18 Haziran 2017 Pazar

yürümeler

BEN DE BABAMLA YÜRÜRDÜM…


Beynelmileldi benim babam. Laf siyaseten böbürlenme yarışına girdiğinde fırsatını bulup taşı gediğine koyardı ‘Ben Beynelmilelim’ derdi. Ve akan sular dururdu. Babamı enikonu tanıyanlar ‘ben beynelmilelim’ diyeceğini gayet iyi bilirler, sadece vakti zamanını beklerlerdi. Çocukken beynelmilelin anlamını bilemezdim, sormazdım da. Babam hakkında ilk öğrendiğim doğruluk ve dürüstlük abidesi bir kişi olmasıydı. Beynelmilelin de o anlamlara geldiğine inanırdım.

Babam benim, klas bir duruş ve asil bir ruhla yaşadı. Dinli imanlı bir beynelmilel olarak kahramanca, yiğitçe, gururla atlas maviliğe kanatlandı. Zamansız mekânız o sınırsız boyuta uçtuğu günden beri hayatın içinde debelenirken daima babamın beynelmilel duruşuna rastlarım. ‘Yolcu yolunda gerek yavrum’ diyerek en güler yüzlü ve sıcak ve de en samimi kucaklar benliğimi.

Şimdi bakıyorum da eğer yaşasaydı ve ALS olmasaydı denizi karartan imanla, fındık bahçelerini yeşerten inançla, hırslarını bir kenara koyup, ocak ocak atalarının ayak izlerini takip ederdi. Beynelmilel babam da ‘adalet’ için beynelmilelce yürürdü.

Kim bilir yürüyordur belki de veya görüyordur. Yaşasaydı eğer ben de babamla yürürdüm. Yürüyeceğim ben de…

Babam sayesinde beynelmilel oldum. Usulünce beynelmilellik bize de bulaştı. Adının başına ölene dek laz eklendi ama laz değildi. Çepni boyundan beynelmileldi. Beynelmileldi ama Kapıkule’den dışarı da çıkamadı ömründe. Olsun varsın. Biz çıktık da ne oldu. Babadan miras beynelmilel çıktık Dereköy’den dışarı. Döndük birincil neden beynelmilel babam içeri.

Babam beynelmilelliği nedendir neredendir bilmeden, belki de doğuştandır hep beynelmilelce yaşadı. On dört yaşında bir başına korkmadan kaçıp düştüğü gurbette mezarlıklarda bile yatmışlığı var. Sonra emeğiyle kurduğu bir düzen. Ve alın teriyle yetiştiği biz.

İyi bir Halk Partiliydi. Atadan babadan partiliydi. Yaş on on iki ilk mitinge babam götürdü beni. Karaoğlan mitingi. 12 Eylül faşist darbesine kurban giden gençlik yıllarımızdan sonraki partililiğimiz de baba yadigârı. Sekseniki de faşist anayasaya da hayırı çaktı. On yıllar sonra ben de. Lafın gelişi de olsa acayip hoşumuza giderdi bizim beynelmilelliğimiz. En babasından en alasından takılırdık birbirimize. Takıldık kaldık.

Düşünüyorum da yaşasaydı ve ALS olmasaydı yaşına başına bakmaz dere tepe düz ölümüne yürürdü beynelmilel babam da. Yıllar yılı yürüdüğü gibi…

Belki de şimdiki gibi bir makale yazmaya cebelleşirken evden onca ısrara karşın gazeteden çıkıp son nefesine yetişemedim. Ecele yakalanmış meğer garibim. Yanlış yaptım. Geç anladım ölebileceğini. Gerçi helalleşme gibi bir dert yoktu aramızda her ayrılışta helalleşirdik. Buluşmalarda ise capcanlı beynelmilelce kucaklaşırdık. Ondan sonra şu vahşi dünyada tek başıma kaldım. Tek başınalık koydu bana. Ölüm değil. Anladım ki insanın kendisi olması için babasını kaybetmesi gerekirmiş. Kendim oldum.

İnanıyorum ki babam yaşına erişebilir miyim bilinmez ama erişeceğim günlere dek beynelmilellik tek dayanağım olacak. Babama benzediğim için. Öyle söylense de o bir başkaydı, tekti ve şahsına münhasırdı. İyi, gerçekten iyi, çok iyi baba, baba insandı vesselam. Bizim daha çok fırın ekmek yememiz lazım. Az buçuk ona benzesem de zorda kalmadıkça ‘Beynelmilelim’ lafını asla kullanmayacağım. Olur ya bir biçimde buluştuğumuzda yanımda beynelmilelliğimi götüreceğim hediye. Tek cümle: Beynelmilelliğimiz iki ruh bir beden, bir beden iki ruh; babam ve ben…

Bu arada en sevdiği renk beyazdı. Sade beyaz…

Asla senin düzeyine ulaşamayacağımı bile bile babalaşmaya çabalarken hayat denizi dalgalandıkça dalgalanıyor, durulmuyor babam. Daraldıkça daralan, her karaltıda yaralanan tam adaletsiz bir kısır döngü yaşıyoruz ne yazık ki. Oruca durmuş aklımda beynelmilellik ipine sarılıp kurtulan bir baba ve bir beynelmilel benlik var içimde. Evelallah. Bu benzeşme kutsallığı her baba ve evladına nasip olmaz. Bu beynelmilellik öylesine bir aşk ki her zorda kalış evremde bir defa daha yakınlaştırır beni sana. Beni babama.

