22 Ocak 2020 Çarşamba

ocak-2


NEREDE BU DEVLET?

Yürütme ile yargı, hukuku ve adaleti temsil eder. Devleti…

Yürütmenin bir öncesi seçimdir. Asla temsili tiyatral olmayan, hak ve adalet çerçevesinde yapılanı. Ayrıca seçimleri yürüten bir yüksek kurum ve başı vardır. Emekli oldu. Hem de kendi dönemindeki onca şaibe söylentilerine, asker uğurlama yanıtıyla; ‘en iyi seçim, bizim seçim…

Yargının bağımsızlığı ise bir başka muamma. Baştan bağımlı hale getirilerek bitirilen, tel tel dökülen, iyice pespayeleşen mahkemelerden peş peşe ucube kararlar. Devlete sızmış veya sızdırılmış, sızıntı dinci örgütün tescilli karşıtlarına ceza. Oysa işin özü, mevcut iktidara muhalefete, şimdilik kınama cezası babında bir ikaz. Bir başka skandal ise, darbe girişimcisine verilen müebbeti bozma. Resmen affetme. Diğerinden hemen ardına, tekrardan tutuklaması. Hukuk garabeti.

Resmen adalete güven kaybı…

Nerede bu devlet?

Devlet kayıplarda…

Kayıplarda çünkü dinci elekten geçirilip, elalem boyutunda elektronikleştirildikçe devlet, sevicisi yarıladı, seyircisi de azaldı. Oyunların ana nedeni bu. Mozaik taşlara çarpan tatminsiz dalgalar duyulmaz sanılıyor. Allahtan başkasına eğilmezlerin, arsız düzeni günü gelip yıkacağına korku da bir yandan. Onun için üç otuz paraya satılıyor düşkünlük. Emeksiz adamdan sayılma. Emekli olunca da  küçük bir sahil kasabasında küçük hatıralar, karalama.

Küçük anılar ama devlete vebali büyük...

Dini tezgâhlarda güdük kafalıların uydurmalarıyla, uydulaştırılanların arzuları ve zayıflıkları bunlar. Cahil cühelalarca ileri sürüldükleri netleşen balonu patlak darbecilik de öyle. Hain patlamanın topluma yansımaları, yerli ve milli korkular da. Nice eğerler, değerler peşinde toptan berhava olma. Ve keşkeler. Tüm çırpınış ve çabalar nafile.

Çünkü direkt aykırı ve çaprazlama sorulara verilen yanıtlar, endirekt de olsa dini örgütlülüğün ağa babasına sırnaşır. Terörcü dinciliğin telaşı da yargıçlara sirayet eder. Bu lafta dincilik ve sıkışmış, dibi başı oynar kadılık, edep yahu serzenişlerini bile suçların şahı sayacak düsturda işler. Destur öyle yetiştirilmişlik. Ve bunca zaman dokunulmamış, beslenmiş bir üçlü çete girişimi, çetelesi belli bir karar daha verir,  salınma. Suçluya elini kolunu sallayarak, tavırlanma ve edalanma hakkı…

Devlete büyük vebal yükleyecek adaletsiz bir karar. Karar bir yana bu üçlü kalkışmaya tayin ise devlet ayıbı…
 
Nerede bu devlet?  Nerede bu millet…

Resmen limansızlık işte. Hırslı dalgalar ile dalga kıranların kendi üslubunca birbirini eritmesi. Malen ve manen eğitilmenin sonu. Kırık dökük dinci  hayallerin batışı, mağara kapılarına dev kayaların tesadüfi denklenmesi. Uğrulara uyduruk manzaralar. Manzara beğenilmeyince başka uğraklar.

Soru şu,  siz Allah bilir misiniz? Yanıtı?

Seçimli seçimsiz, asıl yürütülen unutmak veya unutturmak çizgisi. üstü çizilen, ortak akıl. Ortak aklın kullanılma süresini geciktirme, iktidar kaybını bir süre daha erteleme. Emekli veya emeksiz…

Ancak gün geçtikçe yerel akımlar genleşiyor. Tüm eksik gedikler ortada. Gereksiz tapınmalar açıkta. Jimnastik ehlinden sayılma güncellemesi, halis genleri de bozdu. Moral değerler çöktü. Sessiz sarhoşluk ayılma aşamasında. Oynaklığın ulaştığı ciddi boyut, belirsiz kavgalar ve savaşa savrulmalarda. Bin bir gizem ve temkinsizlik. Alınan tek tedbir makamsızlaşmamak.

