları doldurur zamanı. İşin aslı hayattaki silinmez izleri, ezberden maciskürlü sözler değil, kalpten dökülen ezber bozan kelimeler oluşturur. Ve böylece belgesel tadında deneysel arayışlar günceli haddinden fazla yorar.

Hayatın zorluğu yorumu, tam etkisi zoraki unutuş olan parçalanma veya parçalara ayırılmadır. İşin ayırdına varıldığında ise bilindik imgelerle yüzleşilir. Yüzleşmeyle birlikte yüzde yüz adımlar tökezler ve adlar karışır. Hatta hafıza karışır. Bir karış suratla ve süratle, alenen fotoğrafları çekilmiş suretlerin peşine düşülür. Bu düşkünlük sınıfta kalmak ve gözün görmediğine katlanmak edimidir.

Hayat yolunda ediplik ve edep sırf hayatın rengini anlamayı öğütlese de bir tutam tutku ve sonsuz harcanış hayatı renksizleştirir. Ondan sonrası her yarenlik atağı, çiçek solduran otağa gerilim yükler. İlerisi gerisi mutluluk boşalır ama hayata bizzat kendi adına yer açmak zorlaşır. Ve asla kolay olmaz izsiz kayıpların peşini sürmek...

Hayat yoldaşları peşinden taksitten, işten güçten bunaldığında izmsiz sürüklenirler kuramsal eksene. Haliyle düşsel ve düşünsel yakınlık mağdurları olarak çok katmanlı kurguda biçimsel pratiğe bel bağlarlar. Bu bağlamda kırılgan çağrışımlara kulaklar tıkanır. Eğitsel yetişkinlik, kavramsal aktarımları kendine özgü zihinsel temsille sonlandırır. Burada ilişki sorgulayan kimliğe dönüşür  yarenlik ve sondaj başlar...

Keder ustaları bu kısır döngüde, teldolap anahtarı vaktiyle elinde olanları, sade aklı uçuşturanları ve safi bedeni uyuşturanları ve hikayeden önüne duranları keser atar. Kesik kesik bir şeyler yaşanır, boşluğa fısıltılar fırlatılır ama değmez hiçbir şeye. Çünkü değersiz çoğaltım çağın saklı cennetini veya aleni cehennemini kendi kutsar..

Hayat yolculuğu işte yüksek gerilim. Delirim örgüsü yolun başını tutar. Asla öğüt tutmayanların övgüsü ve tesellisi ayni kalsa da terennüm aynı olsa da yalnızlık içten dışa yaralanan yarenleri sarar. Dimağı damarı kasar. Ve kasvet yüklü bulutları bile kahreden her daim yanıldım iması en hızlandırılmış sunu olur. Ve her sunakta duyumsal doygunluk, görsel özgünlük en ücra hücrelere sızar. Epey gecikmiş hayat yoldaşlığı işte budur öyküsüne çok defa mutlu son yazamaz. Yazgı deyip geçmek ise  birdenbire hayatı şansa bırakmak ve silbaştan tek başına yolculuğa koyulmaktır. İşte bu resmen hayat yolculuğunda yoldaşlığı terk ediştir...

Hayat yoldaşlığı işte kimi zaman keder karanlığına gömülür. Kırık kalpler mutluluğa kapanır. Yaşananlar unutulur sanılır ama kesinlikle unutulmaz. Bir türlü yaşanamayanlar ise her yaşta iç burkan ebedi çağrıya zorunlu yöneliştir. Her seferinde silbaştan umuda yönelimin nişanesi ise tek bir tümce; 'aşkolsun, takdimi ilahi bu sistemde boşluk çok, o nedenle illa ki hikayeni sahiplen ve dev hediyenin değerini bil, yokluk çok unutma hiçlik de... '

Heyhat hayat yolculuğu bu kadar işte. Hayat yoldaşlığı buraya kadar işte. Tek mesele hayat yoldaşlığına dair yol haritasını adam akıllı çizmek. Haritasız hayat yolculuğu ise mutlak mutluluğu yakalamak uğruna bir kez daha muhakkak yıkılmak...

 

KONGRELER HAFTASI

Taktik hamlelerle bezeli 'darbe ve kayyım' karşıtı olağanüstü kurultay resmi tarihe geçti. Şimdi gelen, üçleme hattında olağan kongreler haftası. Yani kahır yüklü sosyal hayata bir haftalık halftaym. Siyaset borsasında bocalayan kahir ekseriyete kongreler fultaym...

Keşke bilumum didaktik kongreler,  orantılı zamanlara kaysa ve temsil etme veya temsil edilme yeterliliğini aritmetik kargaşa bozmasaydı. Ancak bunca çalkantılı sosyo-siyasal kaostan çıkışa başka yol-yöntem kalmadı. Başka çare bırakılmadı. Ne yazık ki gece gündüz elde Fener, kıyı köşe aransa bulunmaz, fena niyetle planlansa bu denli tesadüf etmez kongreler haftası yaşanacak. Durum bu haddeye vardı. Verdırıldı. Ancak sırf bir haftalık demokrasi bayramı vasfıyla bakılamaz bu kongrelere..

Kongrelerin tamamında tek bakılması gereken, nazarı dikkat cezbeden konular örgütsel değerleri hiçleyen yok manasına getiren, açıkça örgüte ayıp eden mevkii ve makam gaspları. Yapılması gereken türdeş adaylaşma ve adaylaştırma yöntemlerine ve yönlendirmelere radikal tepki. Desteklenmesi gereken içerden tahakküme tastamam karşı çıkılması. Dışardan despotik dayatmalara üst perdeden direnilmesi. Olması gereken, dilek ve temennilerle kırgınlıkların, yıpratma ve yıpranmaların giderilmesine dönük ortam yaratılması. Gereken savunma hattını satha yaymak için, sil baştan yenilenmeye ve kadrosal değişime dönük umudun artırılması...

Böylesi bir bakış açısı olur veya olmaz ama kongrelerin içi mutlaka, ısrarla doldurulmalı. Çünkü teori zayıfladıkça pratik yerinde sayar. Ayrıca hafta boyu salt adaylaşma ve adaylaştırma olgusuna adam sendeci onay, başka politik buhranları körükler. Ve parti mekaniği, üst yönetim statiği çok zor değişir. Hiç gereksiz zıtlaşanlar, ikizkenar yenilikçiler belki silinir gider. Ancak alışıldık prosedürün işletilmesi yerine kesinkes tüzüksel yelpazede özgürlükçü program genişlemesi şart. Diğer yandan bunu önceleyenler ve önemseyenler çoğaldıkça partiye yeniden dinamizm gelir...

Bir sosyal demokrat partinin temel dayanağı örgütü ve örgütlülüğüdür. Hiyerarşi üye, delege ve yönetici üçgeninde hayat bulur. Bu piramitsel yapının kurmayı ise kongrelerdir. Siyasette birincil hedef yerel ve genel yönetimlerde söz sahibi olabilmektir. Elbette yeri ve zamanı geldiğinde partide her kademeye yönetici olmak isteyenler çıkar ve adaylaşır. Ancak üyelerin ve delegelerin hatta halkın bu sıkı kongreler haftasından umduğu, umudun tepeden tırnağa aynı merkeze bağlanmaması. Çünkü kahir ekseriyetin kongrelerde esen rüzgâra göre rota belirlemesi, partide kör nokta tertibini kolaylaştırır.

Bu siyasal hengâmeden çıkışta izlenecek yol ve yordam elbette değişkendir. Değişmez olan alttan yukarı tüm partililerin sürekli aynaya bakmasıdır. Çünkü herkes kendini yenilerse dolayısıyla parti yenilenir. Yani herkes değişime açık olursa değişim başlar. Diper yandan tüzük prosedür budur deyip kadrosal yenilemeyi öteleme, siyasi yarışlarda statükocu yarışçıları önceleme ülkede esen sol rüzgara yazık etmek olur...

