11 Eylül 2013 Çarşamba

ELVEDA KARA DENİZ, KOCA GEMİ…

ELVEDA KARA DENİZ,  KOCA GEMİ…
 
Elveda koca gemi.
 
Olayın ardındaki sırlar yabana atıldı. Öğrenilecekler, yaban binlerce kişinin hayatına bedeldi oysa. Bedeli fazlasıyla ödendi bu gecenin. Üstünden akşamlar, akşamlar geçti, tuhaflıklar önlenemedi. Hiçbir şey eskisi gibi olmadı ama yumuşaklığı keşfediş gecikti de gecikti. Kendini sevdiren geçmişi arama duygusuydu. İlerleyeceğine sıcak bir yaz günü kayboluş gecesini anıp, hiçbirini bilmezlere sunma tercihi.

Kim bu sahte kurmacayı yaratan kişi, ilgilisi, kurcalayıcısı, belirleyicisi kim. Sırları dramatik biçimde asistanlık yaparcasına kontrolden çıkaran. İlham vereni de belli olsa ufak tefek işlerden bu günün ve yarının sırlarını sırım gibi dokuyanlar, kimse inanmaz geminin batırılışına.
 
Dünyanın en vahşi denizinde karanlık zindanlara  müebbetler atandı. Havaya gerçek öykülerin buharı savruldu. Her lodosta o buhar burun sızlatır. Itır ıtır kokar acılar. Gözünü açmayı beceremez geriye kalanlar. Dağıtmasın sakın soğuk rüzgarlar gönüllerdeki yalancı sıcak eğlenceyi. Çıkış yolu arayışları hiçbir zaman bu teklifteki gibi dünyanın kaderiyle oynamadı. Düşler en inanılmaz arzuların nasıl tatmin edileceğini gösterdi.

Genç yaştakilerin hikayesi bitti. Doğum günü partisi denizi ilk kez görmek uğruna ardında hoş bir duygu bırakarak yarım kaldı. İşlemedikleri suça ortak edildi sayısız mumlar. Yardıma koşacak kimsenin olmadığını hissederek, çaresizlikle bu berbat güne karşı koyma güçleri tükendi.
 
Elveda koca gemi.
 
Can gider davet kalır. Tek tanığı dahi bulunmayan dava arşivlerde tozlanacak, çelik dolaplardan çıkarılması üç beş kuruşluk iltifata bağlı sararacak, yer almayacak, burnundan soluyan doğanın hırsı hiçbir şekilde, hiçbir yerde. Soru ve cevaplar sakat yüzyılın son yangınıyla küllenecek. O nazik sırdaki taşınamaz yüktür göğü kuşatan bulutlar. Siz daima yılın adamları olarak geçeceksiniz almanağa. Ve Karadeniz’in ortasında batan mavi dünya için için kararır. Hayatta kalmayı becerememek bitip tükenmeyen toplumsal kriz yüzünden ve her şey para, akçe, ilk yanlışı bu değil doğrudan denize hükmedişin, nice devran hüküm sürer. Ama akan paranın kiri Karadeniz’i daha da pisler.
 
Hayatı mucizeleri geçmişin şiirselliğinde gizlidir. Alaca karanlıkta mürettebatın çanı, çanın eskiyen sesi bile kayıp. Kalesi duymuyor derinden çağıran evrenselliği, iki misli tempo gerek Karadeniz’in soyduğu şehre. Unutulmamış kıvılcımlar bir bir çözülürse de suya, çan sesi duyulmaz çünkü alt yazılıdır. Çınlamaz şaşkına dönmüş sirenler, nereye ne için sirdiğini bilmeden inler. İnancı çözülen makineler tek celsede hayatla bağlarını koparır. Hayal gücü artık serbesttir.

Deniz karaya son kez çullansa da akılda tek çözüm yolu, mirasları korumak gerekir. Başka yerde yok bu denli yorumsuzluğa hapsolmuş kitap, bulamazsınız. Hapsoluş standardı kırmızıya bağlanmıştır. Gün doğmadan neler doğar denir hala ve güneş Karadeniz’in üstüne açarken gözünü yüzü al mor utandıkça utanır.

Haleler halka halka boyunduruğa dizilmiştir. Ayrılsak da beraberiz yalanlarıyla yatılır. Uzak ara zirveyi öper dolu taneleri. Şehvet yağmur olur çinko çatılara dökülür. O son gecede mahrem bir dehşet vardır. Kara derili sert bir fırtına alenen iç çamaşırlarını sıyırır. Yoksul ve yeni yetme durur vaatlerle yüzen koca gemi. Dünyayı anahtar deliğinden seyreder, deposuna umursamaz görünse de bir delik açılmış ve işi şansa bırakmayacak oranda ölüm doldurmuştur.
 
İşi şansa bırakmaycak oranda ölüm dolmuştur. Hayatın anlamını yakalamak üzere gerçekleştirilecek manevralara geç kalınmıştır. Medet umulan parıltının içi boş ama dışı fiyakalıdır. O fiyaka filikalara binmekte direnir çünkü asıl görevi buı değildir. Bir takım karakterlere tutkuyla rehberlik edecektir o ve rüyalar evrenine çöküş onun ipinden süzülür.
 
Elveda koca gemi.
 
Çizmesi altında inlediğini hiç kimseye duyuramayacaksın. Korku dolu gözlerle izlenen fırtınada bağışlanmak isteyen yelkenli gemiler zekice boyanmış tablodan fışkırıyor. Tabloyu topluma, toplumu tabloya sunan müzayedeci de kayıp. Açık artırmanın hangi rakamlara vardığı artık kimseyi ilgilendirmiyor anlaşılan. Danışıklı dövüş bir satış zaten, en başında gerçekleşmiş ve el sıkılmış.

Kaymış gitmiş dalga geçerken dalgalar, ayan beyan ve apansız.Karadeniz’in ortalarında bir yerde hata yaptım. Şansızlığı gizli bir kurtuluş formülü arıyor. Şık, rahat bir dünya yolculuğuna çıkılmışsa da sırtlarına binen hayat terkediyor izleri şarkılarla çıkan yolculuğu.

Dinmeksizin yağıyor gözden ıraklara külçe külçe merak, sellere kapılıyor portreler ve binlerce metre derinlikte çıkışı bulamayan öykücükler. Sessizliğe kafa tutan bir hayatları var şimdi. Topluca çekinmişler kapkara mesafedeki uzaklığa. Vakur bakıyorlar delirip giden zamana. Tufana isimleri kazınmış ilk bakışta olağanüstü heyecan veren üslupla. Hüzün çoktan unutulmuş, gurur kara dalgalara emanet. Ancak tüm bunların arkasında yüzyıllardır değişmeyen, değiştirilemeyen ürkmüşlük ve sessizlik var.

Oysa Karadeniz yine vahşi, hepten kara, daha fazla gülümseme güzergahları değiştiriyor. Doğayla mücadeleye kol kanat germekten aciz tarih kara çizmeler altında eziliyor.
 
Elveda koca gemi.
 
Arşivlerin açılması hayli yankı uyandırdı. Sonunda ortaya çıkan ilişkiler belgesel tadında hayali yaşatmanın zorluklarını gösterdi. Bir başka bakış açısıydı hayatın gerilimini duygulandıran. Çok yönlü bir arayış, çok katmanlı yabancılaşmaya yolculukmuş anlaşılan.