Üst makamdan; …“ Onların öyle kalpleri vardır ki anlamazlar. Öyle gözleri vardır ki göremezler. Öyle kulakları vardır ki işitemezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha şaşkındırlar. İşte bunlar hep o gafillerdir.”… Tamam da nereye kadar?
 
Nerede bu devlet? Nerede bu millet?
                                                                                                                             

TROȚKİ
Yoldaş Vladimir'in ardından, Sovyetlerin ikinci adamıydı Trotski. Kızıl Ordu’yu kuran başkomutandı. Marksist teorisyendi. Trotski, ‘İhanete uğrayan Devrim’in öncülerindendi. Vladimir'in ölümünün ardından Stalin ile giriştiği iktidar kavgasını kaybetti. Politbüro’dan çıkarıldı. Almatı’ya sürgüne gönderildi. Sürgün kesmedi. Yasadışı Sovyet Partisi kurmak ve karşı devrimci suçlamalarıyla Sovyetlerden kovuldu…

Dünyada kimse misafir edecek cesaret gösteremedi. Türkiye Cumhuriyeti hariç. Ömrünün dört beş yılını İstanbul, Büyükada'da geçirdi. İstanbul’dayken Sovyet vatandaşlığından çıkarıldı. Burayı sevdi. Boş durmadı kitaplar ve anılarını yazdı. Öyle ki; ‘Rus Devrim Tarihi’ni ve ‘Sürekli Devrimi’ en iyi bilen teorisyenlerden olduğunu dünya âleme gösterdi.

Lev Trotski, ailesinden bireylerin tek tek katline rağmen, mücadele azmi ve disiplininden hiç kopmadı. Direndi. Ruh dünyasında çalkantılar yaşarken yine de büyük eserler vermeye devam etti. İstanbul'da politik bir göçmen olarak çok ayrıcalıklı günler yaşadı.

İlyiç vapurundan, 1929 yılında Leon Sedov kimliği ile Büyükdere açıklarından çıktığı İstanbul’da, Türk devrimi ile de ilgilendi; “Türkiye'nin İçişleri hakkında söz söylemem. Ancak Türk İhtilalini takdir edenlerdenim. Hatta Türk İhtilali’ne yardım ettim. Bunu Muhterem Reisiniz bilir…”

İstanbul'da evi yandı. Veya yakıldı. Yanında taşıdığı kayıtları, belgeleri ve fotoğraflarından bir bölümü kül oldu. Ada’dan Moda’ya İstanbul'u yaşadı. Zorunluluktan 1933 yılında pek sevdiği İstanbul’dan ayrılmak zorunda kaldı.

Kendisine gösterilen konukseverliği hiç unutmadı; “Sonraki yorumlarımda Türkleri o kadar övdüm ki, bana Türkofil dediler. Türk dostluğunu daha sonra Türklerin Ulusal Savaşı’nda da gösterdim… Türkiye'nin bağımsızlık Savaşı'nı çok büyük ilgiyle izledim. Sonuçtan kıvanç duydum. Bağımsızlığınızı bu uğurdaki savaşı büyük önderiniz yönetimine borçlusunuz. Atatürk'ün büyüklüğü artık dünyaca kanıtlanmıştır. Öyle bir gerçek ki burada yinelenmesinden ben de tat duyuyorum. Türk-Sovyet ilişkileri içtenliklidir ve böyle kalacaktır…”

Trotski İstanbul'dan Fransa'ya geçti. İki yılın ardından Norveç'e gitti ki orada da iki yıl yaşadı. Ve sondurak Meksika. Politik eylemsizlik şartıyla Meksiko kentinin banliyösü Coyoacan’da, resaam Frida’nın misafiri oldu. Ömrünün bir bölümünü de orada geçirdi. Mavi Ev’de yaşadı.