O halde ideolojiden ve programdan asla taviz vermeyen deneyimli birikimli, yetkin ve düzeyli kadroların dümene geçmesi gerekir. Yıllarca sindirilmiş veya kenarda tutulmuş değerlerin yönetsel erke taşınması gerekir. Boşluk ve yokluk bahanesiyle hizipleşenlerin, alternatif çekirdeği ele geçirmesi kesinlikle engellenmelidir. Şantaj ve tehditlerle sağcılaşanların, sol gösterip sağ vuranların her şeyi her yeri ters yüz ettiği asla unutulmamalıdır. O yüzden artık ne olursa olsun diyerek paçayı sıvama, çizmeyi giyme zamanıdır bu kongreler haftası...

Bu kongreler haftasında, sosyal demokrat siyasetin ana siyasal kuruluşunun üyeleri ve delegeleri bir kez daha tarih yazmalı. Çoğulcu katılımcı demokrasi değerlerini gözetenler kazanmalı. Bu tarihi yoldan asla vazgeçmez nitelikli ve tavırlı adalet savunucuları kazandırılmalı. Gücünü halktan alan siyaset paydaşları, sol vuracak ve değişimden yana tavır koyacaklar tarihe yazılmalı. Ve gittikçe daralan çemberde, onurlu duruş gösteren, siyasi görevlerini özel çıkarların önünde tutanlar geleceği belirlemeli. Çünkü geri kalanı, yolda düşeni tarih asla affetmeyecek...

İşte o yüzden bu kez çok önemli kongreler haftası. Tek amaç hain sömürünün ve vahşi sömürgeciliğin önlenmesi olmalı. Yegane amaç tüm insanlığın özgürlüğü, demokrasi ve toplumsal barış beklentisinin yüceltilmesi olmalı. Bunun için her yerde her kongrede gelenek ve yenileşme, değişim ve dönüşüm çerçevesinde yarınları çok güzel eyleyecek siyasal kadrolar tabandan tavana desteklenmeli.

Aksi halde tarih affetmez...

 

CHP KURULTAYSIZ KALMAZ

 

Ağır sosyo-ekonomik koşullarda sol siyasete darbe üstüne darbe. Malum iktidar darmadağın, her salvosu ters tepiyor. Solun ana gemisi CHP’de güdümlü füzelerden kurtulmak için metezori bir kurultay daha. Yarın tek boyutlu olağanüstü. İlçe kongreleri peşine olağan. Muktedir olmayacağı belli hamlelerle, muhalifine çok boyutlu öfke testi uyguluyor. Gözü boyananlar artık ülkeye tek pencereden bakmanın mümkün olmadığını görmüyor…

 

Sanki bu bakar körlük bitirecek şarkıyı.  İki yılda üç kurultay toplayan ve dördüncüsüne hazırlanan CHP, ülkede her şeye hâkim olduğunu zanneden tek adam despotizmini kongreler ve büyük kurultaylar süreciyle zorlayacak ve yıkacak gibi. Bir zamanlar kurultay partisi diye adlandırılarak imajı zedelenen CHP, iktidar dayatması yüzünden gerçekleşen kurultaylarla sık güven tazeliyor. Artık geleceğe ve ülke siyasetine çok boyutlu bakılması gerektiğini vurguluyor. Her birinden birlik ve dirlikle çıkarak halkoyunda imajını pekiştiriyor…

 

Buna karşın devrik iktidar genel ölçekte yığılmış sorunları, reis ölçeğinde yerel transferler ve yersiz tutuklamalarla hafifletmeye çalışıyor. Oysa bu kontra ataklarla ezber bozacak siyasi çözümlerin, çok boyutlu yönetsel mekanizmanın salt CHP’de olduğuna dair kamuoyu belleği oluşturuyor. Bir şekilde yükselen sol siyasi gerçekliği kabullenmiş oluyor. Düz mantık. Yıllar yılı parti içi demokrasi ve demokratik yarış bağlamında, kısır döngüyü aşmak doğrultusunda kurultaylar kurmuş CHP ve CHP’lilerin, kurultaylar sonrası bu totaliter zihniyeti kıracağı aşikâr. Çünkü kaotik ortam kurultayları, siyasi restleşmelerden uzak, lider sultasına ve dar kadro saltanatına dayanmayan bir hava estiriyor. Değişim ve dönüşüm süreci mantığıyla uyuşmazlar ile siyasi ikbal güdenler bir anda buharlaşıyor. Hatta ilçelerden illere, illerden kurultaya tüm delegeler ben merkezci dayatmacılıkla rol kapan, demokrasi havarisi kesilen kongreci siyaset uzmanlarının atraksiyonlarına artık izin vermiyor. Böylece ideolojik kavram yoksulluğu ve siyasi kargaşa zenginliğinin önü kesiliyor. Yani mevcut genel başkanla beraber ilkesel ve bilimsel temellere bağlı ciddi saptamaları olmalı, ideolojik yenilenmeyi tabanla buluşturan bir yapısallığı kuruyor CHP. Kimin sayesinde olduğu besbelli bu kongreler ve kurultaylar dönemini . Yani önce örgütü sonra halkı çözümlerle bütünleştirmelidir. Bu derinlik es geçilirse yerelde genelde yükselmek ve yücelmek yine bir sonraki seçime kalır. Lider sultasında ideoloji bir kenara bırakıldığından, gerçekçi mesajlar ve projeler üretilemez. Bunun yerine millete sevimli geleceklerle devam etmek gibi daha da tutarsızlaşan ve sonu belli olmayan bir siyasal arena yaratılır…

 

 

Parti içi muhalefette geçen uzun yılların birikimiyle söyleyebilirim, belki de ilk kez hem de genel başkanlığa ‘ben de adayım’ diyenlerle birlikte bu açmazdan çıkılabilir. Çünkü genel başkan adaylarına nasıl olur, vah yazık, siyasi hayatı bitti izlenimli acı tebessümlerle bakılmadı. Partide yıllarca özlemle beklenen bir gün yaşandı. Çünkü parti tarihinde dün partili olanların bugün üst yönetici, yarın atamalı belediye başkanı, tam destekli milletvekili olduğu kısır dönemin artık bitirilmesi gerekiyor. Siyasal yaşamda erdemliliğe, yeteneğe ve sarf edilen emeğe göre yükselmenin esas olduğu temel ilkesi yıllarca görmezden gelindi. Tüzük buna hükmettiği halde hüküm birilerinin yetkisi ve yetkesine bağlandı. Suni güç, benzeş görüntü, dar vizyon, ortak vitrin ve sınırlı güçlendirme ile dağıtılan mavi boncuk reisliklerle ve vekilliklerle seçim kazanılamayacağı on küsur yıldır tescillendi. Sanki artık bu takıntıdan çark edilecek. Keşke orantılı temsil etme ve temsil edebilme yeterliliği bu denli bozulmasaydı. Hele de bunca çalkantılı siyasi atmosferde örgütsel değerleri hiç manasına getiren, yok sayan, açıkça örgüte ayıp kaçan mevkii ve makam gasplarına göz yumulmasaydı. Bu tür adaylaşma ve adaylaştırma yöntem ve yönlendirmelerine bugün değişim öngörenler tepki verseydi. Topyekun karşı çıkılsaydı üst perdeden direnilseydi. Olsun varsın şimdi tüm kırgınlıkların, yıpratma ve yıpranmaların giderilmesine dönük bir ortam yaratılacak gibi. Sil baştan yenilenmenin ve kadrosal değişimin olabilirliğine dönük umut bizde arttı. Yıllardan sonra iki değil üç tane genel başkan adayı var. Yıllar yılı daima üçüncü bir çıkış yolu olduğunu dillendiren ve savunan emektar bir partili olarak haklı çıktığımızı görmek de umut ötesi mutluluk…