Kılavuzu duygu olan hiçbir kavram sorgulanmasına ihtiyaç duyulmayan sürgünü çağrıştıran bir yolculuk. Kalp kırıklığının insanlara sıradan şarkılar söylettiği tarihe paralel bir direniş. Bu günün kuşağının limanlardaki küçük meyhaneler de hapis kalıp rüzgarın ritmiyle rengini değiştiren denizi alaycı gözlerle seyretmesi gibi.
 
Elveda koca gemi…

Elveda Kara deniz...
 

10 Eylül 2013 Salı

KARADENİZDE GEMİLERİM BATTI…1-2

KARADENİZDE GEMİLERİM BATTI…2

Herkes anılar haritasında kendine bir yer seçer batakhanelerin kıyısından, kenar mahallelerden yaşamın şarkısının söylendiği arzu dünyasına yollanır. O seçilen yere yalnız başına acı çekilen zihinsel yolculuğun kendine özgü gemisiyle varılır. O gemi uçamaz ve kara denizi de es geçemez. Saflığını ve coşkusunu asla yitirmeyenler yaşar o serüveni. Işıklar berraklaşır, düşünceler dile gelir ve davaları görülürken gerçek üstü komedi tadında toplumsal bir belge çıkar ortaya. O belgede karnaval yaratan  ne isimler vardır. İsim isim bu günün tipik hikayesini resmederler salona.

Kaygıdan arınmışçasına keskin virajlardan savrulurlar. İnsanı allak bullak eden bir sürecin geleceğe aktarılan ruhunu taşırlar yol boyu. O andan itibaren imkansız olmaktan çıkarmaya and içmişlerdir çünkü. Odaklandıkları yaşam tarzı ters yüz olmadan evvel, çok evvel kucaklamışlardır eşek şakası yapan sürprizci dalgaları. Karadeniz onlarla dans etti. Zaman tarlasından avuç avuç söktüğü filizlere sudan mezar oldu.

GÜN AŞIRI YENİ BİR KENT
HER GÜN BİR BAŞKA UYKULU LİMAN
KENDİNE ÖZGÜ
BENİMSENMİŞLER REDDETTİĞİMDİ ZORLA
ABARTILI BAKIŞLARDA YEŞERİNCE KÜSLÜK
UNUTULMAZ BİR DÜNYA MİRASI
ÜSTELİK BÜYÜLÜ
MİSAFİRPERVERLİĞİMİN EN ŞIK SEMTLERDE
KEYİFLİ BİR AKŞAM SOFRASI
KADEHLERİN BUĞUSUNDA GÜZELLİK SARHOŞLUĞU
MEZUNİYET MÖNÜSÜ ÖZENİYLE BANA EN YAKIN
YELPAZELENDİKÇE KARA SICSK SENİ YAKSIN
BU BAHARI BU KENT ZOR ÇIKARIR
GÜN AŞIRINCA KENTİ, ESKİDİK ...

Böyle geldi böyle gider, muazzam bir anektottur kaynakçada toplanan. Alışılmışın sınırını zorlayan geniş kapsamlı, karizmatik bir öfkedir elde kalan.sloganlarla ayakta kalmaya çalışılan yegane yoldur sorumluluk. Küreler çatlar ve gözüne batar su kürenin. Seçkinleri kutlayan bir demir yumruktur Karadeniz. Çoğunluğun konuştuğu dili konuşmaz, haklıdır, kışkırtıcı düşleri bedelini merak etmeden ıslatmakta. Öğrenilmesi gereken şeyi maharetle öğretir çünkü onun adı Karadeniz’dir. İyi öğretir.

Gülerim geçerim birlikte katlandığımız yavşamalara. Önce direği sonra kendi gözüken bütünü dopingli dedikodulara. Gülsün bize cildi balık parlaklığında yüzmekten aşınmış sarı kız. Sapsarı belirsiz tüylerinde çelikten direnç. Aşmaya az kaldı kara yağız dalgaları. Maksadına ulaşmamış sürüklenmelerin keşfine az kaldı. Kırık bir anı üzerine oluşan lirik bir öyküyü içiyorsun yavaş yavaş. Her türlü dürtüden yoksun bir yok oluşu taşıyorsun kulaçlarında. Güvenlikten uzak, uzak bir limandır aradığın. Peşinde yasadışı bir göç ve gönlünü o yalayacak kaba dalgalı Karadeniz, gelişi güzel bir aşk ilişkisi, ağzına kadar dolu yaşayamadan aşk da biter ilişki de.

Belleğini zayıflatan yalnızlıktır, vücuduna yönelmen de. Tüm tehlikeleri bertaraf edip en uç noktalara taşıyacağın hayat, göğüs gerdiğin bunca deneyime değer mi diyeceksin özetle ve ikna gücün yüksekse bu en özeline yolculuklarda eşlik edilmesine izin vereceksin. İzole edilmiş ucuzluğa sen de güleceksin, tek başına, anlayacaksın ki yapayalnızsın. Erkek gibi saçlarını kestirmiş sarı kız  ciddi bir sınava dönüşen sulu yakınlaşmalara, cıvımaya hatırı sayılır inatla karşı koyuyor. Önünde açılan kara delikten girip yep yeni bir dünyanın yorgun kollarına kendini bırakıyor. Gülüyorsun seyir zevki almışçasına. Oysa gülüp geçtiğin o yansıma gelecek hayallerin. Alaycı, moral bozucu kendi kendine gülüyorsun. Yolculuğun bedeli tüm organlarından vazgeçmektir aslında.

Koskoca dünya küçücük bir gemiye binmiş sanki. Şaşarsın öyle büyük diyet ödüyor ki, milyonlarca insan evlerinde huzursuz, itirafların sorgulandığı gece gerçek, hayale bağlanmış, hayaller geçmişe. Çarkçıbaşı, çoluk çocuk değme ahali güverte de. Güvercinler uçuruyorlar bu can alıcı düşlere. Koparıyorlar tarihi yaprak yaprak apayrı kuşaklar. Suç ortakları acı veren melek. Bu güzellik kalbime vuruyor.olacak iş mi diyenler yanılınca sahne şıp diye kesiliyor.

En duyarlı tanıtımlar uğultulu şikayetlerden utanıp belleklere nakşediyor aç gözlülüğü. Tek perdelik oyunun kahramanları Karadeniz’in orta yerinde uyuyan sarı kızla dudak dudağa. Tutunmaya çalışıyorlar farkına varışın kampında. Yüzyüze savunulamamış, inançlar sarsılmış ve kontrolünü yitirmiş. Ölüm döşeği dikenli tellerle sarmalanmış, yüzyüze olmaktan kaçınılan Karadeniz, tepeden tırnağa sakatlık, meslek gereği iddialar, başvurular af edilecek gibi değil. Anıların gölgesinde bir araya getirilmiş, uyarı niteliği gözden kaçırılarak o kayıp mürettebat benliğin yeniden keşfidir, insanlığın doğaya hükmen yenilgisi. Kısacık süren tatlı bir rüyadan artırılanlardır gerçek ve gerçek örselendikçe cam fanus çatlar. Özsaygı yitirilir çünkü içine kara su sızmıştır abartının, ötmüyor zili. Karadeniz’in ötesine, rüyanın gerçekleşeceği saçma fanteziler diyarına taşınır ilham. Cüzi gelirle yaşamaya çalışır.