Aklını seveyim beynelmilel babam, zamansız ve mekânsız o boyuta evrilmeseydin birlikte yürürdük akıl yolunda iki beynelmilel yolcu olarak. Babam ve ben. Ben de babamla yürürdüm beynelmilelce…

Hayat boyu karşılaştığım hat boyu karşılaşacağım ruhsuzluklara direniş yetkinliğine kavuşmamın mucidi babamdır. Yolculuğumun tek dayanağı ise beynelmilellik. Şu er doğmuşluğu yarım asra tam dayandırdığımız günlerde yine içim sızlıyor. Beynelmilel babam öyle bir ‘adalet’ sapması var ki millet yollara düştü. Eğer yaşıyor olsaydın dünyan, bölgen ve memleketinde dönen dolaplara, azgınlığa ve başıbozukluğa senin de için o biçim sızlardı. Adımı değiştirmediğime de hayıflanırdın. İçin sızlardı ama ‘ben beynelmilelim’ der işin içinden çıkardın.

Bu nedenle babamsın, o nedenle evladınım. Fakirmişiz ne gam, sen de ben de bir türlü iktidar olamamışız ne dert, bu memleket bizim. Dediğin gibi ‘geçer be yavrum’ çizgisinde baba oğul birlikte ebediyen yürürüz…

Yaşadığın sürece kalbine mühür, beynine mil çekilmişlere inat beynelmilel kelimesini kullandın. Ben de sana ait kılacağım. Babam da babası da en delikanlısından beynelmileldi diyerek. Ve kabrine her merhaba yollayışımda yenileneceğim. Kalbimde atacaksın harikulade. Sonsuz rahatlayacağım. Babam beynelmileldi, ben de öyleyim diye.

Belki de ileriki yaşlarımda senin gibi ‘Ben Beynelmilelim’ derim. Karadeniz yüzlü Denizim de bizden sonra, kendinden sonrakilere ‘Beynelmilelim’ der beklentisiyle…

Yine elimden tuttun dost adam doğruyu gösterdin. Sanki bir baba ve oğlu, bir baba ve kızı kol kola yürüyoruz. Her haliyle sonsuza. Beynelmilelce… 

17 Haziran 2017 Cumartesi

YOL KİMİNLE YÜRÜNECEK, YOLCULUK KİMİNLE YAPILACAK

YOL KİMİNLE YÜRÜNECEK, YOLCULUK KİMİNLE YAPILACAK
 
Yeryüzünün neresinde olursa olsun ‘Adalet’  için yürüyüşe geçildi mi tüm sesler kesilir dünya selama durur. Ve dünyanın her tarafından o kutsal hedefe akıllar gönüller akar. Memleketin her tarafından da ‘adalet’ ortak paydasında şehirlerin şahına yürüyüşler başlar. Yürüyorlar işte. Yani Güneşe akın var. Zaptı belirsiz. Başladı. Ve dizginlenmesi de güçtür bu kararlı adımların. Hele bu kutlu yolculuğa devrimci sosyalistler de katılırsa…
 
Toplumsal yaşamın en ince ayrıntılarında devrimci sosyalist gelenek yer alır. Nice denemeler, deneyimlemelerörgütsel manevralar ile mücadeleye yön veren bir güçtürler. Sosyalist solun ürettiği ve yönettiği pratikle toplumların geniş katmanlarına dek ulaştığı da söz konusudur. Ancak şu fakir memlekette devrimci sosyalist sol her dönemde dışlandıAkacak kolay devinimli yol hiç bulamadı. 
 
Akıldışı yakıştırmalar ile hep kötülendi. Dört bir yanda sosyalistler kenara ayrıldı ayıklandıSınıfsal anlamda kitlelerle yan yana gelmesi daima önlendi. Politik örgütlenmeleri yasadışı sayıldı. Dergi çevresi yapılanmalar didik didik edildi. Dolaylı dolaysız sudan sebeplerle daima suçlandıBöylece herkes için eğitici olabilecek süreçleri, kitlesel direnişleri de ıskaladı şu fakir memleket. Emperyal kolların kıskacında inleyen memleket sosyalist sol ile bir türlü buluşamadı buluşturulmadı.  Sonuç ortada.
 