Olur veya olmaz ama ısrarla oldurulmalı. Çünkü teori zayıfladıkça pratik yöntemler aynı kaldıkça salt adaylaşma ve adaylaştırma olgusuyla politik buhrana çözüm bulunamayacağı açık. Artık gına gelmiş isimler üzerinden ila nihaiye anlaşma mekaniği de tutmaz. Sanki üst yönetim statiği üç aşağı beş yukarı değişir, taban ile gereksiz zıtlaşanlar, ikizkenar yenilenişe açık olmayanlar silinir gider. Partiye yeniden dinamizm gelir. Bunun için beklenti mevcut prosedürün işletilmesi yerine tüzüksel yelpazede özgür düşünce genişlemesini önceleyenlerin artık önemsenmesi olmalı. Parti içi otuz altı yıllık deneyimle biliyorum ki; bir sosyal demokrat partinin temel dayanağı örgütü ve örgütlülüğüdür. Bu hiyerarşi üye, delege ve yönetici üçgeninde hayat bulur. Bu piramitsel buluşmaya temel dayanak, yerel ve genel yönetimlerde söz sahibi olabilmektir. Bu bağlamda yeri ve zamanı geldiğinde partide her kademeye yönetici olmak isteyenler çıkarlar ve adaylaşırlar. Hiç değilse yıllar sonra bu gerçekleşti. Umarım boşa gitmez. Kısa vadeli tutulacak veya uzun vadede tutulamayacak sözler verilip, iş en tepeden aynı merkeze bağlanmaz. İşte bu kez öyle olmayacağını görüyorum…

Esen rüzgâra göre sık sık değiştirilen rotanın partiyi getirdiği kör nokta belli. Yıllarca örgüt gerekliliğine, örgüt emekçilerini önemsemeye ve değerlendirmeye kulak asmadan orada burada belirlenmiş isimler için delegeye vicdanının sesini dinle ve hallet telkini bu kez kabullenilmeyecek gibi. Salt onamak ve onaylamak mercii görülen delegeler, yıllar yılı kimlere neyin kazandırıldığını daha nelerin kaybedileceğini gördü ve iyice hesapladı sanki. Bu siyasal hengâmede yıllardan beri izlenen yol, yordam ve yöntemlerin aynılığı, üç aşağı beş yukarı isimlerin aynılığı alttan yukarı herkese aynaya bakması gerektiğini dayatıyor. Çünkü dayanacak güç kalmadı. Ayrıca yılları çalan bu düz mantık yerine artık üç pencereden de ayrı ayrı bakılacak bir süreç yakalandı. Herkes kendini yenilemeli ve parti yenilenmeli, herkes yenilenişe açık olmalı ve değişim başlamalı. Çünkü sürekli olağanüstü prosedür işleten, tüzüksel yelpazede kadro genişlemesini öteleyen, hep yaklaşan siyasi yarışları önceleyip tabana aykırı adaylaştırmalarla günü kurtaran anlayış dibe vurdu. Bendendir, bizdendir şeklinde kayırmacılıkla, akılcı, sevecen, yapıcı, inatçı ve yürekli kadroların önü kapandıkça başarıya ivmelenme durdu. Eğer eskinin devamı güncellenirse yazık edilir gelecek iki yıl zehir olur. Maalesef ilk seçimde yarıştan yine kopulur ve hedef kitleden bir daha buluşulamaz oranda uzaklaşılır…

O halde Partiyi çok rahat taşıyabilecek, deneyimli birikimli, partinin ideolojisini ve programını bilen ve halka iyi anlatabilecek, yetkin ve düzeyli kadrolar, geçmişten bugüne sindirilmiş kenarda tutulmuş değerler bir an önce partide yönetsel erke taşınmalıdır. Boşluk ve yokluk edebiyatıyla hizipler kurup alternatif çekirdeğin oluşmasına engel olmak nereye güç verildiğini veya verilebileceğini gözden kaçırmaktır. Bu öngörüsüzlükle emektar seslere ve yeni yüzlere dahası lazım bunların olması lazım modasıyla kapılar kapandıkça, daha da sağcılaşılır ve her şey her yer ters yüz olur. Artık ne olursa olsun diyerek paçayı sıvamak çizmeyi giymekle de olmaz. Başarı veya başarısızlık çizelgesinde payı olanlar her kim olursa olsun günü geldiğinde hesabı vermeli, hesap verilmeli diyebilme cesareti gösterilmelidir. Çünkü çağdaş demokratik sol siyasetin, sosyal demokrasinin ana siyasal kuruluşunun emekçileri, üyeleri ve delegeleri bu kez çoğulcu katılımcı demokrasi değerlerini gözeterek hiç şüphem yok tam gerektiği gibi davranacaktır. Adaletin vazgeçmez savunucuları olarak hak ve adalet gözeteceklerdir. Gereğini yapacaklardır…

Bugün nitelikli ve yürekli adaylaşma çıkışı gösterdi ki, bu kez gücünü halktan alan bir siyasi inancın paydaşları, usanmadan yılmadan yıllardır her türlü hezimete karşın, bitmeyen mücadeleye destek verenler sol vuracak, değişimden yana tavır koyacaklar. Bu gittikçe daralan çemberde, siyasal yaşamda görev almayı onurlu bir toplum hizmeti saydıkları, siyasi görevleri özel çıkarların önünde tuttukları için özgürce taraf belirleyeceklerdir. Partili olmayı özel çıkarların önünde tuttukları için özgürce taraf olacaklardır. Onlara, delegelere canı gönülden güvenmek gerek…

Nasıl ki; girilen her seçimin kazanılması için umut saçarak gece gündüz, yağmur çamur demeden, yemeden, içmeden insanüstü gayret gösterenlerden umut kesilmez. Onlar ki, çalmadan çırpmadan, yoksunluk ve yoksulluk içinde güzel yarınların kurulması için çırpınanlar partinin başarısıyla övünen, yapılmayanlar için dövünenler. İşte o yüzden bu kez ciddi ciddi düşünerek genel başkan seçecekler. Bu kez partinin yönetim kadrolarının demokratik solcu, sosyal demokrat, sol, solun solunda kimliklerden oluşmasına aktif tavır koyacaklar ve parti içi bütünleşmeyi gerçekleştireceklerdir. Bu kez sorumluluk bilinciyle, başarılı, bilgili, birikimli, eğitimli, deneyimli, emekçi kadroların yolunun açılmasına izin verecekler. Umuyorum ki verdirmezlerse de verecekler. Verdirmeyeceklere de hadlerini bildirecekler...

Örgüt tabanındaki beklenti besbellidir, tamamıyla budur ve zamanı da gelmiştir. Başka çare yok bu kez doğru yönetecekleri seçecekler. Ayrıca tek amaç var sömürünün ve sömürgeciliğin önlenmesi. Tüm insanlığın özgürlüğü, demokrasi ve toplumsal barış beklentisi. İşte bu yüzden gelenek ve yenileşme, değişim ve dönüşüm çerçevesinde geçmiş ile geleceği bütünleştireceklerdir...