Yoğun yağmur, kara dalgalar ve azgın hava şartları yolculuk etmek zorunda başka bir gemi yakalar.

KARADENİZ SESSİZ SAKİN GÜLÜMSER.
ELVEDA KOCA GEMİ...
KARADENİZDE GEMİLERİM BATTI...BİR VE İKİ...

KARADENİZDE GEMİLERİM BATTI…1

Karadeniz ortasında sır oldu, sahipsiz mürettebat, mavi gemiyle…

Limandan hareketinde gökyüzünde siyah bir nokta belirmişti. Kötü hava koşulları işte o kara noktadan, o kara delikten boşandı. Dikkat yağmur geliyor, orta ve batı kesimlerden yağışlı hava dalgası. Karadeniz hırçın dalgalı. Marmara’nın doğusu ve doğu Karadeniz’in batısında en etkili biçimde hissedilecek. Gözüme battın canan, gözüme. Bir bahar günü usulca savmıştım, merihten dalgaları, kargaları, gakları. Baykuş nedense limandaki bayrak direğine tünemişti. Radyo da hava raporundan sonra ‘Telgrafın direklerine kuşlar mı konar. ‘ geleneksel bir yorumdu ama ritmik zenginliklerle süslenmişti. Arkada geniş bir söyleyici kadrosunun varlığı hissediliyordu. Sanki evrensel değerleri bünyesine hapsetmişti solistin sesinin yanısıra. Boğaziçi Üniversitesi Rasathanesi’ nde, titreşimler hızlanmış görünüyordu. Karadeniz fırtınalar koparan aykırı bir karaktere büründü. Kendi kendine söyleşen sırlarını açığa çıkarmayan rakipsiz bir ustaydı. Yakın çekim standardının üstüne çıkmış evrende bir tek ben varım serzenişiyle.

Elveda koca gemi…

Arama çağrıları düştü bir bomba gibi amatör radyo telsizlerine. Altın lale, altın lale diye ikazlar zamanı şaşırttı. Tuzlu su gölünde can kaybı yaşandı. İp ucu yok. Şüpheler baş köşeye boş koltuğa oturdu. Ceylan derisi sehpadaki çamurlu anılar bardağı devrildi. Zarifliğiyle göz dolduran altın gemi, estetiği gömdü kapkara suların benzersiz şifasına. Hatta gelecekle kucaklaştı, geçmişiyle uzlaştı umutsuz efsane. Sınır dışı edilmişti kaçak hayattan. Karadeniz’in ortasında soyundu mürettebat anadan üryan dehlize.

Ayakçı  takımı hayallerini arkadaşlık süreci yeni başlamışken iri istavritlere ve civil hamsilere yüklemişti. Olup biten pek çok şey, gizlice gömülmek uğruna yok sayılmıştı. Her şey çığırından çıkmış, öç almak adına manzarası çürük görüntülerin izi kazınmıştı kararan sulara. Meraklı gözlerin asla anlatamayacağı hortumlar dört beş saniye gecikse ekranda kararmayacaktı. Kayıp duygusu paylaşan yürekler kimiz ve kime aidiz, burası neresi sorularını esrarlı dalgalara sordular. Aşk, suç, özgürlük ve korku bedenleri deşerken, hiç evlenmemiş olanlar haşin kızlarla yüz yüze geldiler. Tuzlu öpücükler içlerini boşalttı bir daha dolamamacasına. Aşkı sürdürme çabasıyla sonu gelmeyecek yürüyüşe ceset ceset atıldılar. Arama çalışmaları gerçekle tanıştı. Tam düzeldi denirken hava, gözlemci bulutlar şiddetle çarpıştı, parlak kağıttan yapılmış gemiler, takalar cırt diye ortadan yırtıldı. Derme çatma limanlara zor attılar tümden değişecek hayatlarını. İntihar mektupları ceplerinde can kaybı yaşanmadı.

Gizli dosyalar açıldı birer birer. Tek sezon sürecek ömürler peş peşe sürüldü mahkemeye. Sürüm sürüm süründü hızlı ve materyalist tipler. Sarsıldı herşey, kaşındı. Şehvetli bir rüzgar ziyaret etti kabusları. Tuhaf bir kaza ayrıntısına işaret koydu hayalperestler. Yıldız kutupta bir nemli fotoğrafı ışıttı. Biz o battı denilen değiliz dedi kötü espri bulma uyanıkları. Hemen gelin sahibi olun bu değiştirilmiş fırsatın, kaybolan insanlar öyküsünün. Ama o cafcaflı dergilerde çıkan yazılara kimse aldırmadı. Mazlum soğadan yansıyan sicili bozuk bir kapkaç girişimiydi. Hava sıcaklığı azaldığında o sıcak akışın kuryeliğini yapanlar akıllarını kaçırdı.

Gümüş tel ve seramik taşıyan akşamlar, yaşama pamuk ipliğine bağlı oyuncuları süslediler ve bol bol içirdiler. Nasılsa yolları acımasızca o kayıplarla kesişecekti. Gelin kızların beline bağladıkları kırmızı ibrişim kuşaklar, kucağında bulacağı gelmiş geçmiş en güzel şey olan sırıtkan sinyalla dağılacaktı. Hediye paketi gibi ağdalı sosa bulanmış grift adalar, her şeyin uzağında yetim adacığa kaosu sunacaktı. Uzun sorgu gecelerinde derin kayıtsızlığa sürüklenmek nasılsa, kendi evine kendini kapamak da aynı ihtimaldi. Terkedildikçe yıkıcı ruh halleri gizli dosyalardan korkutucu sonuçlar da dökülecekti Karadeniz’e. Kestirme gittiğinde inat, türünün ilk örneği karanlığa gömüldü.

Kendi kendilerine demirlenmişliği sınayan gemilerdekiler altın tozuna yatırdılar bedenlerini, büyülü bir zenginlik okşuyordu nefeslerini. Vapur sesleri, düdükleri ve martı çığlıkları yankılanıyordu kulaklarında. Zaafları arzuyu, özlemleri korkuları biriktirmişti hafızalarına. Etten ve kemiktendiler. Hangi karmaşanın içine düşerse düşsünler,her karmaşa renkli bir hayattı. Sahibini arayan etten, kemikten, kırılgan narin bir vücut, o vücutla gözgöze, dudak dudağa geldiler. Saplantılı düşüncelerini vadesi bitmiş sayıp, saflıkla öpüştüler. Ölüm kalım savaşının parlak dünyasına hayranlıkla, su altına çekildiler. Krema gibi bir geceydi, çılgınca aşık olunabilecek bir gece. Pek çekici olmayan gizli kapışma uzun sürmemişti. Talihsizlik kulvarında fiziksel temasın en olası anı bomboştu.

Tedirginlik baş gösterdi, kur yapamadılar açgözlü manevraları geçiştirip kralla. Gönülsüz katılımcılar ve gemidekilerin yakınları susturucu takmıştı gözyaşlarına. Kırk elmaslık bir ganimetin peşine takılmışlardı sanki. Neşter vurulan cazibe hafif alkollüydü. Ceza verme zamanı dev ve vahşi dalgalarla silinmişti, karşılıksız aşklar yaşayan kasaba da sarsılmıştı. Nefis tavsiyelerle hiç kimseye açamayacağı tutkunun batağındaki kasaba. Aşk için değil birbirlerini uzaklaştırmak için tapmışlardı bu tutkuya. Sanki tamamen yalnızlık, yalnız kalmak üstüne kurulmuştu Karadeniz’e açılan sokaklar. Ya o şehir sevginin gücünü hiçe saymıştı.