Politiköngörülerinin neredeyse tamamı on yıllar içinde birebir tutsa da dergi ve örgütsel fonda militansı bir özellik taşıyor olması nedeniyle hiç önemsenmediTüm sol yelpazenin veya gerçek aydınların siyasi önderleri başta Deniz olmak üzere genç yaşta katledilen devrimci sosyalistler olmasına karşın, hep farklı formatlarda kabul edildiler.
 
Böylece memleketin devrimci sosyalist geleneği hep eksik ve arkasız bırakıldıHal böyle olunca Sosyalist blok güncel politik tavır ve pratik alanında zayıfladıKitlesel direniş ve dayanışma anlamında ise gençlikten kopuldu. Memleket gençliğinden uzaklaşıldı. Merkezin solundan daha sola kadro pekiştirmesi ve kadro göçermesi bu yüzden bir türlü gerçekleştirilemedi.
 
Peki, bugün kimle yürünecek, yolculuk kimle yapılacak…
 
On yıllarca goygoyculara aldanılarak devrimci sosyalist blokun ilerleyen süreçte kendini yenilemediği yenilemeyeceği yönünde geliştirilen his geçerli sayıldı. O hissin yıkıcı rüzgârına kapıldı memleket. Memleket insanı. Gelişen çdönük modern siyasal öneriler sunamadığı safsatası güncellendikçe sağa iyice taraftar toplandı. Memleket iyice sağa kaydı, plastik dincilerin emrine girildi ve bataklığa saplandı. Oysa yaratıcı ve yönlendirici düşünselliği ve eylemselliği canlı tutan teori de pratikte sosyalizmdedir. Her döneme dönük en uygundönüşümü planlayabilecek olanlar Sosyalistlerdir, Devrimcilerdir.
 
Şimdi on yıllardır unutulan devrimci sosyalistlerle hiç çekinmeden yol yürümek yolculuk etmek zamanıdır. Yürünecek mi yoksa halinden memnun pozisyonunda devam mı edilecek. İştememleketin sol yelpazesinde on yıllardır böylebir sorun yaşanmaktadır. Ve on yıllardan sonra memleket solu açısından yeniden yollara düşmek ve çizmeleri giymek ki gelinen nokta odur. Çizmeler giyilmiş ve gecikmiş yürüyüş başlatılmıştır. Memleket solu açısından temel meselelerden biri ise ‘adalet’ için çıkılan bu yolculukta yolların devrimci sosyalistlerle ne zaman nerede kesişeceğidir.  
 
Bu mesele memleketimeselesidir ayrıca. Çünkü sol ağırlığını kaybedince başta adalet olmak üzere her türlü evrensel kazanımın kaybedildiği acı bir gerçektir. Adına namına sol, sosyal demokrat vesaire diyen her yapı ve kurumsallaşma içinde sosyalist entelektüellerin bulunduğu da birgerçektir. Ancak oralarda sosyalist doktrinden ve devrimci gelenekten aldıkları güç ve deneyimlerini aktarma olanağı aktarma platformu bulamamaktadırlar. Bulduklarındada özveriyle mücadele ettikleri bellidirEn yakın örnek Gezi gibi. 
 
Memleketin park edildiği son durak daha çok başlar ağrıtır. Demokrasinin hiçe sayıldığı özgürlük eşitlik ve adalet kavramlarının içinin tamamen boşaltıldığı bu yarım yamalak rejimden başka ne beklenebilir ki.   içi boşaltılmış veya doldurulmuş bu kavramları faşizanca baskı aracı olarak kullanma aşamasına getirilmiş bir memleket. Bundan sonrası F tipi daha da kimliksizleştirilen ve azgınlaşan kör kara azamettir.
 
O halde bir yürüyüş eylenmişse kimle, kiminle yürünecekbağın kurulması gerekenler kimlerdir günleri gelmiş de çatmıştır. Katılanlar katılmıştır şimdi devrimci sosyalistleri de bu yolculuğa yolcu eylemek gerekir. Yani evrensel temel değerlere eylem ve söylem bazında geçmişten yarına en ortakçı ve dayanışmacı duygularla kimlerin korkusuzcasahip çıktığı artık görülmelidir.
 
Yürünecek yol varsa eğer ve eğer uzun yürünecekse ki böyle bir yürüyüş yeğlenmiştir yolculukları içselleştirmiş devrimci sosyalistlerde bu gittikçe büyüyebilecek kortejin içinebir an önce çekilmelidirHerkesgibi onlarda açık seçik davet edilmelidir
 
Yarınlarda yeni bir sol siyaset dili egemen kılınacaksa eğer bu şarttır…

15 Haziran 2017 Perşembe

YÜRÜMEK VE FAKRU ZARURET…

YÜRÜMEK VE FAKRU ZARURET… 
 
Çok garip bir memleket şu fakir memleket. Resmen kör gözler ve sağır vicdanlar cenneti. Görenler, duyanlar, yürüyenler için ise tam bir cehennem. Belki de sırf o yüzden çoktandır inceden bir yürüyüş eylemek gerekiyordu. Geç olsa da başladı. Bıçak kemiğe dayandı. Fakru zaruret… 
 