İhanete Uğrayan Devrimi; “Muhalefet partilerinin yasaklanması, ardından hiziplerin yasağını getirdi. hiziplerin yasaklanması, yanlışsız liderlerden başka türlü düşünmenin yasaklanması ile sonuçlandı. Partinin polis marifeti ile monolitikleşmesi, her türlü iffetsizlik ve bozukluğun kaynağı haline geldi. Bu bürokratik dokunulmazlığa yol açtı…” açılan yolları çok güzel özetledi…
Trotski, Sovyet Devrimi'nin liderlerinden idi. Lenin’in halefiydi. Eylemciydi. Devrimciydi,  teorisyendi. Düşün adamıydı. Troçkizm’in kurucusuydu.
Bir gün kendisinin suikaste uğrayabileceğinin ve Dördüncü Enternasyonal’in engellenmeye çalışıldığının farkındaydı. Ama kaygıları dikkate alınmadı. Sonu da bu aşırı güvenden, başının arkasına bir buz baltası darbesi ile geldi…  
Onun tasfiyesi sonsuza dek tartışılacak. Ama onu tasfiye edenlerin tasfiyesi asla tartışılmayacak…


SOLUK BİR ANI

Çok değil otuz yıl önce sosyalist partiler dünyanın yarısını yönetiyordu. Dünya nüfusunun yarısı da sosyalistti denilemez belki ama yönetim sosyalistlerindi. Dünyanın geri kalanında ise en güçlü iktidar alternatifiydiler. İşte zaman böyle bir şey. Her şeyi bir anda tersine çevirebilir…
Soluk bir anıdır, tüm saygın insanların karalanması ve kurdukları sistemin tüm yüceliğine rağmen yıkılışı…
Söylenecek çok şey var aslında. Devrimin beşiği 68 yıldan sonra devrildi. Sosyalizm değerleri bir bir yitirildi. Sosyalist önderlerin heykelleri kaidelerinden söküldü. Yerlerde sürüklendi, çiğnendi. Soluk bir anı olarak kaldı her biri.
Ancak vicdanlardan koparılamadı hiçbiri…
Dünyadakilerin ortak bağları koptu…
Tüm zamanların en büyük insanlarından olan sosyalistler, çok değil otuz yıl önce kabaca dışlandı. Dünyanın kabına sığmaz devrimler dönemi ve sosyalist rejimler dönemi sona erdi.
On yıllardır kalıcı etkisi de silinmeye çalışılıyor.
Sosyalizm yıkılınca, devrim mücadelesi de bırakıldı. Mücadeleye gerekçe olacak hiçbir şey kalmadı. Gericiler devrimci oldu. İlerici sayıldı. Dünya siyasetinde dayatılan tek tek merkezli sistem istisnasız kabul edildi. Sonuçları se ortada. Soğuk savaşın yerine sıcak savaş aldı. Geniş coğrafyalar kan gölü.
Oysa çok değil, otuz yıl önce sosyalizm ütopyası egemendi dünyaya. Karşı kutuplu ve birbirini dengeleyen yönetsel bir sistematik söz konusuydu. Zaman elbette efsane üçlüyü silemeyecek tarihten. Sosyalizmin dünyanın yarısında iktidara taşınmış olmasını da.
Çünkü onlar “ kan ve demir çağı” için yaratılmış öncülerdi...
Onların kurguladığı sistem soluk bir anı olarak, geleceği de süsleyecek…
Süsleyecek, örgütleyecek ve insanlığın bu sistemle neler başardığı görülecek, anlatılacak daima. Ve nihayetinde soluk anılar solmayacak ve yeniden sosyalizme dönüş mutlaka gerçekleşecek.
Çünkü otuz yıldan beri yaşanan ve yaşatılan trajediler, tarihe ani dönüş hakkını teslim edecek tekrardan…
Zaman işte her şeyin ilacı. En imkânsız görülen bir anda siyasal çevre ve çehre değişebilir. Soluk anılarda kalan fotoğraflar, hep öyle olduğunu kanıtlamıştır.
Evet, gecikmeler olabilir ama devrim sonunda gerçekleşir. Yeter ki insanlık umut dolu ve dingin bir geleceği arzu etsin. Yolunu yeniden kendisi çizmek istesin.