Parti içi seçimlerde örgüt güç ve ivme kazanır. Parti içi yarış parti içi barışı da gerçekleştirir. Yarınları aydınlatacak partiyi güçlendirir.  Bu kez delegasyon kavga ve kaos siyasetine prim tanımayacak. Bu kez çağdaş normlarda bir yaşam düzeyine ve düzenine kavuşabilmenin ve evrensel ilkelere sahip çıkabilmenin gereği önyargılı ve tutucu yaklaşımlara da takılmayacaklar. Bu kez sosyal demokrasiye yakışır ve yaraşır olgunlukta gerçekten özverili hizmet edecek kadroların uzun yıllar sonra bir küçücük fırsat yakalamalarına izin verecekler…

Elbette tüm bunlar üç genel başkan adaylı çoklu yarış olacağı varsayımıyla gelişen öngörü ve beklenti. Resmen olması gereken. Ya tersi olursa tüm emekler boşa gider, enerjiler boşu boşuna harcanır, yetersizlik güncellenir, tabandan tavana en geniş yelpazede küskünlük başlar. Halkoyu bu küskünlüğü fark eder. Sayılı günler çabuk geçer, yerel seçimler partiyi ezer geçer, başka seçimler gelir kapıya dayanır. Birbirinden fark kalmayınca da açılan fark kapanmaz. Ve hep ayni hüzünlü son ile karşılaşılır…

Bugünden itibaren il kongreleri bitene kadar adaylaşma, adaylaştırma, adaylık ve restleşme manevralarını izleyeceğim. Partiyi hepten zayıf düşürmemek için, o zamana dek tarihi süreci sulandırmamak adına tek cümle dahi yazmayacağım. Ama umutlarımı ve cesaretimi koruyacağım. Bu yazı her şeye rağmen umutlarını ve cesaretlerini kaybetmeyenlere ve genel başkan adaylarına ithaftır…

 

 

YAZIK ÜÇLEMESİNE GİRİŞ

 

 

Yazık bu ülkeye, CHP’ye ve Fener’e. Ne yazık ki köşe başları tutulmuş. Üstelik bu üçlemeye reva görülen geçim, kongreler ve seçim üzerinden yasalar ötesi kırbaç otoritesi, kamçı zorbalığı. Her katmandan üst akıl andavallısı, salt safi inat, itaati taahhüt ediyor. Sonuçta ‘Her şey çok güzel olacak’ belki ama bugün atmosfer busbulanık. Güçler denizi dalgalanıyor, ağırdan ağır şartlar doğal ve yaşamsal donanımın hakkından geliyor. Peki, neden? bu ağır yıkımlar. Düşmanlık yaratıldı? Yaratılıyor. Yıllardır bu masum üçlemeye e-tipi/f-tipi sindirme operasyonları çekiliyor. Neden? bu tipitip operasyon çocukları, pudra şekerci veletler, politik karşıtlığın tanrılaşması ve tanrısallaşmasını engellemek için katakulli peşinde. Her adımları külliyen antik felsefenin tepkisel dışa vurumu. Her tabansız hareket, simgesel kavganın ve emperyal paylaşımın can ve mülkiyet üzerinden sınanması. Tümü ters tepip, kayyımla sinirler ivmelenince de ‘böyle istedi tanrının kırbacı’ dürtüsü dümenleniyor. Yazık ki çok yazık…

 

Yegâne-yekpare dert sanki ülkeyi tek ses, CHP’yi tık nefes, Fener’i ışımaz kılmak. Bu belli bir azınlığa enfes gelen yıkımsal ide. Topunu kendi kulvarlarında, gerçekler doğrultusunda irdelemek şart. CHP ve Fener, ayrıntılı işlenmek kaydıyla ileriki günlerde. Ancak ülke açısından kısmi değerleme bile içler acısı. Apaçık görünen, üst insan tavrı takınanların tam donanımlı kolluk ekipmanıyla, yaşadığını sayısız kere yaşayan insanların farklı biçimde motivesini önlemek. Hakkı yenen halkın doğal yönelimlerini ertelemek. Öteden beri ülke halkının yenilenmesi yerine, yenilmesini sağlamak. Tek tuşla, tuşa hazırlamak. Yazık ki ne yazık…

 

İşte bu yüzden ülke belleğinden Atatürk ismi silinmeye çalışılıyor. Devlet kurumları yok ediliyor. Kuruluşları dengeleme ve denetleme mekanizmaları işletilmiyor. Ülkenin temel varlıkları asıl sahiplerine sorulmadan mirasyedi havasıyla satılıyor. Kurum ve kuruluşlardan T.C. tabelası kaldırılıyor. Kuvvetler ayrılığı ilkesinden vazgeçiliyor. Anayasanın kesin ve kati hükümlerine uyulmuyor. AİHM kararları yok sayılıyor. Astronomik iç ve dış borç yapılıyor. Rezervler ihtiyat akçelerine dek harcanıyor. Yazık, üçten beşe şart olsun ki çok yazık…

 

Üçlemenin sacayakları Ülke, CHP ve Fener’e yapılanlar alenen çıkar beklentisi yüksek, alçaklık ürünü. Resmen etik aymazlık. Sırf kapışma döngüsü kurgulayan bu aykırılara, zehirli zikir ve karşıt fikir üretenlere saygıdan çok yıllar kaybedildi. On yıllarca seçimler yitirildi, şampiyonluklar verildi. Ülke dibe vurdu. Elli yıl geriye düştü. Ülkeyi darboğaza iten içgüdüsel yozlaşının kökeninde, kayıtsız şartsız azınlık kaderciliği, çoğunluk kederciliği var. Kapitalist dünya pratiğine, coğrafyası uyarınca nispeten dinsel teorinin uydurulması var. Bu uydusal-emperyal kaosa kapaklanan erki güdümleyen, gizliden açığa din üçlemesi var. Dinlerin mezhepsel yaralarını kaşıyan, çatışmaları yığınları kapsayan sezgi ve dizgi dizaynı da artısı. Artı artıktan beslenenlere de yazık…

 

Bu ‘yazık üçlemesine giriş’ makamına ve üçlemeye düşman çok. Neden çok. Elbette çok olur. Çünkü ülkenin esenliği için çoktan seçmeli sorular objektif ve eğitsel değerlendirmeye tabi tutulmazsa vah yazık bağlamlı ağlaşmalar da gün gelir sıradanlaşır. Delisi dolusu horlanınca da nedensellik ilkesi boşa çıkar. Oysa yığınla neden sıralanabilir; dünden bugüne neden? ortak akıldan uzaklaşıldı. Üretim ekonomisi geri bırakıldı. Tarım ve hayvancılık bitirildi. Reel sanayii üvey evlat. Dışa bağımlılık arttı. Orta sınıf yok edildi. Neden? eğitim sistemi tersine dönüştürüldü. Askeri okullar kapandı. Üniversiteler kalitesizleştirildi. Neden? sağlık sistemi özelleştirildi. Üniversite hastaneleri desteklenmedi. Semt ve askeri hastaneler kapatıldı. Yetişmiş sağlık personeline sahip çıkılmadı. Şehir hastaneleri doktorsuz kaldı. Neden? Ulusal güvenlik ağı değiştirildi. Savunma sanayi kuruluşları satıldı. Sınır güvenliği sağlanmadı. Demografik yapının bozulması pahasına milyonlarca vasıfsız sığınmacı-mülteci ülkeye alındı. Bunlar ülkenin vergileriyle akıbeti bilinmeyen, hesabı verilemeyen ölçüde yıllarca beslendi. Neden? Bu ülke uyuşturucu köprüsü. Çok uluslu mafya merkezi. Kara para aklama yeri. Neden? Londra mahkemeleri yetkili. Neden? tarikatlar ve cemaatler devletten zengin. Neden? sıra sorgulanamaz kılınan varlık fonuna dayandı. Yazık ki çok yazık…

 

Peki, neden? Üçlemeye saldırmak. Ülkeyi tek ses, CHP’yi tık nefes, Fener’i ışımaz kılmak…

 

Nedeni belli; bu üçlemenin her biri başlı başına ‘Cumhuriyet’…

 

 

 

 

BAŞROLDE İKİNCİ-ÜÇÜNCÜ CUMHURİYETÇİLER

 

Bildim bileli başrolde hep onlar. Onlar ikinci cumhuriyetçiler. Üçüncüler dördüncüler. Sanki memleketi on yıllardır kinci-dinci iktidarın emrine bunlar vermemiş gibi. Bu bereketli topraklara karanlığı boca etmemişler gibi rol peşindeler. Üstelik her dönemde iktidar karşıtı reislerin, politikacıların, hocaların, yazarların, çizerlerin, her katmandan direnç gösterenlerin gözaltına alınıp, hapse atılıp susturulmasına ciddi tepki koymuşlar gibi. Ne gezer. Ülke elden giderken üç maymunu hiç oynamamışlar gibi. Hatta memleketin ortadan ikiye kamplaşmasına zemin hazırlamamışlar, alnı secdeli namaz kılmalara güvenip toplumun bir kesimini diğer kesime düşman kılmamışlar gibi. Şimdi tekrar siyaset sahnesine çıkma kalkışmasındalar. Halkoyunda, asla sütten çıkma ak kaşık olmayanları yükseltip, karşıtlarını düşürmemişler gibi. Kıyafetine bakıp derviş kılığına girene, akara bakaracılara, goygoculara gıybetçilere oy devşirmemişler gibi. Yaptıklarından hiç utanmadan şimdi Baba Ocağı üzerinden başrole göz kırpıyorlar.