İşin gerçeği kortejle yürümek güzeldir. Hayatın içinden kutsal bir eylemliliktir. Başka çare kalmayınca zaten kendiliğinden bir yolculuk başlar. Yolcu hiç telaşsız, sakin ve kor ateş bir yürekle başkaldırır. On yıllarca hüküm süren ağalar ve oğulları ve damatları saltanatının resmi uyarısı kapsamında baskılarda yapılacaktır. Taşkınlık yapmadan ‘makul sayıda ve kaldırımlardan’ hiç taşmadandır ilk resmi rotası. Ancak başlamaya görsün bir kere rota, nota, barikat dinlemez adalet arayışı, özgürlük için yürüyüşler. Yıkar geçer. Deler geçer. Yürümenin bile şarta şurta bağlandığı bu fakir memleket de görür hınca hınç meydanlara ulaşan yolculuğu. 
 
Bu sulta saltanat sürüp sürdürüldükçe memleket elbette hak için hakkı ile yönetilemez. Adaletin terazisi şaşar. Bir siper ve süpür siyasetine bağımlı kılınır memleket. Yeni siyasal sistem ali, vali ve sözde adalet hakimi üçgeninde işler. Ve halkın az buçuk kalmış hakları da bir güzel yağmalanır. Nedense şu garip memlekette adalet maalesef tazmini zor melanetler doğurur. Memleketin eşsiz manzaraları bilerek bilmeyerek bozulur. İç hesaplaşma ve insani sorgulama hiç yapılmaz. Ahali kendi haliyle baş başa bırakılır. Hak hukuk kalmaz. İşte tüm benzer felaketlerin sonucunda geç kalınmış olsa da sokakta buluşulur. Halkla birleşilir. 
 
Bu kutlu buluşma çoktandır çok dillendirilmişti ama bir türlü görülmemişti. Artık fakru zaruret. 
 
Memleket fakru zaruret içinde çilelenirken her bir şeyi saraya, saraya bakanın kerametine bağlamakla yürümez işler. Sadece ekabirlerin işleri yürür. Bu arada olmayacak, olmadık işler ile meşguliyet ise siyasete hiç yakışmaz.  Bu memleket insanının yarısı bu aldatmacaya kanmaz. İşte bundandır acımasız yargı operasyonları. Olmaya geldim oldum bunlara da çok doldum, kes cezayı doldur kodese mantığı ile yürütülüyor işler. Yürümez. Gün gelir hesap döner realitesi Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Hazin ama gerçek bu gün işte o yüzden resmen F tipi despotizm.
 
Her türlü zum zulüm de bir yere kadar. Zam zulüm işkence, maddi manevi işkence varsa eğer açılımı faşizmdir.  Bu tertipler de tarihte malumdur tutmaz. Tutsa bile uzun gitmez. İçeride tutmalar, içeri tıkmalar, sebepsiz yere uçuk kaçık mahkûmiyet giydirmeler, keyfi yargılamalar da gün gelir hesaba çekilir. Olmaz olmaz dense de bu olur. Olursa da asla aklanamazlar, biliyorlar.
 
Hele hele hazine acayip biçimde borçlu ve ödeme darlığı çekiyor zevat. Atar katar peşinde herkes. Nereden buldun yasası da yok soranı da yok havasında merkez. Muhalefeten merkez kaç kuvvetine kapılanlara ise yargı kılığında dikteci dikta rejimi. Ancak tavşanı tazıya, aslanı fareye boğdurmakla da bu yağlı yıkımın önü alınamaz. Adalet Sarayları da çöker sonra. Günü gelir ihtişam sarayları da. 
 
Özgürce yaşamak ve yaşatmak adına, mutlak mutluluk için hüzünle yollara dökülmek şarttı. Kutsal kitaptan çıkma farzdı. Çıkıldı. Fakru zaruret…
 
Bu yola çıkmak, bu yolculuk belki de duygu yoğun bir başlangıçtır. Dertlerin tükenmesi için dönüm noktasıdır.  On yıllardır başa gelenlere de, işbirlikçiler eliyle çok uluslu harmanlamaya da eksik ve geç kalmış kutsal isyandır. Gün dönümüdür.   Tarihte böyle nice yürüyüşler vardır. O yürüyüşler ardında sayısız ölümsüz eserler bırakmıştır. Ve daima da bırakacaktır. 
 
Gelinen noktada ufuk ötesi özlenmiştir. Ve yürüyüş başlamıştır.  Fakru zaruret. 
 
Memleket fakru zaruret içinde nafaka temini ile cebelleşirken maksadı ne olursa olsun bunca ceberrutlaşmak insanlıkla da devlet adamlığı ile de bağdaşmaz. Diz çökmek, gerdan kırmak, bağdaş kurmak, sacda secde ile de siyasetçi olunmaz. İyisi varsa eğer iyi siyasetçi geçmişin muhasebesini de yapandır. Geleceği de öngörendir. Sadece bu ikisi yapıldıkça ağızlarda tat kalmaz. Zamanın içinde bir yolculuktur zaten her eylem. Ses duyurmak, ses olmak, ses vermek için özgürlük ve adalet için bir yürüyüştür her atılan adım. 
 