Yani otuz yıldan beri sosyalist rejimin bittiği bir dünyada, ideolojisiz yönetimlerin etkisinde kalan insanlık, aklı başına devşirip, kendi tarihini kendi belirleyebilir. Bu tarih yeniden Sosyalizm ile yazılabilir.
Hep başkalarının yazdığı tarihi yaşamaktan ise hiç değil ise kendi tarihini yaşar…
VLADİMİR
Simbirsk’de, erken yaşlarda ölmüş sekiz kardeşin üçüncüsü olarak doğar Wladimir. Volga kıyılarında, Ulyanosk…
Soyu Rus ve Kalmuktur. Babası yahudi bir tüccarın kızı ile evlenir. Böylece soy ağacına İsveçlilik ve Almanlık ta karışır. Yani Wladimir’in damarlarında ulus ve din çeşitliliği, kültürel zenginlik ve farklı dini gelenekler dolaşır. Aileden soyludur, İlyiç Ulyanov.
Mutlu günlerin sonu, babasının ölümü ve Wladimir’den 4 yaş büyük abisi Aleksandır’ın, Çar’a suikast girişiminden dolayı idam edilmesi ile gelir. Üniversiteden uzaklaştırılır. Ve sürgün hayatı başlar.
Wladimir dışarıdan sınavlara girip hukuk diplomasını alır. Saint Petersburg'a yerleşmesinden sonra işçi sınıfı ile ilişkisi başlar. Devamında 2 yıl boyunca sol felsefeye yakınlaşır. Marksist olur. Tutuklanır. Bir yıldan fazla hapis yatar. Sibirya’ya 3 yıllığına sürgün edilir. Sonra sürgün yeri değiştirilir. Ufa'ya gider ve orada Nadejda ile evlenir.
Sürgünde çeviriler yapar. Uzun makaleler yazar. Bildiriler hazırlar. Broşürler düzenler. Sürgün sonrası ise devrimci hayatı başlar. Wladimir, yeni hayatına geçişle beraber Lenin adıyla imza atmaya başlar.
O imza ile Rusya'nın yazgısı değişir, dünyanın kurulu dengesi altüst olur. Yeni bir dünya kurulur…
Çarlık Rusya’sı değişen topluma, reformlar üretemez. Durağan bir idare söz konusudur. Kaynamaya çare olamaz. Sadece kilise değişim rüzgârını görür. Buhran başlar. Devrimci ruh gelişir.
Wladimir, başarısız devrim macerası sonrası 9 yıla yakın Avrupa'da ve Rusya'ya daha yakın yerlerde, uzun bir göçebelik yaşar. Bu zor yıllar siyasal açıdan iradesini güçlendirir. Her şey pahasına Devrim inancı gelişmeye başlar.
Bu inanç öyle bir noktaya evrilir ki; “ ya devrim, ikinci ve muzaffer bir Paris komünü ile sonuçlanacaktır, ya da bizler savaşın ve tepkinin altında ezileceğiz…” önünde durulmaz.
Ve bütün iktidar Sovyetlere, sloganları ile bolşevik devrim gerçekleştirilir…
Barış, toprak ve ekmek vaadi iktidarı getirmiştir. Wladimir, sürgünlerde geçen 20 yıl, azınlıkta kalmış bir parti ile Rusya'yı derinden etkilemiştir. İşte bu etki Wladimir’i iktidara taşıdı.
İktidarda ancak 4 yıl kalır Wladimir. Dünyaya Leninizm’i miras bırakır…
Dünyada gerçekleşen sosyalist devrimlerin ve emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelelerinin de öncüsüdür Wladimir.
Wladimir, Ekim devrimi ile hükümet başkanı olduğundan, ölümüne dek devrimin ihanete uğramaması için çaba sarf eder. Her zaman parti tek çözüm, parti duruma el koymalı der. İhaneti affetmez.
Ancak ölüm döşeğinde bile ihanete uğrar. Wladimir 21 Ocak 1924 tarihinde son nefesini, Marks'ın son temsilcisi, Parti'nin önderi ve SSCB kurucusu olarak verir…
Otuz yıl öncesine dek sürer SSCB. Anılarda soluk bir anı olarak kaldıysa eğer, o soluk anıların da mimarıdır Wladimir.

KAPLAN, “MAZLUMLAR SESİNİ BİZLER DUYURABİLİRİZ...”