Her telden her renkten arandı ve frekanslar ağladı sarsılarak. Kabusa dönen bu kurtarmaca oyunu ile oyalanıldı. Hafızayı kaybediş önlenemez bir dalga kopardı.uyarı son deminde uyandı. Kurtulmayı başardılar mı acaba? Yeni yetme bir çok genç yetişkinliğin ilk dönemine kadar bu rüyanın ve istemin peşini bırakmadılar, bırakmazlar da. Aşağılanmanın kol gezdiği iç karartan sularda iyi mizaçlı tatminsizlikler yaşanır ve sadece kimsesizler barınır sınırdaki barınakta. Uluslararası yolculuğa yetiştirmek için rastlantıları sevdiklerine kaybedenlerin anısına o hüzünlü gece bir daha yaşanmamalıdır. Kaçınılmaz akibet geleceğe benzersiz zirveler ekleyecektir.

Yeni kimliklerle hayaller paylaşmak bilgece ama zordu…

“4 EYLÜL - 9 EYLÜL” VE “CHP”…


Cumhuriyet tarihinde iki önemli tarih var; Ülkeyi var eden. 4 Eylül 1919 ve 9 Eylül 1923. Sivas Kongresi ve CHP’nin kuruluşu bu tarihler. Sivas Kongresi’nin 94. yıldönümü, CHP’nin kuruluşunun 90. yıldönümü. Yaklaşık 100 yıl dayanmış bu cumhuriyet kim ne derse desin.

Ne sistemler yıkıldı, ne düzenler harcandı, Bir ömür peşinde koştuğumuz sosyalizm hala rüyalarımızı süslese de temelleri 9 eylül ve öncesinde atılan bu ülke hala ayakta ve güçlü. Yıkılmaya çalışılsa da dört koldan direniyor aslanlar gibi...

4 Eylül 1919 Sivas Kongresi; Ulusal Kurtuluş Savaşımızı ve kuruluş sürecimizi yaşatan gururlanılası bir tarihtir 4 eylül. CHP’nin 9 Eylül 1923 tarihinde kabul edilen "Parti Tüzüğü" ile kurulduğu resmi olarak kabul edilse de, kurulusunun felsefe ve irade açısından 1919 yılına dayandığını söylemek hiç de yanlış olmaz. 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi CHP` nin asıl kuruluş tarihidir mantıken.

Çünkü 4 Eylül 1919 tarihi yok edilmesi için emperyalist devletlerce dört koldan işgal edilmiş bir imparatorluğun, bir ulusun yeniden küllerinden doğup, dirilip, canlanıp emperyalistlerin denize dökülmesi icin yeminler içildiği, ilkelerin beyannameleştirildiği tarihtir. Türkiye Cumhuriyet’inin temellerinin atıldığı tarihtir. CHP`nin kurulduğu tarihtir...

Tarihe not düşülecek tek cümlelik kongre sonuç kararı ve ilkesi "Manda ve Himaye kabul edilemez" dir. Ve Cumhuriyet’in Temelleri burada atılmıştır...


Amasya Genelgesinden sonra Anadolu`da her açıdan daha elverişli ve en güvenli il olduğundan tez elden Sivas’ta Ulusal Kongrenin toplanması kararı ve uygulanması; Ulusal Kurtuluş reçetesinin yazıldığı ve de emperyalist devletlerin Anadolu topraklarından kovularak Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyet’inin temelleri atıldığı bir tarihtir 9 Eylül.

Bir ülkenin, bir ulusun kaderi 4 Eylül 1919`da başlar ve 9 Eylül 1923`te dört yıllık bir macera sonrası biter. Bitmez aslında, on yıla yayılan bir süre CHP sayesinde;

" Kul iken yurttaş-vatandaş, ümmet iken ulus olunmasını sağlayan, yüce meclisinde oturmaya sandalyesi dahi bulunmaz iken bir yandan Osmanlı’nın miras bıraktığı savaş tazminatlarını ödeyen, demir çelikten, Sümerbank’a, şekerden, çimentoya, demir yollarından limanlara kadar temel kurumları bir bir kuran" bir reformun yaşanmasını sağlayan tarihlerdir 4 Eylül ve 9 Eylül...

Sivas için ne söylense az ise, CHP için de öyledir..

Ortanın solu, demokratik sol kavramlarıyla, önerdiği sosyal reformlarla düzen değişikliğini hedefleyen, Devlet partisinden halkın partisine, düzen partisinden değişimin partisine dönüşen CHP, tarihsel geleneğinin yanı sıra evrensel sosyal demokrasinin ilkelerini de benimseyerek yoluna devam etmiş ve devam etmelidir.

Özgürlük, eşitlik, dayanışma, barış, emeğin yüceliği, hukukun üstünlüğü, dengeli kalkınma, gönenç, doğanın ve çevrenin korunması, çoğulcu ve katılımcı demokrasi değerlerine ve insan haklarına dayanan, gücünü halktan alan çağdaş sosyal demokrat-demokratik sol bir siyasal kurum olma gereğini hayata geçirmeli ki;

CHP`nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk`ün " Benim iki büyük eserim vardır. Biri Cumhuriyet, diğeri Cumhuriyet Halk Partisidir " deyişi 90 yıl veya 94 yıl sonra tarih olmasın...

10 Ağustos 2013 Cumartesi

MUTLU BAYRAMLAR..."BAL ORMANINDA VE HER YERDE" MUTLU BAYRAMLAR…

MUTLU BAYRAMLAR..."BAL ORMANINDA VE HER YERDE" MUTLU BAYRAMLAR…

Esenler'in, İstanbul'un, Türkiye'nin ve Dünya'nın neresinde yaşarsa yaşasın bayram sevincini yaşamak ve hissetmek isteyen garibin, fakirin, fukaranın herkesin ama herkesin Ramazan bayramı kutlu olsun...

" BAL ORMANINDA MUTLU BAYRAMLAR…
 
İftarlarıyla, programlarıyla, sahurlarıyla, yemeleriyle, yedirmeleriyle ve erkân eliyle gösterişe kurban edilen ‘Şehri Ramazanı’, israfa batırılan memleketin sarraf halkı iki üç gün sonra şevvalin üç günü kendi çaplarında bayram yaparak uğurlayacak…

Bayramını isteyen istediği gibi kutlar veya bayram benim neyime deyip bu yıl fazla uzatılamayan molayı kısa bir tatile çevirir. Veya bu bayram geleneksel rençperlikle çakışınca bizim gibi bir arada iki derede kalır. Ve kısmette varsa Batlamadan aksuya uzar ömrümüz yarı yarıya. Memlekette fındıklar çoktan yere dökülmüş ama ne çare biz bayramı burada geçirip bayram sonu yollara düşeceğiz.

Çünkü Bayram trafiği öyle bir güncele bindi ki şehirlerarası otogarlarda aylar evvelinden biletler tükendi. Erken rezervasyon peşine düşmeyenler ise ana baba ocağına ulaşabilmek için akıl almaz çareler üretmeye başlarlar yakında görmesek de duyarız.
 
Bizim Babasız ikinci bayramımız. Ne güzel bir tesadüf ki tam pedere yakışan biçimde emek pınarının çağlayacağı fındık hasadının başlangıcına rastladı bu sene bayram.  İkisi bir bütün, iki ölçü bayram, çifte çubuk sevinç olacak bu bayram bencileyin kuzeyli gurbetçiler için.
 