Kimilerinin durduk yerde, ne gerek vardı diyeceği bir yürüyüş eyleniyorsa eğer hep fakru zaruret. 
 
Kan, kin, din, garez cehenneminde gazap çeken ahali başka taarruzlara da uğrayınca bir kıvılcıma bakar. Çaktığında adalet için yürüyüşe geçer. İlahi adalet billahi adalet hiç fark etmez. Aynı safta buluşulur ve yolculuk başlar. Sadece adalet için olan yürüyüş gün güne gelişir. Tabelalarda yazılı kalmayıp muazzam işleyen bir adalet için de gelişmeli ve de büyümelidir. Fakru zaruret.
 
Nice diyaloglar kurulabilir her yürüyüş eylemine. Monologlarda zırvalanabilir. De, her yürüyüş eylemi durduğu yerde durmaktan, günden güne gerilemeden ve iki ileri bir geri gericileşmekten evladır. Adalet ve özgürlük evladiyelik bir tutkudur, kutludur. Adalet için yürüyenler ise her daim özgürdür ve mutludur. Bu kutlu yolculuğa mani olacaklar ise şimdiden mutluluğu bozulacak olanlardır. Sırça köşklerde, saraylarda yaşayanlardır.
 
Geçmişte de çok yürünmüştür. Vakti zamanında ‘yürümekle yollar aşınmaz’ diyen zevatın milli cephesinin inadına yürünmüştür. Bu gün de kendi memleketinde mülteciliğe en ciddi karşı duruştur yürümek. Topuna karşı koyuşlar sonradan gelir. Yarım kalan tüm özgün yolculukları da anımsatır ayrıca. Ölümsüzlüğü kutsar ve uygun tarifeli tarihe de kayıt düşülür. 
 
Bitmeyen yürüyüşlerin tamamı da tuhaf biçimde başlar ve gelişir. Bazen en umulmadık korsanvari başlar. Veya ilaç niyetine mevcut oligarşinin tüm engellemelerine rağmen ölümüne diretilir. Nihayetinde de aklın ucundan hiç geçmeyecek şeyler olur. Aniden bir enerji patlaması gibi. 
 
Tek kelimeyle ‘Fakru zaruret’…

14 Haziran 2017 Çarşamba

SUÇLU KİM, KİMLER? İDEOLOJİLERİ NE?

SUÇLU KİM, KİMLER? İDEOLOJİLERİ NE?
 
Dünyanın geldiği nokta lafta herkesi dertlendiriyor gibi. Bu gizlenmeye çalışılsa da açıkça görülüyor. Belki de herkesin kendi derdine düştüğünden bunca cayırtı. Peki, suç kimde, kimlerde, kimin suçu bu günler? Bu suç taşeronlarının ideolojisi ne? Benzer sorular peşi sıra sıralandığında hemen anlamayı bilmez ezberciler tarafından konu başka yere çekiliyor; hala bir dönemin ideolojilerini, gençlik ideolojisini savunan var mı kaldı mı acaba? Sorulur ve hızla eklenir; o ideolojiler kalmadı, bitti diye. Karşıdan cevap beklenmeksizin fetva verilir; kaldıysa eğer pek azdır. Ve pişkin kelle gibi sırıtarak dinozor falan yakıştırmaları da yapılır. 
 
Çiğ yemedik ki korkalım, çağla çalmadık ki ürkelim. Pratikte eski şiddetiyle olmasa da ki yaş kemale erdiğinden başka bir nedeni asla yok; Ben teoriye hala inanırım. İdeolojiyi hala savunurum. Teorinin tıpkıbasım yeni baskılarını da süzüp, idenin amacına ve tarzına uygun derleyip düzenleyip, ideolojiden daha ayrıntılı bilgilenip daha da güvenip, insanlığın ve dünyanın kurtuluşunu onda görüp hala savunurum… 
 
Ayrıca başı dönenlerin boş zamanlarında okuyacağı türden, tüm savları zevkle süsleyip, süsleyip püsleyip manifesto boyutunda tarihe kayıtlar düşerim. Bir bardak su da boğarım bu mevcut dünya ahvalini. Bu kısır kapitalist döngüyü. Emperyalist sömürüyü. Kılıç kalkan çaldıkça çalanlar çağlar boyu faturayı kimlerin önüne koymuşlar bilinmiyor sanki. Bas bayağılığın, pespayeliğin bu kadarı da fazla diyenlerin elbette. Meydansız dayılanmalar ayıdan korkmayanları da hiçliğin ormanına sürükler. Dünya kadar meydan dayağı da kimlereyse kimlere kalır. Gecelere ak, karanlığa dol geleceği mahvet sonra da maharetmişçesine uzak geçmişe sarıl, yakın geçmişi suçla. Olmaz.  Ödenmemiş, ödemediğimiz bedel kalmış sanki de bu tek soruluk akılla yatan kalkan ahvalara havarileşelim. Yok artık.
 