Mustafa Kaplan, Dünya gündeminde pek dillendirilmeyen, “ Çinlilerin işgali altındaki Doğu Türkistan ve Hong Kong’taki zulüm ve asimilasyona Esenler ölçeğinde tepki gösterilmeli, Esdef öncülük etmeli…” dedi ve bir makale yayımladı…

Kaplan devamla; “Çin’in egemen olduğu iki ülkede, Doğu Türkistan ve Hong Kong’ta istenmeyen yönetim anlayışları hâkim. İlkinde, iflah olmaz bir duyarsızlığın gölgesinde zulüm ve asimile, diğerinde halkın haklı tepkileri var. Hong Konglular dev gösteriler yapıyor. Çinlilerin işgali altındaki Doğu Türkistan’da iki Uygurlunun yan yana gelmesi yasak.

Mazlumlar ses çıkartamıyorsa bu gerçeği bizler duyurabiliriz. Esenler ölçeğinde ise hemen öncülük yapılmalı ve bu aşamaları gerçekleştirebilecek bir istişare kurulu ivedi olarak oluşturulmalıdır.

Bu çerçevede, Esenler İlçemizin tek federasyonu olan, Esenler Dernekler Federasyonumuza çok görev düşmektedir…” dedi.
Kaplan makalesinde; “ Birincisi Sincan Uygur Özerk bölge Doğu Türkistan, özerkliğini kaybetmiş, Çin’in asimetrik işkencelerinin ve esareti altında yaşıyor soydaşlarımız ve dindaşlarımız.
Diğeri, Dünya ekonomisinde büyük bir yere sahip, Doğu’nun incisi Hong Kong, yarı özerk bir yönetim olsa da 1997’den beri Çin’in egemenliği ve nüfusu altında ve aylardır haklı protesto yürüyüşlerine sahne.
Duyarlı olmak; duymak, karşılık vermek, tepkisiz kalamamak, anlamındadır. Olayları ve gelişmeleri yakından takip ederek hislenmek, reaksiyon göstermektir.
Maalesef, siyasi çıkarlar uğruna görmezlikten gelinerek insanlığın bittiği bir yer Doğu Türkistan. Bir millet yok edilmek istenmekte ve bugüne kadar 35 milyon Uygur Türkü öldürülmüş. Bilgi ve teknoloji çağında, Uygurlular evlerinden alınarak, ailelerinden koparılarak, özel olarak yapılmış büyük devasa binaların içine konularak sözde eğitim kamplarında esir tutularak zorla asimile edilerek toplama kamplarında, ateizm öğretisi ve Çinlileştirilme adına insanların beyinleri yıkanmaktadır. Karşı gelenlere büyük ve akla gelmeyecek işkenceler uygulanmaktadır.
Bebekler zorla annelerinin karnından çıkarttırılarak öldürüyorlar, kadınlar kısırlaştırılıyor. Kendi dinlerini, tarihlerini öğrenme hakları yok…
Sözde eğitim kamplarından mezun olanlar (Çinlileştiklerini söyleyenler) ancak iş sahibi olabiliyor, hayatlarını devam ettirebiliyorlar.
Seyahat ve haberleşme hakları yok…

Genç kızlar zorla, Doğu Türkistan’dan, vatanlarından koparılarak Çinin iç eyaletlerine ucuz işçi olarak çalışma kamplarına gönderilerek adeta sürgünde bir yaşama tabi tutuluyorlar.
Kendi dilleri ile konuşmak yasak…