 

CHP, bu yerden bitme pikme-gurkaların hiçbirinin babalarının partisi değil. Olmadı. Olmayacak da. Asla bu ocaktan değiller, CHP’li olamazlar. Baba ocağı daveti onlara değil, olmasınlar da ayrıca. Fırsat bulup yaratıp başrolü kapan bu yeltek beleşçi, keltek kargocular on yıllarca kimin vagonlarına neler taşıdılar cümle alem biliyor. Ortamın alaca karanlığında CHP’yi olabildiğine değersizleştirme, alabildiğine yıpratmaya yeltenişleri de aleni. Onca yolsuzluğa uğursuzluğa aldırmaksızın CHP’ye haksız eleştirileri de aşikâr. Baktılar ki her hukuk masklı siyasi saldırı maluma bumerang, bu yolun sonu belli, gidişattan rol kapabilir miyiz derdine düştüler. Ayrıca olağan-olağanüstü kongre ve kurultaylar süreci de sıcak. Siyaset sıcak CHP soğukkanlı, ortam müsait geldi bunlara. Aman gelmesin. Gelmesinler, çünkü bembeyaz boş bir defterdir kalan ömür, bunlar gelir hemen kirletir. Yani Baba Ocağını bu kez bu ikinci üçüncü, bilmem kaçıncı cumhuriyetçiler dizayn etmemeli. Etmesin…

 

Oldu olası hep başrolde onlar. Bir iki üç, Dördüncü beşinci cumhuriyetçiler. On yıllar içinde pik yapan açlık sınırı, hız kesmeyen zam zulüm işkence bir yana, kıyıdan köşeden destekle Ortadoğu ve savaş batağına sürüklenen devlet politikasını savaşçıl boyuta indirgeyip, iyice yalnızlaştıranlar da bunlar. Al bayrağa sarılı yiğitlerin yürekleri dağlaması suçuna iştirak edenler de. Şimdi on yılların tüm suç ve günahı sadece CHP’ninmişçesine veryansın etmemişler gibi cezayı salt CHP’lilere kesmemişler gibi kalkmışlar. Ne mene bir güruh ki bunlar kıvırmaya doymak, doğruyu bulmak nedir bilmiyorlar. Arsızca yine yeniden CHP’ye göz kırpıp, gelecekte başrol kapmaya yelteniyorlar.

 

Gördüm göreli hep bunlar başroldeler. Eleştirmek elbette en doğal hak. Fikir hürriyeti el hak. Ancak satır araları kırmızı çizgilerle ayrılmış, bir kutlu aidiyetin ürünüdür siyasi eleştiri. Nitelikli yorum, doğru analiz, radikal proje ve kapsayıcı mesaj içermelidir. Tersine tellenen her eleştiri bilinmeli ki dış çekim aktarımıdır. Özünde bilimsel doneler, ideolojik tahliller ve çözüm önerileri barındırmayan, düzeyli ve seçkin bir rotayı kurgulamayan her çıkış özellikle babadan CHP’lilere hiçbir şey ifade etmez. Etmemeli de. Yeter artık…

 

Evet, babadan partili olmakla övünenler asla bu başrol budalalarını, şer odağı şarlatanlarını, ikinci üçüncü cumhuriyet tellallarını takmamalı. Resmen hadi oradan deme vakti, ‘hadi ordan’…

 

 

BABAMDAN BERİ

 

evet babamı bir milletvekili seçimleri öncesinde 4 Mayıs günü kaybettim, 6 Mayıs’ta ata toprağına defnettim. Babam yılların CHP üyesi olarak vefat etti. Atadan babadan CHP’li olarak yaşadı ve sonsuzluğa partinin kayıtlı üyesi olarak göçtü. Yolu izi, yattığı yer ışık olsun, ışıklar yoldaşı olsun. Kongreler öncesi üyelikler askıya çıkmadan evvel de babamın üyeliğini ilçe sekreterimize düşürttüm. O artık biz var olduğumuz sürece bir gölge üye olarak ailesinin gönlünde yaşayacak. Kendisiyle yıllarca birçok konuda ayrı düştük; ta ki babam babalık dayatmasıyla dayılanmalarımın önüne geçemeyeceğini anladı, ben de baba olmadan yanlışlarımı düzeltemeyeceğimi gördüm uzlaştık. Böylece kalan yıllarımızı büyük uyumla tamamladık. Birbirimize hem baba hem kardeş hem yoldaş hem arkadaş hem oğul olduk…

Legal aktif siyasetle buluşmam da bu baba oğul uzlaşımızdan sonra gerçekleşti. Ben SHP’de başlayınca bana ‘yolu doğruladın’ diye takıldı. İlçemizde CHP kurucu yöneticilerinden biri olduğumda ‘hoş gelmişsin baba ocağına’ dedi bıyık altından gülerek. Ebediyete göçmeden önceki yerel seçimlerde babam; dedeleri kardeş ‘amcazadesi’ memlekette partisinden belediye başkanı, bacısının eşi il genel meclisi üyesi, yeğenlerinden biri de belediye meclisi üyesi olunca ömrünün son deminde çok sevindi, onurlandı, gururlandı…

Biz siyasi yolculukta 87’den bugüne aktif rol aldığımız SHP-CHP bütünlüğünde yeri geldi yıldık, bunaldık, usandık ama o hiç inancını ve iddiasını kaybetmedi. Sitem etmedi hiç, partisini hep savundu, daima destekledi. Yaşadığı son kongrede adaylaşamadığımı görünce bile bu konuda hiç yorum yapmadı. Sadece ‘çıkmayan candan ümit kesilmez be canım’ dedi. Ama ben ümidimi kestim artık, hele o göçüp gittikten sonra hepten kestim. Kıyamadım babam sonrası son kez başkanlığa aday oldum kazanamadım. O bir CHP’li olarak vefat etti. Üyeliğimizi gök çatlamaz yer yarılmaz ise yani olağanüstü bir durum, inanılmaz bir mucize gerçekleşmez ise dondurduk ama sanki CHP’li olarak öleceğiz gibi. Şimdi süreç içinde gerekli ve uygun gördüğümüz an, bunca karalama ve ortalığı karıştırmalara, rahatsızlık derecesinde sağdan oy ve kadro devşirilmesine, izlenen politikaların getirisine götürüsüne eleştiri bir yana radikal tepki koyarız. Çünkü atadan babadan partiliyiz bu da en doğal hakkımız…”

 

Ez cümle parti eleştirilecek ise eğer gerçek CHP’liler eleştirmelidir, dışlanma ne demek elbette eleştirecek. Bu doğrultuda CHP kendisine yakışanı ve kendisinden bekleneni mutlaka yapacak. Sınıf temelli siyaset üretecek, gerçek bir sol parti olacak şeminden şomuna şer üretenleri siyaset mezarlığına gömecek…

 

EYLÜL DARBELERİYLE CHP’NE SALDIRMAK…

Aylardan Eylül. Aylardır şeminden şomuna iflas etmiş devlet havasında, taraflı görünen ama kanunen,  tarafsızlığı görüntüde ama emir demiri keser babında hukuken, salt mevcut iktidar yararına CHP'ne saldırılıyor. Resmen partiye çökmek için dış güçler ve yerli işbirlikçiler eliyle siyasi operasyonlar çekiliyor. En son paşalardan bir paşa Bayrampaşa'ya, hem de epey Mutlu iken paşacıklar ve tosuncuklar çekemedi böyle istedi diye şafakta çökülüyor. Topu topalağı belli yerel ve genel, içsel ve yönetsel, merkez yelpazede CHP'ne direkt abluka devam ediyor. Tomalı hummalı işgal sürüyor...