Fikirsiz bilgisiz yükselmenin neticesinde bir yere düğümlenen düşüncesizlik işte bu olsa gerek. Yücelme ne pahasına ise sıkışınca kaçmak da öyle. Böylesi bir zenginlik işte yarımsı mevcudun aparttığı. Ağzında sular akarak tabloya bakanların abarttığı. Cüce cenderesinde cümle alem. Sen neyi savunursun ey gafil diye sormadıkça, sorulmadıkça kimse sonradan siz ne yaptınız diye de atarlanamaz. Son bir atak bataklığa düşülür, bataklık çiçeğine dönüşülür. Gerçi kaba göre şekil alan likid yapışkanlar, cıvık akışkanlar o düşüşü namaz niyaz abartırlar ama yüce adaletten asla kaçılmaz. Kimse kimseler kaçamaz. Asalak salak, aslı astarı tutmayan bir taslak proje ahmağı olurlar sadece. Ve görüntüde ah vah ederler, ölüye de diriye de gözyaşı sel tufan, zil zurna yanarlar. O kadar işte. 
 
Bu nedenle dünya çapında denildiği gibi bu çapsızlığın vadesi geçmiş de olsa bir süre daha başta kalırlar. Olmadık işleri daha sert başlara kakarlar. O kaknemsi kalıplaşma ve hain kalkışmalara karşılık ideoloji savunmak iyidir. En iyisidir. Vadesi geçer görüntüsü verir veya öyle dillendirilir ancak hala yazılı akçesi geçerlidir. Doğru sonuca ulaştırır rikkatle. Dikkat edilmelidir hala tasvir ve tanımlamalarına. 
 
İdesi mide, ideolojisi jikle olanlara rakamı rakım belirler. Yine de açık verir bilançolar. Tutmaz mizan. Yıkılır intizam. İzanı zayıf azana kılıf bu tembel ve terbiyesizler gün olur devran döner ensesinden yakalanır. Babaları da kurtaramaz o tipi tipleri. Babalar gibi kurayı çekerler inci mercan sonsuzluğa.  Kurnaz şark kurnazı bu figana çağdaş köleler de isyan eder. O yok sayılan ideoloji ile beslenirler. Bu benzer ezginlik ve bezginlik hangi kitapta yazar bilinir. Lakin kusurlar arttıkça vicdansızlık da artar. Bilmezden gelinir gerçek din dahil tüm ideolojiler. Boyut değişir sanki das sallanmadan meta okunmadan. Lafla zaman ve mekân değiştirilir sanılır. İşte orada aldanılır. 
 
Bu varsıl varyasyonda suç daima ideolojilere ve ideologlara yüklenir. En iğrenç ve terbiyesiz bir muhatapsızlıktır bu suç yükleme sanatı ve sanatsal sahtekârlık… 
 
Kimine göre bu tavsızlık doğrudur. Tavırsızlık ve arsızlık doğru mudur çoğuna göre değişir. Muhakkak olan bir şey varsa ideolojisizliktir. Topyekûn intihar ayrıcalığıdır ayar çekilen. Zaten duvara toslandıktan sonra şikâyete de hiç de gerek yoktur. Göz göre göre, akıl gere gere gelinen nokta işte budur.
 
Şimdi bu haldeyken hala ideolojiyi savunanlar kaldı mı acaba var mıdır sorusu sormak ise resmen malzemeden çalmaktır. Vardır yoktur bilemem ama ben hala ilk gençlik yıllarındaki ideolojimi savunurum. Ve benim gibiler inanılmaz sayıda ve çoktur. Savunurum savunmam ayrıca kime ne…
 
Her ne kadar o ilk gençlik yıllarımızda o zor zamanlarda en kötü şartlarda yaşamışsak acıların en babasını görmüşsek de pişman değiliz. Piştik. Hamdık piştik. Ve ideolojiye ideologlarından çok inandık. Benimsedik.  Ama kime kimseye ve hiç kimseye körü körüne ne takıldık, ne olmadık havalar takındık ne de tapındık. Hayaller kurmuş olabiliriz suçumuz da günahımız da o sadece.
 
Emperyal dünyanın dayattığı bu idesi boş dincoz yöntemler ve isimsiz resimsiz ilişkiler silsilesiyle varılan sonuç ortada. Ödenecek diyet belli. Dört bir yan kan deryası, gam denizi. Hangi hangisi demeye kalmadan suçlar ve suçlular açık seçik belli. Değil diyenler de bizden değil. Biz de onlardan.
 