Ve biz de o yaman güzel ellerde, babamla beraber olacağız tarihin terkisine binerek. En baba beynelmilellikle yaylalara süreceğiz bayram sevincimizi. Topuzu asla şaşmaz bereketlilikte üç beş kantarlık hasadın ve ramazan Bayramın kutlu olsun aslan babam diyeceğiz her karşılaştığımızı hissettiğimizde...
 
Rahmetli babam alınsın istemem ama kanı odur ki; son yıllarda Bayramlar da bir hayli değişti, çocuklar da. Belki biz ne hikmet ise hiç değişmedik veya anlaşılması zor biçimde balonlu şarkılardan öğrendiğimiz mazide kalan o bayramları özlüyoruz hala.
 
Sözün özü öncesiyle sonrasıyla bu bayramlar artık bize fazla tüketimi besliyor ve fazla abartılı geliyor. Veya biz artık bu bayramlara fazlayız. Lafın gafı sayılmaz ise eğer çivisi koptu dünyanın, dünyadaki her bir şeyin. Ve bu çaplı çapsızlıkta dini bayramlar bile özünü ve gelenekselliğini yitirdi yıllar içinde. Enlemi boylamı bir kenara boyut değiştirdi o mübarek bayramlar. Yeni boyutta bayramlar kapitalsiz kapitalistlere epey yük getirse de yılda iki kereliğine mesaisiz eğlencelik oldu.
 
Baba, biz bu bayram buradayız, eş dost konu komşu akraba talukatı ağırlayarak sılayı rahime hazırlanacağız. Silivri'de kesilen cezalar açıklandıkça canımız sıkılsa da, Bayram sonu bize senden hatıra ata toprağında çotanak çotanak üretimi besleyeceğiz. Hakkını helal et…
 
Eyvah ki eyvah; “Yemin olsun ki, o gün size verilen her nimetten sorulacaksınız”…
 
Bilesin ki; Verdiğin incelikli mesajlar hala güncelliği koruyor ve bir armada, marka olarak hala rüyalarımıza giriyor.  Topyekûn emperyalizme karşı verilmiş kurtuluş mücadelesini, sembolleşen zaferi bayram seyran masallarıyla unutuyoruz maalesef. Emperyal-Kapitalci zihniyetlerin yönettiriminde ramazan, her yıl artan çılgınlıkla billurlaştırılıp, parlatılarak bin temaşa ile yokluklar içindeliğimiz unutturuluyor.
 
Sonra bu en gerçekçi dini Anadolu’ya taşıyanların, emperyalist işgalcileri Anadolu`dan söküp atanların kemiklerini sızlatacak uydurma programlarda nedense, cephelerde süngü varsa süngü takarak yoksa göğüsleri siper canları pahasına `ileriye daha ileriye` atılanlara, bu cennet toprakları bize sunan şehitlere minnet, saygı ve selam duruşu aklaması bir yana bırakılıyor. Dini buyrukları gergefte oyalayarak,  işleyerek sözde ramazanı bereketlendirme gayreti de eninde sonunda bir yerlere takılır her halde.
 
Yokluktan, hiçlikten, bittikten sonra doğan bu ülkenin insanlarını bu kutsal emanete aldırmadan kumpanyalı,  çekilişli, çocuksu şovlarla, israf ve tarafgirlikle sahte ramazan bolluğuna çıkaran, ramazan çıktıktan hemen sonra bayramlarda yalnızlaştıranları ise yaratana havale etmek en doğrusu her halde, canım babam.
 
Tüm ramazan boyu tarihe not düştük; Ulusal değerler ve manevi-dini değerler ayni potada eritiliyor, sulandırılıyor.  Bu özel günlerin önem ve anlamı pervasızca yok ediliyor. Doksan yılın elli yılını çoktan devirmiş ve kırkları yakından gözlemlemiş bir anti-emperyalist olarak bu değersizleştirme iyice canıma değdi vesselam. Feryadı isyanım o nedenle, paşaya da ömür boyu verdiler, yiğit babam.

İllaki;  “Yemin olsun ki, o gün size verilen her nimetten sorulacaksınız”… 

Oruç tutsun tutmasın şu ülkede bayram ferahlığına, esenliğine kavuşan her bir birey bu bayramda: dini imanı ne olursa olsun tüm mazlum ve ezilen uluslara, açlık ve sefalet çeken üçüncü dünyaya hala örnek bir kurtuluş destanları olduğunu ani ölümlerinde yaşanacağına olan inançla anı defterlerine geçen yıl kaydetmemişlerse bu yıl yeniden kaydetsinler.
 
Yoksa recep, şaban ramazan olurdu belki ama ezan, oruç ve bayram olur muydu Allah bilir…
 
Birincil görevimiz şu denizi deryada şirazesi kaymışların, pusulası şaşmışların milenyum uyumsuzluğunda hala ürktüğü bu diriliş hikâyesini, bu küllerinden varoluş eylemselliğini, kadere dur diyebilmenin evrenselliğini unutmadan, umudu bayramlara ve yarınlara taşımak olmalı.
 
Kartal bakışlı babam ellerinden öpüyorum,  iyi ki vardın. Can suyum kızım deniz gözlerinden öpüyorum iyi ki varsın. Ve her ikinizin de Ramazan bayramlarınızı kutluyorum. Bekle bizi babam Bal ormanında…
 
Herkese ama herkese, dosta düşmana ve Silivri'ye de mutlu bayramlar..."

1 Ağustos 2013 Perşembe

İSLAM COĞRAFYASINDA BU RAMAZAN DA ACI PUPA YELKEN…

İSLAM COĞRAFYASINDA BU RAMAZAN DA ACI PUPA YELKEN…

Ramazan on bir aydan çok daha değerli bir ay olarak, tayınsız kalmanın ne demek olduğunu birilerine gösterdi mi acaba. Ders niyetine  Namaz, oruç, zekat, fitre, sadaka derken bir başka yönü daha anlam kazandı mı şu son günlerine yaklaşırken Ramazan.

Sözün özü şu; Yardımlaşma ve dayanışma. Paylaşımın doruk noktasına ulaşması. İmsaktan akşama yıl ve yıl nefis disipline edilirken kalpten arzulandığı söylenen ve öteden beri savunusu yapılan şeyin; İslam dininin sosyal yönünün öne çıkarılması bu Ramazan ne çapta gerçekleşti, gerçekleştirildi acaba.

Küllenmiş geçmiş zaman yalnızlıklarına dönmemek için, haddimiz olmayarak bu konularda görüşlerimizi beyan ettik sırasıyla, nafile ibadet niyetine.

İslam coğrafyasında acı pupa yelken yine. Sömürgeciliğe, sömürge sonrası yaşanan acılara, açlığa kıtlığa, kapitalist ve emperyalist dünya karşısında ezilmişliğe, yenilgilere ve Müslümanların peşini yüzyıllardır bırakmayan kara ve derin cehalete karşı, İslam`ın özgürleştirici, birleştirici, çağdaş ve çağsal özgürlükler dini olduğunu kanıtlayacak eylemliliği bekledik bu ramazan da. Daima beklediğimiz gibi bekledik yine maalesef.