Hiçbir ibadete izin verilmemekte, dini kitap bulundurulması suç olarak kabul edilmekte… Tüm Uygurlular, potansiyel suçlu ve terörist muamelesi görmekteler. Hiçbir Uygurlunun yaşam garantisi yok ve hepsi düşman olarak algılanıyor. Yıllardır katliam, zulüm, asimilasyon, baskı, işkence yaşanıyor Doğu Türkistan’da.
Bu insanlık dışı işgal uygulamalar altındaki Doğu Türkistan’da Uygurluların, toplantı ve gösteri yürüyüş haklarından söz etmek dahi mümkün değil.
Hal böyle iken Hong Kong’da durum, yolun sonunu görmek acısından önem arz etmekte. Hong Konglu yolun sonundaki karanlığı bir diğer ifade ile Doğu Türkistan’ı görüyor, ona göre vaziyet alıyor ve her hafta sokaklardan dünya gündemine haklı sesleri yankılanıyor.
Protestoların gerekçesi ise en ufak hak arayışına hazmedemeyen Pekin yönetim anlayışına karşı ortak tepki göstermek. Yerel halk, herhangi bir suça karışan Hong Kongluların, Hong Kong’da yargılanmasına izin vermeyen, buna karşın bu zanlıların Çin’e iadesini içeren yasa tasarısını geri çekilmesini istiyordu.
Hong Kong’a hâkim Çin zihniyeti 2 ay devam eden karşı gösterilere dayanamadı ve yasa tasarısını geri çekmek zorunda kaldı, 2014’de seçim yasasını değiştirmek istediklerinde de aynı şekilde protesto gösterileri başlamış ve yapılmak istenen değişiklik yapılamamıştı. Daha önce de göstericiler Pekin’in 2017 yılında Hong Kong yönetimine seçilecek başkan adaylarını belirlemesine karşı çıkmıştı.
Devamlı olarak Hong Kong’u, sosyal deney olarak kullanan Çin sosyalizm yönetimi istediklerinde başarılı olamıyorlar. Hong Kong artık bu gerçeği gördüğü için yasa tasarıları geri çekilse dahi gösteriler devam ediyor. Biliyorlar ki; Çinliler geri adım atmayacaklar. Çin’in egemenliğinde özgür bir Hong Kong istemiyorlar. Buranın da Çinlileşmesi gerektiğini düşünüyorlar.
Kısaca, Çin- Pekin rejimi, aynı ırktan oluşan yani Çinlilerin yaşadığı Hong Kong’u, Doğu Türkistan’a dönüştürmek istemektedir. Hong Kong’un Çinlileşmediğini varsayıyorlar. Halk hareketleri özelliklede gösteri ve yürüyüşlerdeki protestolar olmasa, Hong Kong, Hong Kong olmayacak. Doğu Türkistan olacak. Ama nüfusun çoğu Çinli olduğundan, statüsünün de tek devlet iki idare özelliğinden dolayı Hong Kong, önümüzdeki yıllarda da dünya gündeminden düşmeyecek...”  yazdı.
DİNDE KIRILMA
Dinde kırılmayı getiren Kerbela'ya, en makul ve en özel analiz yapılsa da en dikkati çeken nokta, insanlık tarihinde ve dinler tarihinde en keskin dönüm noktası olduğudur.  Kerbela tarihin seyrini değiştiremedi belki ama dinin seyrini değiştirdi. Din ikiye bölündü. Ve bu kırılma noktası birçok ırkı ve medeniyeti yüzlerce yıl derinden etkiledi…
Özellikle de Türkleri. Türkler binlerce yıl tek tanrılı, çok tanrılı yaşamış, kendi kültürel birikimlerine ve törelerine uygun dinleri seçmiş, kabul etmiştir. Zaman içinde çeşitli dinlere mensupken, kök tengrici, Şamanist, animist, manist, doğa tanrıcı, Zerdüşt, Budist, Musevi, Hristiyan… olmayı bıraktılar. Kerbela sonrası doğup devam eden ve iki cephede gelişen, iki din anlayışından birine geçtiler. Öncesi de vardır ama özellikle 12. yüzyıldan itibaren ya Alevileştiler veya Emevileştirildiler. 
Her coğrafyada devlet olarak her yükselen, ilk iş diğerini ezdi. Yüzyıllar boyu akla mantığa sığmaz biçimde siyasallaşan ‘bir dinin iki kolu’ olarak hep ayrışıldı. Ve din, devlet siyasetine dönüştü…
İktidar otoritesi veya kutsal değerler arasında sıkışan din bağımlıları, tarihin dönüm noktalarında mutlaka buluştular. Kırım savaşlarına dönüşen bu buluşmalarda, devlet gücünü elinde tutanlar, devletin bekası deyip ezip, geçti. Kerbela merkezli, karşılıklı sürgünler ve toplu kıyımlar sürdü, gitti.
Oysa Kerbela bilinen sona bile bile sürükleniştir. Karşılaşılacak tehlike ve vahşet en baştan belliydi. Hüseyin de farkındaydı. Aklında dinde reform, devlette devrimden başka hiçbir şey yoktu. Bu doğrultuda tarihe mesaj düşmek istiyordu. Canıyla kanıyla da olsa, cesaretle. Onun için hiçbir güce boyun eğmedi, hiç bir güç kullanmaya da kalkışmadı.
Hüseyin biat etmedi. Hunharca katledileceğini bilmesine karşın, Medine tutsaklığına dönmedi. Hak bildiğinden geri kalmadı. Dik durdu. Özgürlüğü yeğledi. Sembol oldu, ölmedi…
Yolunda, yürüyüşünde tek amaç vardı, dinin yozlaşmasına tarihi çözümleme getirmek. Ata’dan emanet dinsel birikimin son öncüsü olmak. Gerçeği ortaya çıkarmak. Gerçek dinin tekrarını sağlamak. Geleceğin bilincinde derin ve silinmez izler bırakmak.
O yüzden Kerbela, Ata’sının getirdiği dini, son kez sonuna dek sahiplenme yeriydi. Eylemse eylem, ölümse ölüm. Ata’sının izinde, ortodoks Arap tutuculuğuna bir başkaldırıydı. Dinin ilerici pratiğine uygun değerleri savunmaktı. Dinin savaşla kurulamayacağını, kurulsa da din birikiminin kurtarılamayacağının tescillenmesiydi.
Öyle ki, 72'ye binlerin düştüğü, kısır ve çorak bir arazide acımasız bir kuşatmaydı. Kuşatma kırılamadı. On muharrem de din kırıldı. Kutsal davet bitti. Kutsal soykırım yaşandı. Trajediler üzerine din kurmak, kurtuluş umudunu ertelemekti. Ruhsal ve nesnel yok oluştu. Ve Kerbela tarihe böyle kazındı.
İnsanlık tarihinde eşi benzeri ender görülecek, denksiz dengesiz, merhametsiz kuralsız bir çarpışmaydı yaşanan. Vicdanı körlerle, kalp gözüyle görenlerin sağ bırakmamacasına, sağ kalmamacısına mücadelesiydi.
Öncesinde ve sonrasında çıkar ve makam arsızlarının azgınlaştığı, dinden ve insanlıktan çıktığı ne ilk ne de son kapışma olacaktır Kerbela. Ancak olmuş veya olacaklar içinde en acımasızıdır Kerbela. En dinsizidir…