Dünyada tek, başka örneği meçhul bu tek elden iktidar bombardımanı, kendinden olanları kayıran kıyım ve darbe düzeneği işliyor. Elbette bu çakma imajlı, yüksek perdeden kalkışmalar ülkenin birinci veya ana muhalefet partisi CHP'ni başta yıpratır. Diğer yandan rotu çıkmış iktidar erkinin hiç de üzerine vazife olmayan, mazide kalmış kongre-kurultay üzerinden kayyım darbeleri sonuçta baş darbeciyi yıpratır. Artık her ne yapılsa da, hele de subliminal yerleştirme tiplerle parti karıştırılmaya çalışılsa da boş. Beyinlere solun güç kaybettiği, malumun vazgeçilmez olduğu algısı zor yerleştirilir. Bu darbe de tutmaz.

Onca yoğun, planlı programlı propagandayla ekonomik açıdan kan kaybediş belki gizlenir. Ne kadar gizlense de 'satılmayacak özelleştirilecek' safsatasıyla ve kelepir etiketle satışlar çok yakında. Dip yapmış sağ iktidarın pik hali birilerince akla böyle perçinleniyor. Anca o kadar. Kanca CHP'ne. Bu haksızlıklar ve hukuksuzluklar ülkenin sola, güçlü bir CHP’ne gereksinimi olduğu gerçeğini asla değiştirmez. Aksine somutlar. İşte malum iktidarın şeminden şomuna şer ittifakı kurması, lafta hukuken yerel yönetimlere çökme tavrı sırf bu yüzden...

Durduk yere olmadığı kesin dört koldan, kırk numara kırkayak salvolara ve saldırılara niçin geçildi ği belli. Burada anlaşılmaz olan hariçten gazel okuyan bir kısım köşe yazarı, kofti siyaset bilimcileri, konformatik siyaset uzmanları, külahlı sosyal medya dümbükleri ve mevcut iktidar silahşorları ile ‘hadi oradan' zübüklerin kinci ve dinci tavrı. Elbet sorulur bunlara size ne CHP’den, babanızın partisi mi? diye. Değil ki CHP'ne bunları reva görüyorsunuz diye. Dipçik kalkan değerleme ve dizayn hakkını bizzat kendinizde zannediyorsunuz diye. Ve ilelebet devam eder isyan, yayılır k1itlesel eylem. Öyle partiye yarenlikleri katiyen sorgulanamazları gözaltı yapanların, tutuklayıp sorgulama gafletine düşenlerin hatta partili havasında ahkam kesenlerin yanına kar kalmaz. Gün gelip yer yarılıp dağları denizleri yutsa da CHP'ne yüz yıldır içte sakladıkları kini savuranlar unutulmaz. Sözde iyilik babında sinsi öneriler, önermeler ve yönlendirmeler yapanlar ile iktidarın safına geçenler asla affedilmez...

Af bir yana heyelena kapılıp göze sürmelik akılla yol yordam gösterenler, arabik asilzadelerin vesayetinde toptan kindarlık ve garabet sergileyenler, siyasal gerilemeyi önceleyenler ile foyası ortaya çıkan umut tacirleri belasını mutlak bulur. Yalandan butlan çerçevesinde şeminden şomuna şarlayan çepersizlere ‘hadi ordan’ demek ise CHP’nin ve partili değişim öncülerinin başlıca görevidir…

Aylardan Eylül. Aylardır şeminden şomuna CHP'ni sarsmak için, içten dıştan ayna tutanlar, yerelden  genele yayılan darbeyi fırsat bilip alabildiğine pervasızlaşanlar hız jesmiyor. Bu aksiyoner saldırganlar, sıfır ahlak ve kurmaca din gurkaları sanal âlemde, sosyal medyada siyasi atmosferi darbelere özel kirletiyor. Her platformda beterin beteri bilgiçlik taslamalarla, anlık çıkışlarla CHP’ne düşmanlık kusuyor. En baba CHP’liler tetikte, nakte endeksli nakkaş edasındaki bu politika pazarlamacılarının hangi ürünü piyasaya süreceklerini bekliyor. Politik kuşatmayı pürdikkat izliyor. Görülen o ki CHP’ni alabildiğine karalayan albızlar ve kim olmayan kimler hep başrolde...

Aylardan Eylül. CHP iktidar alternatifi olduğundan beri, aylardır şekilci şer odakları sözde ileri demokrasi rüzgârı estiriyor. Ayrıca  şeminden şomuna şorlayanlar, şer ortağı şarlatanlar, sığ ve sağ despotizme tapanlar, oy avcısı ve halk avcısı politik cambazlar, densiz demagoglar partiye sızma peşinde. Bu vardiyeli sızlaklara, f-tipi  kalkışmalara bulaşan haddini bilmezlere, kökten nasipli CHP'ler hakkaniyet ölçüsünde had bildirecek ve mutlaka adaleti öğretecek...

Mutlu Paşalım aylardan Eylül, aylardır ayan beyan durum bu...

YÜZYILLIK ÇINAR'A DİRENİŞ ARMAĞANI...

Yüzyıllık Çınar'ın doğum gününü zehir edenlere, hile ve desiseyle görülmedik işler çevirenlere, satan konumuna evrilerek çıkış arayanlara yıldönümü armağanıdır kutlu direniş. Kısır ve kusurlu çabanız boşa gönül avutmak demektir. Yalandan gürlemeler bazılarına hoş ama topu boş gürültü demektir. Tek seferde sele suya kapılıp gider gölgesinden korkan efendiler demektir. Mesele direndikçe Yüzyıllık Çınar'ın ayakta kalacağını bilmektir...

Bunu bilen mevcut siyasal otorite despotizme kaydığı günden itibaren entrikaları bol, politik cezalandırma yöntemleri geliştirdi. Bu paralel yönde uzmanlaştı. Tek kelimeyle tecrit ettiklerini müttefik sayıp, safına çekip, bir süre mükafatlandırdı. Aslında hissettirmeden süresiz ceza kesti malum siyasal kurbanlara. Politika kulvarında etki ve saygınlık kaybını göze alan, giderek itibarsızlaştırılacağını bilen  siyasetik simalar muktedire boyun eğdi birden. Peki neden? Muhalif geçmişini alabildiğine hiçe sayarak bugünden yarına buruk ve bitik anlar ve kırık anılar bırakan bu sürgünü kabullenmek niye? Buyruk kimden? Simgeleşmiş siyasal aidiyetten ani kopuşlar ne uğruna, anlamak zor...

Anlamak zor ama anlatması kolay. Bu uğursuz  butik savrulmalar ebedi yoksunluktur. Çünkü savrulmasız  politik kimlik yurttur, ruhtur, en büyük varlıktır. Yegane zenginliktir. Buna karşın hiç savunulacak yanı olmayan yandaşlaşım yoksulluktur. Buna yanlışa düşmek denilemez. Demek ki çok bileşenli somut bulgulara dayanan ve dayandırılan bir şeyler var. Bir gizem var ki yürek dayanmıyor. Sanki bir zamanlar yenilen paparalar gün gelir politik malzeme olarak kullanılır korkusuyla verilen roller hemen kabulleniliyor. Böylece sürekli ucuz senaryolar güncelleniyor. Sanki çekilen filmin özünde gözünde bir büyük korku yatıyor. Yoksa ne?  Bir gün boynuz kulağı geçti görüntüsü, bir gün sihir bozuldu bozulur endişesi. Bu sebep olunan yüzsüzlük ve bozgunun faydası kime? İşte yüz yıllık kavga ve tüm mesele bu...