Sinkaf dağında süs tepesi var diyenlere açık tebliğdir; Özgürlük yoksa İslam da yoktur, açlık varsa özgürlük de yoktur. Ve İslam, tam anlamıyla bir özgürlük dinidir imanı ve bilinciyle İlahi çağrının-Kutsal Mesajın  özüne inanmaktır asıl olan. Özgürlüğü içselleştirdikçe özgürlüğe gölge düşürecek ne kadar hurafe varsa tüm benlik ile karşı durmaktır dindarlık. Özgürlüğü asla unutmadan, hürriyeti unutturanlara cephe açmaktır masumane dincilik. Ülkede birtakım İslami konular tartışmaya açıldığında, kafa yarmak yerine tartışmaya açandan yana olmaktır dine bağlılık-bağımlılık. Çünkü İslam’da korkunun değil sevgi ve hoşgörünün egemen olması gerektiği müjdesi muştulanır gerçekte.

Bu sorumluluk bilinciyle Allah’tan başkasından korkmadan, hiç çekinmeden, her ortamda savunabilecek doğruları çoğunluk yanlış dese de Allaha sığınıp ortaya koymaktır İslam’a yakışan. Çoğunluk yanlıştaysa eğer tek kalınsa da doğrusu budur demektir yüreklice beş vakit. İsimler yarım imanlıya çıksa da, geleneksel dinci değil gerçek dindar olmaktır Müslüman’a vazife olan.

Yaftalanma korkusu asla taşımadan, temel İslami ibadetlerden yapabildiklerimizi yaptık, yapılamayanlar için de hakkımızda ne düşünülür kaygısını hiç taşımadan “ Bir öykü olsa öykünülemeyen, bir aşk olsa tapınılamayan, bir kitap olsa bir daha yazılamayan, bir güfte olsa bestelenemeyen, bir roman olsa henüz yazılmamış” inancıyla gelip geçen yıllara özgürce meydan okumaktır özgürleşmek. 

Zaten bu az bulunur örnekler her değişim aşamasında her halükarda her sebepten hiç suçtan komploya gider.
Köşeye kıstırıldığında, hayaller yalan olduğunda, küçük kıyamet koptu sandığında asla “Dinde zorlama yoktur” kolaycılığına da kaçmamaktır dinde özgürlük. Yaratanın yüce hoşgörülülüğüne ve affediciliğine güvenmektir, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” öğretisinden hareketle. Gelip geçince onlu çarpanlar insani yönü ağır basan, ana babasının dinini değil, hür iradeyle İslam dinini benimsemekle başlar ikinci baharlar. Ve Metin ol yazar her anıt taş üzerinde ama bu yazı; Ve bir ramazan daha geldi çattı, gitti gidiyor diye devam eder.

Her dem demokrasiye geçilir ama; İftarlar ve iftar sonraları sahurlara kadar yemeler, içmeler, baş eğme ve eğlenme savurganlığı yaygınlaşınca, dünyanın öküzün boynuzundaki tepsiden ibaret olmadığını anımsamalıdır çepe çevre İslam alemi.

Kuzey Afrika kıyılarında koca koca insanlar, Doğu Afrika boynuzundaki bebekler açlıktan öldükçe, Ortadoğu’da kardeş kardeşi götürünce din adına özgürleşmek olası değildir şu ihtiyar dünyada. Bir an evvel Müslümanların namaz kılma, oruç tutmanın ötesinde sorumlulukları olduğunun farkına varması ezilenin, sömürülenin, yakılanın, yıkılanın, mağdurun yanında yer alarak asıl damarına dönmesi gerekir.

İlahi Öğüt`te; “Kalbi İslam’a ısındırılacak gayri Müslimlere zekat verin” bile deniyorsa eğer akan sular durur elbette.  O nedenle bu ramazan İslam kültürüne kök salmış ve İslam’ı yüceltmiş taraf gözetmeksizin yardımlaşma ve dayanışmanın hayata döndürülmesi şartını İslam’ın şartlarına ve imanın şartlarına bir güzel destek babında eklemek zamanıdır.

Mülk adaletsiz düzenin temeli diye inanılarak o şart yerine gelir, yerine getirilirse eğer  Afrika boynuzunda ve Afrika sırtında, orta doğu cehenneminde sırıtan İslami yenilgiler kalmaz. Anti kapitalist seferberlik ilan edilmesiyle başlayacak her süreçte kim ne kadar katkı koyuyorsa, katkı koyamayıp hiç dinmemecesine yüreği sızlıyorsa dahi kardeşimizdir, yoldaşımızdır.

Dalgalanır şanlı bayrak şanlayarak lakin; Namaz kılanı kılmayanı, oruç tutanı tutmayanı, teravih kılanı kılmayanı, hatta teravih yok diyeni var diyerek itiraz edeni, camiye gideni gitmeyeni, cem evinde cem tutanı tutmayanı, zorla güzellik olmaz zorla ibadet olmaz diyeni, öyle diyenlere de vay zındık diyeni ayni yolda birleştiğinde, yolları yolcuları birleştiğinde sağın solun, faşistin komünistin, liberalin sosyalistin, İbadetleri hafife alıp ağırdan takılanla cennetin tapusu için terleyenin, günde beşe beş katıp secdeye varanla alnı secdeye bir kere değmemişin yolları bir olduğunda memleket memleket olur.

Yoksa orman kullanım kanunları yeniden yazılır her yıl veya  üç beş yılda bir veya yazılmadan direkt orman kanunları uygulanır.

Yedi kamyon kitap yakmakla da olmaz, çünkü yemek içmek, tüm canlılar için yazmak okumak tüm insanlar için en doğal ihtiyaçtır. Açlıkla terbiye edilmek ise insana özgü değildir. İşte ramazan ve oruç bu sorumluluk bilincini tetiklediği için en büyük ve en zor ibadettir. İnsanımız kendisinde var olanın dünyada bir yerlerde var olmadığının farkına varmasıyla biçimlenir doğa. Bu gerçek dünyalılara ‘Yaratanın rahmet denizinde boğulunmas’ı gerektiğini anımsatır. sonu pişmanlığa varan kitaplar yakılsa da, bilgi ve bilinç yoluyla hakka teslimiyet budur işte. linç politikaları ile karşılansa da doğru tektir...

Uygun dil, dik bakışlar ve uygun adımlarla, tüm yollar bir dilim ekmeğe, ekmek kırıntısına sahip olamamak adına sorgusuz sualsiz birleşmek ise ezelden ebede; O`nun istediği gibi bir insan ve adam olabilmek için, herkesin bir şeyinden vazgeçerek özgürleşmesi ve ölümsüzleşmesidir dinin, din-i mübin-i İslam’ın yolu… 
 

ÇİLEDEN BAŞKA MÜLKÜ YOKTUR HALKIN VE MÜLK ALLAH’INDIR…

ÇİLEDEN BAŞKA MÜLKÜ YOKTUR HALKIN VE MÜLK ALLAH’INDIR…

Beyinlere sıradan ideler sokulunca, Ramazan şeker bayramı, Kurban et bayramı olalı beri çoktandır, dini bir ritüel olmaktan öteye gitmiyor bayramlar. Dini Bayramların da İçi boşaldı, boşaltıldı, her şeyin içi boşaltıldığı gibi. Alt kültür kalıntıları da olmasa iş iyice çığırından çıkacak.