İşte bu kara ayazda benim de görevim ideolojik saptamalar içeren reçeteleri bulmak, doğruyu daima savunmak ve yeni bir dünya önermektir. Serfsiz sınıfsız, ceremesiz cenderesiz, cenahsız cehennemsiz bir dünya. Ben insanın dünya imtihanına da böyle bakarım. O yüzden hala ilk gençlik yıllarındaki ideye inanırım ve iddiayla savunurum. Siz yarınlarda bugünleri bunca yapılanları ise asla savunamayacaksınız ve de kolayca savuşamayacaksınız. Bari cahiliye öncesine değil de ilahi emirlere riayet edin.
 
Her şeyden bir haber hangi ideoloji kalmışmış veya nerede yaşarmış, nasıl uygulanırmış size ne birader?                        

10 Haziran 2017 Cumartesi

YENİ IRK; KÜRESEL MÜLTECİ

YENİ IRK; KÜRESEL MÜLTECİ 
 
Küresel yönetimin piyonlarından olmak, onların açtığı yollarından gitmek mülteci gibi yaşamak ve yaşatmak pratiğini günceller. Yakın veya uzak bölgelerdeücra veya ortacoğrafyalarda teorisi dayanaksız bu çürük pratik hayata geçtiğinde siyaset de, diplomasi de, ekonomi de zar atmak üzerine kurulur. Zırlamak üzerine inşa edilir. Nasıl olur denile denile, ortaya karşı konulamaz paylar sürüle sürüle bir emperyal güdüleme politikası izlenir. 
 
Bu izleksel fonda her daim din kisvesine bürünmüş paralel hikâyeler ağır basar. Memleket ağırdan terso ve forsa formalında şekillendirilir. Şekillendikçe de özgürlükçü tutkular toprağa gömülür. Gömülen savaş baltaları da bir türlü topraktan çıkarılamaz. Bu çıkmazda, bu bulaşıcı bataklıkta toprağı sahiplenmek hissi en tatlı rekabetleri bile bedleştirir. Düşmanları birleştirir. 
 
Bu bileşen güç yaşadığı toprağı savunmak gibi bir derdi tasası olmayan, emperyalist istiladan kurtulmak için her türlü iptidai yöntemlerle kaçışlar planlayan riya ile rüyalanan yeni bir insan ırkını oluşturur. Adı ileride koyulur ama şimdilik küresel mültecilik denilebilir. Bu oluşumla sınırlar, sınır kapılarıbeti benzi atmışlarla dolar. Ucuz senaryolu duyguları sömüren acizlikte zenginliğe sığınmalar uğruna Denizler geçilmeye çalışılır. Ve yer yurt bırakılır kaçılır…
 
Bu sınıra dayanma ve içe dalma operasyonları her yerde toplumsal sorunları çoğaltır. Her yerde hep aynı uluslararası vahşi girdap yaşanır. Muhafazakârkarılma ve ortadan ikiye kırılma yeni inanç krizlerine gebedir. Zaten mevcuda doğum sancısı bıktırmıştır. Üzerine bu küresel mülteci yığılma da eklenince gaipten gelen sesler bile kurtaramaz bu kerametsiz zevatı, kerevetsiz cemaatleri. Sonra söyleyecek sözü olanlar sorgusudur en yürek burkan süreç. Acıtansonuçlar.  Sözün bittiği yeri savunanlar yüzünden eğerlicümleler,değersiz miraslar sandukalardan güneş ışığına çıkar. Çıktıkça da açık açık defolular ve defolasılar efsaneleşir. Arşivler tasniflendikçe ete kemiğe bürünür nice kayıplar. Kayıp anılar. Ve göç hikâyelerine karışır vatanlı vatansız küresel mülteciler. Aklı fikri sabittirler kolay kolay dönmezler.
 
Akıl almaz biçimde cereyan eden hayatın ve en etkileyici dünyaların yitik metinlerine dayanır bu küresel erozyon. Mültecilikbayağı küresel yöntemlerden bunalmışlığın ve yine ayni küresel yönetim arayışının yarım akıllılara hediyesidir. İnsanlık tarihinin uygarlaşmamış yüzünde hala devam ettirilen en çarpıcı hikâyedir ayrıca. Bugün kriz derecesine varmış bir boyutta tüm dünyayı egemenliği altına almıştır küresel mültecilik. 
 
En çok rantı götürenler kapılarını sıkı sıkıya kapamış ve sınırlarını dikenli tellerle örmüşlerdir. Rant götürme hevesindekiler ise tüm kapıları ardına kadar açmış, sanki giren çıkanın belli olmadığı bir transit geçiş turnikesi kurmuşlardır. Tüm kara, hava ve deniz taşıtları ring çalışan bir sistematiğe bağlanmış gibi işler. İşler mütercimsiz işlenir yandaş akıllara. Duysa da duymaz, uysa da uymaz şiarla tüm yancı kulvarlar duyarsızlaşır. 
 