Politik korku, prangasız pragmatizmi kusursuz dinamiği yerle bir eden en güçlü duygudur. Geçmişi geçmişte bırakan, dönüşü olmayan pratiğin ortacısı olmak belki de hiç umursanmaz korkuyla başlar. Sonra hipnoz olmuşçasına hiçbir rasyonel izahı ve izni olmayan tahammülsüz müdahale ve abartılı davranışın temel parçası olunur. Resmen çapaçul kötülüğün, tekinsiz politikanın gündelikçisi olmaj zulmü başlatır.

Politik piramidin hatırı sayılır noktasına tırmanmışların, hiyerarşik kariyerini güzellikle tamamlamaya yakınken bir anda böyle herşeyi sonlandırması neden? Resmen kodlanamaz bir korku eseri mi? Yoksa bu denli aşağılanma barındıran, bağnazlık ve aşırı saçmalık üst üste yaşanmaz. Dört koldan polis tertibatlı ablukaya umut bağlanmaz. Kitlesel paranoya panayırında paratonerlik havası atılmaz. Çünkü  buruşturulup atılan partidaşlık, yelkensiz ve dümensiz gemiciğe benzer. Dalga dümen, yelden dümenden mahrum kaptanın nereye çarpacağı, nerede karaya oturacağı hiç belli olmaz.

Belli belirsiz hakkında hüküm verilmiştir çoktan, belki 'yaklaşıyordur olacak olan' bu korkuyla tarz değiştirilmiş olabilir. Yoksa bir anda böyle bir düzlenmenin içinde yer almak başka türlü ifade edilemez. Ayrıca adam olana efendi görünene belli makam tertibi ve tasarımı çerçevesinde korkusuz korkaklık taslamak da yakışmaz. Bu afra tafra asla affedilmez...

Yakında görülür, böylesine banal politik yozlaşmaya göz kırpmak, ilahi komedyanın içinde olmak, ıslahı yok intikama bizzat aracılık etmek nedendir. Asla affedilemez hatadır bu olayda sanıklık veya tanıklık. Açarı kaçarı yoktur bilerek yaratılan bunalımın. Sonradan günah çıkarmak ve timsah gözyaşları dökmek bu kez yetmez. Çünkü kirli akıllar yergiler sıralarken yersiz susmak, testiyi su yolunda kırmak, komedyanın paryası olmak, bile göre politik yalanda ısrar etmek köklerinden kopmaktır...

Mevcut siyasal otoritenin despotizme kaydığı günden beri, politik tarihin tipik barbarlık ve bildik utanç içeren oyunlarından biri daha tezgahlandı. Bu büyük itibarsızlaştırma operasyonuna figüranlık hiç bir siyasi figüre yakışmaz. Gelecekte politik tarihin en karanlık günü olarak anılacağını bilerek bu denli kötülükte kararlılık anlaşılmaz.

Pazarlanan politik trajedenin kaypak duruş sergileyeni olmak, istenmez yüzü olmak kimden korkmaktır. Sanki bizzat kendinden korkmaktır. Korkunun ecele faydası yok efendi diyenlere inat, gürlerken sele suya karışmaktır. Yazık harcanan onca emeğe...

Yüzyıllık koca Çınar'a doğum gününe yakın zehir kusanlara, kendini iktidar hırsına satanlara, cürümü kadar cismini katıksız gayyum konumuna getirenlere, götürü akılla koltuk arayanlara, göstermelik yurtsever takılanlara, yıldönümü armağanıdır kutlu direniş.

Her yer Taksim, her yer direniş...

 

DEVLET DERSİ

Ada'da kurtuluş günü. Ertesi yeni eğitim ve öğretim döneminin ilk günü. İlk gün ilk ders, devlet. Özel-tüzel siyasal organizasyon devlet, toplumun özel mülkiyete dayalı sömürü ilişkileri temelinde sınıflara bölünmesinin kaçınılmaz sonucu. Derse giriş 'Devlet, toplum üzerinde zor kullanma gücünü elinde tutan, merkezileşmiş bir siyasal örgütlenmedir.'

Yani devlet, 'devlet öğretisi gereği bizzat, toplumsal ayrıcalığı, sömürünün varlığını, kapitalizmin varlığını haklı kılmaya hizmet eder'...

Yine en ilkelinden en gelişkinine

devlet, 'sınıfsal ayrışmalara dayanan, bir sınıfın diğer sınıflar üzerinde egemenlik kurma aracıdır, baskı aygıtıdır'…

Sık aralıklarla yinelenen yöntem ve yerilen sistem şekliyle devlet, 'bir sınıf diktatörlüğüdür.'

Geniş katmanlara dikte edilen biçimiyle devlet, 'bir sınıfın bir başka sınıf üzerinde egemenliğini sürdürmesinin bir makinesidir.'...

Yani devlet dikta vasıflı ve diktacı sistematik yapıdır. Otomatiğe bağlanmış 'bir sınıfa öteki bağımlı sınıfların itaat etmesini sağlayan ve çeşitli biçimleri olan makinadır.'...

Ada'nın kurtuluşu 7 Eylül, yeni eğitim ve öğretim döneminin ilk günü 8 Eylül. Yarın 9 Eylül. Günlere özel İlk ders ilk konu devlet. Devlet, 'toplumun sınıflara bölünmesinin baş gösterdiği yerde ve zamanda, ilkin sömürenlerle sömürülenlerin olduğu zamanda görülmektedir.'...

Yani görülen ve gösterilen odur ki devlet, 'insanın insan tarafından sömürülmesinin ilk ve en ampirik halidir'...

Yine yeniden ilk ve son öğrenilen, 'devlet, gerçekte toplum dışında kalan bir aygıttan başka bir şey değildir'...

Peki ne zaman ortaya çıkar bu devlet aygıtı? Devlet 'salt yönetimle uğraşan özel insanlar grubu ortaya çıktığı ve yönetmek için başkalarının iradesini kuvvet yoluyla - özel müfrezeler, ordu, polis, jandarma vb. ve de hapishaneler ile baskı altına almak için özel bir baskı aygıtına gereksinim duydukları zaman, ortaya çıkar.'

Yani iktidarlar sırf kendi egemenliklerini sürdürebilmek ve korumak için, 'geniş bir halk kesimini, kendi baskıları altında birleştirebilecekleri ve bunları belli yasalara ve düzenlemelere bağlı kılabilecekleri devlet aygıtına sahip olmak zorundadır.'...

Yine doğu despotizminde tek ve gerçek mülkiyet sahibi devlettir. Devlet erki, 'elde ettiği statüyü ve bu statünün sağladığı gelirleri miras yoluyla devredemez. Kısacası, elde ettiği haklar yalnızca görev süresiyle sınırlı bir haktır.'

Ayrıca merkezi otoritenin devamı için, iktidarın şu ya da bu nedenle bölünmemesi, monolitik kalması gerekir. Bu nedenle, 'despotik doğu devletlerinde, yönetici sınıf korporasyonu -sivil, askeri bürokrasi ve din bürokrasisi- devşirme kadrolardan oluşturulur. Buna azami dikkat edilir. Devşirme devlet görevlilerinin geldikleri sosyal sınıfla bağları tamamen kesilir.'

Hatta despotik iktidarlar monolitik yapıyı korumaya nefer veya devlet hizmetine memur seçerken sinsi bir denetim mekanizması oluştururlar. Çünkü tek tip kuşandırılan, tekelci zihniyetin tutsağı bu piyonerler sayesinde despotik seferler düzenlemek kolaydır...

Yeni eğitim ve öğretim döneminin ilk günü ilk dersi devlet. Devlet, 'Devletin varlığını sürdüreceği anlamında değil, geleceğinin ne olacağı anlamında kullanılmalıdır.'

Yani devlet hakkında ilk ve son ders, 'akılcı özgürlüğün gerçekleşmesine uzak bir devlet, kötü bir devlettir'...

Yine yüceltilmiş devletin, aşırı güç kullanan kolluk gücü baskısıyla devlet içinde devlet olduğu ve 'fiili davranışlarıyla toplumla çeliştiğini ortaya koyar. Bu yönüyle devlet asıl amacı ve misyonundan sapmayı örnekler'...