Akıl kuraklığında bir tutsaklıkla, panayır, karnaval, festival havasında geçen günlerde, tüketim çılgınlığını arsızca tetikleyen, kapitalizme koşut bir gelişmişlik veya gerileyiş hüküm sürüyor bu bayramlarda ve bayram önünde.

Kardeşlik, dostluk, paylaşım, yardımlaşma ve dayanışma en alt düzeye çekilmiş, yerelden genele oya dayalı hibesel, haybesel bol baca yardımlarla dinin öngördüğü değerler ikincil plana itilmiş durumda. Akıllı olan yalan söylemez nefsini sorgular ama;
Artık, Sadece adı dini bayram, bu bayramların…

Yüksek frekansta bir yabancılaşmayla, cep telefonunda bir kısa mesajı bile, Türkçeyi hakkınca kullanarak yazamayan din-li boşlar, bu bayramların baş tefrikacısı, baş itirafçısı, baş tenkitçisi, baş yandaşı olarak başköşedeler. O muhteşem ziyafet sofralarından nasiplenmişlik adamlıktan sayılır sayılmaz ölçüsüdür.

Zaten çok eskilerde kaldı bayramlardaki o naiflik… “ Keskin kolorun rengarenk kartpostalların arkasına birkaç cümlecik tumturaklı-oturaklı bayram tebriği yazabilme güzelliğini “ yaşamayanlar, upuzun bir şiir gibi yaşamayı yok sayarak bugün el-etek öpüyorlar mal-çıkar uğruna.

Dil gönül perdesidir, perdenin arkası ise sır ve o sır, çıkarcılıkları ve çıkarsamaları da o yüzden anlamsız ve yancı kılar. Nesillerce ay tutulması yaşatacak, “ Yaşar ne yaşar ne yaşamaz “ hissiyatıyla anımsanacak bu bayramlar ileride düşünüldüğünde. Bayram tebriği biçareleri ne anlarlar namelerden. Kaderde tüm karanlıklara inat fasikül fasikül devirdikten sonra, çarık çürüklerle uğraşmak da varmış meğerse.

Ne hikmetse gök pamuk tarlası, yer demirden gülle ve sırat köprüsü aklın bir köşesinde kemirici bir sır olarak kalır. Aynada ise ısrarcı yüzler çivilidir, pul pul dökülünce insanlık…

Tutulan orucun sevabını yazmak Allah’a mahsus olduğunu bilen ama orucu seferiliğe ve hastalığa kurban eden engin bilgileriyle kafa bozan ‘şaşar ve ne yaşar ne yaşamazlar’ baş tacı son yıllarda. İşin özü gönül gözü açlar oruca dayanamazlar. Ramazanı övüp derip, koca ay bom boş geçen ehli-Müslimler ‘kurban kesenler, Sırat Köprüsü’nü kazasız belasız geçebilmek için o kurbanlara binecekler’ derlemesine güvenirler ve görüntüsel matemsel havayı dağıtırlar iki aylığına…

Kutsayışımız güne özel değil, sevgiden öte aşk ve mantıklılıkla dinedir. İyi de cehennem üzerinde kıldan ince kılıçtan keskin Sırat Köprüsü’nün varlığını vurgulayan bir ayet hükmü var mı ki. Sahte cennet bezirgânlarıyla bir olunca bey-dincilik, havada uçuşur kurtuluş öngörüleri. Allah akıl fikir versin şu ‘şaşar ve ne yaşar ne yaşamaz’lara. Mek mak ekleri de cahilleşince bulaşıcı hastalık gibi fısıltılara kalır hayatlar…

Hangi anahtar açar gökyüzünün kapısını; Tüm söylencenin insan olmak, adam olmak ve konu komşu ve çevresine imkânlar nispetinde ayrım yapmadan kol kanat germek olduğunu birileri anımsatmalı şu sandık ehline, rey yiğitlerine.

Bir var bir yok şu zamanlarda, Halkın ramazan boyu kurban oluşuna seyirci kalınan ve kurban kesilmesini teşvikten öte bir gerçeklik içermediği apaçık belli olan iki bayram arası bayramlık ağızlar açılıverirse din iman zedelenir alimallah…

Hayata serpiştirilmiş halkın saf dilin en ucundakileri yaşamaktan ne yaşar ne de yaşamaz hale geldiğini görmekten imtina edildikçe de düzelmez hiçbir şey. Bayram seyran dinlemeden, bayram seyran beklerken kurbanlıklar sırasına girilir, beşer şaşar misali...

Sallanan, daralan, bunalan, çalınan, ezik hayatları, asırlık kızgınlıklarla görmezden gelenlerin ilahlaştırıldığı, bu kuru gürültü ucuz panayır günlerinden sonra gelecek bayramlar da eski tadını yitirdi son yıllarda.

Meşruiyeti sorgulanmayan, yüz yıllarca gizli kalan, gizlenen gerçekler su yüzüne çıktıkça, ebabiller ötse de her celse bu dava bitmez, ahrete kalır karar. Masklar ve maskaralıklar kara dolaplardan saçıldıkça yer gök efsaneden geçilmez sonra. Ele su dökecekler eblekçe sıraya dizilir ise o eline hayatta su dökülmez hilkat garibeleri de övünür, sövünür arsızca.

Buz gibi yalnızlıktır artık bayramlar. Etim toprak, sözüm deniz, özüm zerre kervanındanım misali, tenim güneş, gözüm kor, ateş topuna tutarım sahte bayramları…

Onlaradır bayram keyfi ve onlar böylece sürer gider…

Gelenek içinde yerini bulan bütün bu keşmekeş bir yana, Bereket versin ki bayramların zengin ve engin içeriğini bilip, sayıp, anıp, berber mızıkası çalmayacaklar da var üç beş gün.

Pervasız, Patavatsız ahenk cambazları, asmalı bahçelerde ultra zenginlikten sarhoşlarken, sükseden uzak bayramlaşmalar da yapılacak gül bahçelerde. Sazsız, Süssüz, mütevazı, bayramlaşmalar bu bayram da, yine bize kalacak gibi anlaşılan. Muhalif temsilin duruşuna özgü, hayatın mucizelerine aldanmadan…

Çileden başka mülkü yoktur halkın ve mülk Allah’ındır, Bayramları bayram yapan değerlere selam olsun…
 

25 Temmuz 2013 Perşembe

24 TEMMUZ BASIN BAYRAMI; SENSÖRÜN, “SANSÜRÜN KALDIRILIŞININ 105.YILI”…

24 TEMMUZ BASIN BAYRAMI; SENSÖRÜN, “SANSÜRÜN KALDIRILIŞININ 105.YILI”… 

24 Temmuz Ülkede Basın Bayramı ve bu yıl basında sansürün kaldırılışının tam 105. yıl dönümü…

Yerel bir gazetede bize de bir kıyı-köşe verilip,  “Yaz bakalım ne yazarsan, ne kadar yazarsan.“ denildiğinden bu güne bizim de bayramlarımızdan oldu 24 Temmuz. Başlarken başlığında ilk yazıya başlarken körlüğümüz sonlandı sanmıştık. Devamında nice yazı yazdık ama sansürün kaldırılışından yüz beş yıl sonra içinde  ‘sansürle ilgili değişen hiç bir şey yok’ cümlesi de geçen bu makaleyi kaleme alacağımız aklımızın ucundan geçmezdi.