Bu küresel duyarsızlık daha çok ülkeleri batırıp, küçük dünyaları kararttıkça kan ve kasvete bulanmış yaşlı dünyayı çok yakında işte bu küresel mülteciler yönetir. Emperyalizmin, vahşi kapitalizm sopasını kullanarak ve yerli veya bölgesel işbirlikçilerle el birliği güç birliği kurarak Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yıktığı ülkelerde türemiş, türetilmiştir bu ‘yeni ırk, küresel mültecilik’.
 
Şimdi emperyal sermaye açılan veya kapanan kapılar doğrultusunda yaygın mülteciliğe göre küresel diyet üretiyor. Bu savaş kaçkınlarını almayanlar hiç pişman, alanlar ise bin pişman. Toptancı çare topunu vatandaş kılmak olarak gösteriliyor. Gösteriliyor ama bu küresel mülteci pozisyonundabin bir cefa vardığı ulaştığı ve yerleştiği topraklarda tutunmaya çalışan bu yeni ırkın kimseyi de taktığı yok. Küresel mülteciler dâhiyane biçimde rahatlık ve akıl almaz ölçüde duyarsızlıkve de pervasızlık içindeler. Yarı geceden sonra şehir merkezlerinde vatansızlık kol geziyor
 
Sadece onlar, egemen güçlerin peydahladığı bu yeni ırk bu küresel mülteciler haklı. Daima haklı. Kendilerine acıyan, hiç zorluk çıkarmadan hayat hakkı tanıyanlar da dâhil tüm dünya suçlu. Çokuluslu sömürünün işine gelen planlar kapsamında anında kendi ticareti, kendi okulu, kendi kültürü velhasıl herşeyle kendisi olan bir pespaye paralel karşıtlık tırmandırılıyor.  Yarınlarda güncelere kaydedilecek bir keşmekeş yaşanıyormuş kimsenin umurunda değilAlmayalım da napalımdı sızlanmalarını toplum katmanlarına sızdıranlar, Allah rızası edebiyatı yapanlar ise toplumdan kopuk yaşadıklarından bu tarihsel realitenin hiç farkında değiller. Ağızlarında hemhal sakızı gevip duruyorlar.
 
Fark ve farkındalık ayrımında bocalayan zengin topraklarda bu yeni ırk küresel mülteciler çoğunluğu siyahi veya arap ırkının uzantılarından kökleşen bir çoğalmaya kolay zemin buldular. Devlet eliyle de buluyorlar. Ve dini mezhebi ayni veya farklı hiç fark etmez başka ırkları da kendilerine ezeli ebedi düşman görüyorlar. İlletsi bir tavır takınıyorlar. Küresel mültecilere sığınılan memleketlerin kendimilletine tanımadığı oranda imkân tanımışlığı da yetmiyor. Sanki daha fazlasını hak etmişlik duygusu veya travması ile tafralanıyorlar. Mazur görülüyor. Kimseyi tanımaz ve saymazyeni bir ırk kardeşliği. Saymaz ve tanımaz bir yapı. Adı şimdilik küresel mültecilik. Kaynaşarakya da dönüşerek hepten zıvanadan çıkacak bir dünya. Allahmuhafaza.  
 
Küresel sermaye küresel yönetimin piyonları ile zır pırt oynadıkça deliren dünyanın ürünü bu yeni ırk küresel mültecilikyakın zamanda dünyayı ele geçirir. Yerel siyaseti de küresel siyaseti de bir bir belirler. Görünen o ki, önlenemeyecekbir hızla gelişir ve çoğalır nüfusları neredeyse mülteci gibi yaşamaktan asıl vatandaş seviyesine sevk edilecekAsıl vatandaşlardan kesilip onlara aktarılacak. Ve kol kanat geren memleketlere geliri bol götürüsüdaha bol, getirisi sıfırbir düzey sapması yaşatacak bu küresel mültecilik. 
 
Şimdi devletten şu kadar, belediyelerden bu kadar, vakıf benzeri toplayıcı yapılanmalardan o kadar destek deyip rakamsal açıklamaya hiç gerek yok. Durum resmenböyle.  Aritmetiği de besbelli ayrıca. 
 
Sonuç itibariyle küreselküp kafalılık bu küresel mülteci ırkının kıyı kent yayılmasına ve kendi ülküsünü oluşturmasınaçözüm üretemedikçe teorisi de pratiği de karmakarışık bir düzen oluşur. Bu düzen ise emperyal dünya düzenine hiç koşulsuz hizmet eder. Belki istenen de odur, kim bilir. 
 
Başkabir deyişle ileride şu zengin memlekete de diz çöktürmek için başka enstrüman kalmadığında kendi toprağında ata toprağında mülteci gibi yaşayanlar ile yeniırk küresel mülteciler arasında alabildiğine çatışmalar yaşanır, yaşatılır ve yaşatılabilir
 
Kim ne derse desin inanılmaz ama gerçek çok yakında Dünya'yı küresel mülteciler yönetecekyönetirveya yönettirir