Kuruluş ve kurtuluş günlerinde kutlu manifesto’ya giren ilk ve son ders 'devlet formülasyonu, modern devletin yürütme gücü, burjuvazinin genel işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir'...

Ada kurgusunda güce gidecek olsa da devlet mekanizması daima siyasal iktidarın tekelinde tekleyen rota benimser. Yani yeni eğitim öğretim yılı başında ilk sınıf ilk ders, devlettir.

Yıllar yılı öğretilen biçimiyle devlet, 'toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık, siyasal bir birliktir.'

Yıllar içinde öğrenilen şekliyle devlet ise, 'sadece bir sınıfın başka bir sınıfı ezmek için örgütlenmiş iktidar gücüdür'...

 

 

 

EYLÜL, ADALET, BARIŞ VE ÖLÜM…

 

Eylül, en eski alınyazı alnı kırıştıran, yürekleri kıpraştıran. Eylül, altın sarısı sihirli değişim, kızgın lavlara inat bir serin nefes. Huzurla ölmek gibi hakeza. Hatta öylesini bir daha görmeye cihan, kuruluş ve kurtuluş Eylül. Asra bedel adalet ve barışı çağrıştıran yüce akıl ayı. Her Eylül de Karadeniz ve Ege soldan dalgalanır daima ilk hedef Akdeniz, ileri. İleri...

Talihsizlik, baş hödüğün bir sabaha karşı şeytan düdüğünü öttürmesi ve Eylül'ü hayattan koparışı. Sonrası yoğun bulaşı ve kanla yoğurulması kutsal emanetin. Emanetçilerin payına düşen yaprak misali darbe hediyesi. Dahası darbe Eylül'ünde koparılan gürültü ve faşist patırtıyla yıllarca loş labirentlerde yolcusu solcusu, devrimcisi ilericisi, devletçisi demokratı birlikte işkenceden geçirilmesi. Görmezden gelindi, hak, adalet ve barış simgesi. Kıytırık ressam kıltoşu, pabuç paşaları, besleme piyoncukları, şerden şerbetten nasiplenen şeri şürekası güzelim Eylülleri hiç etti. Şimdi gel de sev Eylül’ü…

Kan donduran kirli ve puslu hava, on yıllarca ampirik akıl ve pespaye entrikalardan beslendi. Aynı “Aynı şeyin aynı bağlantılar içinde, aynı durumda olması veya olmaması olanaklı değildir.” imgesi ivmelendirildi. Kıvamında giden hayatın kodu o malum Eylül ortası değiştirildi. Birindeki barış mantığı ve felsefesi yıkıldı. Şanlı şerefli şifreler kırıldı. Kırgınlık ve kızgınlık yıllar yılı güncellendi. Kör karanlığın ve kof gizemin sırça saltanatı kuruldu. Uyku kovanında umut bitti ve yarım kaldı bir şeyler. Şimdi gel de Eylül’ü sev...

Sevi zor zanaat. Her adalet ve barış istemi inceden Eylül’de gel hikâyesi. Koftirik hikâyelere kanılmayınca kurulan soyka faşist tezgâhı. Ardı arkası kesilmeyen, damla damla akıl yolunu karartan şoklama temsili cabası. Suretlere karışan, sirenlere boğulmuş Eylül akşamları kaygısı. Yüreklerde eksik yaşanmış mücadele manyetosu. Çaktıkça çakan, kazanımı sıfır korku. Sonrası maziyi bulandıran martavallar, sıfırlanan moral değerler, birlik ve düzen bozgunu. Barış yerine paradoksal emboli. Adalet kökünden gelmeyen bilim yoksunlarının asalete erişemez, pik ve dip arası bocalama durumları. Şimdi gel de sev veya sevme Eylül’ü...

Egemen dünya Eylül meylül takmaz. Barış marış iplemez. Derdi çaresi savaştır. Kıyasıya özgürlüğü sınırlayan haksızlıklar, işbirlikli baskılar ve hain işgaller güdümler. Millisi yerlisi kirli paslı günlerde, açık sömürüyü aşkla gündemler. Tarihe saplanan kitlesel imha planları uzun vadede paranoit tutkuyla peşpeşe sıralanır. Sır bozulunca tam bağımsızlık sevdası, ölüm kalım savaşına endekslenir. Eninde sonunda maziye inat maviye uzar barış. Çünkü iç ve dış düşmanları titreten güneş çığlığıdır Eylül. Parolası "ya istiklal ya ölüm" şifresi güneşe akının özü, özeti kuruluşun çekirdeğidir. Çekirdek tohuma  durur, tohum filize ve başak sürgün verir. Küllerinden doğuş, külliyen diriliş ve emperyalizmi Eylül’de Ege'ye döküş gerçekleşir. Şimdi gel de sevme Eylül’ü...

Eylül, renkleri çalınmış tablonun deniz rengi, gölgeler tanrısının eşsiz tılsımıdır. Yer yüzüne aşkla akan yeminli güneş kızartısıdır. İki çift maviye dolan imbat okşaması ve ana sıcaklığıdır. Yaprak dökümü yaşayan Anadolu için alınyazı tortusu, izli mermi, izmli varoluştur. Kutsal isyana rahmet okutturan, kitipiyoz ressam tablosundaki çalınmış renklerin gökkuşağına iadesidir. Değme virtüözleri kıskandıracak, parçalanmış yürek çöplüğünden güpgüzel mabede ölümüne yürüyüştür. Şimdi gel de Eylül'ü sevme...

Böyledir her Eylül başı dil pası harmanı. Her eylül ay kararsa, hava pussa, ölüm gardiyanları kapıyı çalsa susmak asla. Zaten çekmecelerde birikmiş, mavilaci mürekkep donatılı yazı koleksiyonları gözünden öper Eylül’ü. Mavi gözlerde eksilmez yaş, dillerden düşmez söz, yaralı yüreklerde bitmez yas. Aşkın ve yasın renksiz fotoğrafıdır Eylül. Sokaklara taşan soluk yüzlerin devrim ve özgürlük haykırışıdır. Şimdi gel de sevme Eylül'ü…

Eylül, El heykelli Ada'nın eylem gülü. Sönmez deniz şafağı. Kıskanılası adalet, barış ve ölüm sürgünü. Eylül, özlenen özgürlük ölümüne sevda. Ölmeye gör her Eylül de yeniden yazılır alınyazıları. Şimdi gel de sevme Eylül’ü...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOK DEĞERLİ SAYIN BAŞKANLAR...

 

 

Çok değerli sayın başkanlar ve yok değeri saygın üyeler sayesinde siyasette öyle bir dönem gelir ki, faşizan manevralar sırf kontrolü kontrolde tutma bahanesine evrilir. Pata küte, piyon ve piyonist akılları genel çaresizlik ele geçirir. Politik odaklanma sadece siya-trajedi trafiğini yönetme kolluğuna dönüşür. Zaten zamanla savunulan hakikatler anlamsızlaşır ve anılarda kendilerini haklı çıkaracak hakaretler arar politikyan hokkabazlar. Çünkü mevcut erke ve reel siyasete karmapolitan baskı çok açıktır. Son yakındır. Bu nedenle gör de kızma birader podymuna havadan beş koltuk daha eklenir…

 

Mutlak butlancı bu ‘beşleme’ çok değerli sayın başkanlar ve ‘besleme’ yok değeri saygın üyeler sayesinde politikada ulusal us, partide usçuluk anında tıkandı. Bu beş taş oyunuyla partinin kongre süreci, şimdilik tarihi kontra yedi. Kayyımiyet resti aracıları, hani kazanan ben, biz değil Parti olmalıydı, yine olmadı. Perişan akılla perakendecisi olduğunuz yüzyılın bu politik tahribatı, her tarihi örgütsel pratiği prangalayacak bundan böyle. Suçlusunuz, suçlanacaksınız daima. Bunun kalemşorlar kodesinde kod