İlerledikçe zaman öyle olmadığını gördük ve Basın Bayramını buruk kutluyor kelimelerimiz…

Kan kaybeden ve can çekişen sarmal bize de arada sırada sirayet etmedi değil. Naçizane uyarılma gereği hâsıl olan durumlarla karşılaştık. Gazetecilik-Yerel gazetecilik yaftasıyla, toz pembe hayallerle geçici körlük yaşayanlara buradan duyurulur; İzahı, izanı, ilanı,  mizanı, meali olmayan bir durumdur sansür.Ne diyelim, Yedi uyuyanlardan beter bir kör uyku sarmış beyinleri, sadece fitne fücura çalışıyor köşeler.

Yine de yaşama tutunmanın ve güce başkaldırmanın en iyi araçlarındandır  gazetecilik-yerel gazetecilik. Son yıllarda kalpleri ‘tamu’ sarmış olduğundan bir o kadar da zor, zorlaştı ‘Kamu’ görevi de sayılabilecek yerel gazetecilik.  Her gece yunuslar gibi bir gözü açık uyumak gerekiyor ve karşılaşılan tüm aşırılıklar artık yüreğe yük getirmiyor, alışmaktan beter. Çünkü gün ağarınca, göz aydınlanınca, söz canlanınca tabiat ana ilmek ilmek işliyor her yeni günü.

Gazetecilere-yerel gazetecilere ise, üç maymunu oynamadan, insana benzer zıpır maymunluklara kapılmadan ateşine dönülen ve yanılan gerçekleri izlemek kalıyor. Dokuzdan beşe beleş bir işte çalışmayı erteleyen bir meslek olan şu gazetecilik mesleğinin derinliliğine ulaştıkça da gulyabani bataklığındakilerin acımasızlığı su üstünde yürüyen ve kalan değerlere özendiriyor insanı…

Ayrıca öyle bir kara beladır ki yerel gazetecilik daima hedefte kalmayı sabitler. Zamanla sözlere gözlere gelindikçe, gizlere ve gizemlere kulak misafiri olundukça, müsamerelere davetsiz konuk olunduğunda ya da ‘kapılar taş duvar’ kesildikçe, kolluk neferleri koltukçu efelerin direktiflerine her uyduklarında sizden defalarca özür dileyince kahredersiniz bu güne. Ve yarınların neler getirip getirmeyeceğine özgü fikirler, beyninizi kemirir durur her 24 Temmuzda...

Sanki övünülesi yetenekleri ve hırsları az çok olduğu halde gücü, süzgeci, hörgücü görünce silen, sinen, inen, dinen, direnmeyen, ortada gezinen ve dahi acayip bukalemunvari renklilik gösteren bireyleri de uhdesinde barındıran bu camia sansürü sürüden sayılmak, sansürü reddi ise sürüden ayrılmak sanıyor. Bu erksiz, renksiz, denksiz ve dengesiz, aks kesmiş bireyciliği de içine çeken iktidar erki saltanatını genişlettikçe de sansürü salıyor ortama.

Bu disiplini sağnak mahalde meydanlara kurulan uydurma çadır tiyatrosu sahnelerinde yövmiyeli gazetecilik oynamak en kolayıdır. Ama kilidin göbeğinde yalama boşluğu olunca işlevsizleşen anahtar boşa döner döner delikte kırılmaktan beter olur. Forumu yorumu budur sansür üzere meselenin…

Öyle bir saçma ağdır ki çelik tellerle örülen, işaretli boş sayfaları hakkınca doldurmak derya deniz bilgi, sevgi, sezgi, inat, direnç, özgürlük ve en önemlisi cesaret gerektirir. Yani makara kukara makaleler ile bayat ürün satmak değildir yarenlik ve yerellik. Yele göre yelken açmak, sele göre sepken aramak, göle göre maya çalmak ise hiç değildir. Gazetecilik, yerel gazetecilik tahıl ambarında dürüst muhacir gayretidir anlayana. Zaten “Ele toprak bulaşınca duygulara da tahliye vurur” deyişine kiriş vurmaktır, kirişi kırmak değil…  

Çok sesliliğin ve demokrasinin kökleşmesinde öncü rolün yerel basında olduğu bilimsel ve eylemsel bir gerçektir evet. Ama iktidarın değişmeyeceği öngörüsünü asla kesinleştirmeyen keskinleştirmeyen, dokunulmazlara dokunan, bir gece ansızın asla çark etmeyen bir rota izlemelidir yerel basın. Yoksa yerelden genele yer yokuş olur gerçeğe.

24 Temmuzluk çıkarılacak afişe sonuç; Yerel medya hâkim düşüncenin tutsağı olmaz, olamaz, olmamalıdır... 

Sıra bize gelince susmak  bizim kitabımızda yazmaz. Akçeli işlere hayatımızın her evresinde uzak durduğumuz gibi her dönemde de dim-direkt dururuz. Yaratılan yapay mutluluk atmosferinden paylanabilmeyi asla düşünmeyiz. Kazanılan harbin gazisi çok olur belki ama kaybetmeyi de göze almak gerekir yiğitçe mertçe. Sırça köşklerde oturmayan, bir eli yağda diğeri balda olmayanlardanız.

Ömründe bir makale yazmaktan aciz protokollerde arzı endam edenlerden değiliz. Korku tüneline girmiş, kuytu köşelerde saklanan, dehlizlerde yağ kandilleriyle dolar yakıp aydınlanan sonra da gazetecilik bizden sorulur diyerek övünenleri de iyi tanırız. Bizim kitabımızda korkmak da yazmaz.

Külliyen zarar, akla zarar, saraya köşke tapılır bu tabloda 24 Temmuzu sansürlü-sensörlü, Silivrilik yaşamak, sivri gazeteciliğin-yerel gazeteciliğin hüznüdür. Tüm gerçekleri ince ayrıntıları kabartmadan abartmadan, yanlamadan, yan çizmeden ve yandaş olmadan mertçe, onurluca ve yiğitçe tarihin emrine sunmaktır bencileyin yerel gazetecilik tanımımız.

Gazeteciliğe, yerel gazeteciliğimize yön veren üçlemeye gelince; her yaşanılan günün hakkını vererek yaşamaktır yiğitlik. Yenilenin gün olur da nefes borusuna kaçması nedeniyle, solunum yetmezliğinden ölünebileceğini de unutmadan geçirilen gündür asıl olan ve mertlik işte budur. Onur ise devrimci bir ruhla, değişimci reformcu, protest, entelektüel, asi, başına buyruk, baskıya ve zulme itirazcı, gerilemeye retçi, ihaneti asla affetmeyen, ahde vefasızları düşük saymaktır. Kırmızıçizgilerinde direnmek, yaratılmak istenen şatafattan ve karmaşadan sarsılmadan çıkabilmekte onurluluktur.
 
Aklı havada kıyafetiyle ve uyurgezer zarafetiyle kapkara bir geleceğe yürüyenlerin ayak izlerine de hiç ama hiç muhtaçlığımız yok. Takip etmeyiz o ayak izlerini kesinlikle. Duraklama, Gerileme ve Çöküşün palavrası bol literatürüne bir harf bir kelime dahi eklemeyiz asla hiç rahat bırakılmasak da. 

Değişimin, dönüşümün, dirilişin, kurtuluşun, kuruluşun kitabına bir harf katkımız olursa eğer, yaptığımız işi meslekten, kendimizi de adamdan sayarız.

İşte 24 Temmuz gazeteciliği, adam gibi gazetecilik-yerel gazetecilik de budur.