KABİLELER ARİSTOKRASİSİ…

Kabileler aristokrasisi öncülüğünde, zor bi hal çağı yakalamış bir memleketi geriye döndürüp yok etmek, memlekette ilerletilmiş suni propagandalar ile demokrasi hesaplaşması yapmak, yakında o beğenilmeyen Demokrasiyi de çok aratır…

Emperyalizmin bölgesel köleleştirme savaşlarına destek ve ortak olmak, sadece tanrısal değerlere sarılan, bu kabileler aristokrasisi ile mümkündür. Belki de o nedenle yıllardır vazgeçilmez gösterilen, daimi adres belletilen eşrafın kazanması sağlanıyor. Her telden bunca yanlışa, yanılgıya ve başarısızlığa karşın, hala sürdürülen toplumsal desteğin başka bir açıklaması olamaz.

On yıllardır kalkınma hamleleri deyip durup, sınıfta kalmanın sorumluluğu da bu kabileler aristokrasisinindir. Çünkü her türlü aristokrasi asimile edilerek, demokrasiden vazgeçme noktasına getirilen memlekette kaçınılmaz son bu olur. İktidarda tutulanlarla hesaplaşma geciktirildikçe de, daha çok şeyler elden uçup gider. Ve çağ bir daha zor yakalanır.

Diğer yandan büyük bir coğrafyaya yayılan kabileler demokrasisine dahi tahammül edilemeyip, açılan savaşlara ve çıkarılan kargaşaya birlik olmanın, kabileler aristokrasisine dönüş projelerine destek olmanın da bir bedeli olur. Hesaplar gün gelir tutmaz. Projeler çöker. Ödeme vadesi kısalır. İşte çaresiz kalmak da, çağdışı kalmak da bu yüzdendir.

Öyle bir duruma getirildi ki memleket, öyle bir duruma getirildi ki coğrafya, öylesine kötü durumlara yol açacak haritalar ve çizgiler çizildi ki, işler artık kabileler aristokrasisi ile düzelmez halde…

Yine de memleketin bir kesimi, koltuğu kutsayan örtülü bir anlayışta hala ısrarcı. Gerçeğin söylenmesi potansiyel muhaliflik ve kabileler aristokrasisine hakaret. On yıllarca tehlikeli fikir ve öğütlerle, örgütlü hale getirilen, kabile aristokrasinin partidaşları her şey pahasına sistem savunucusu. Elitist yaklaşımlı, inanç militanlığı havasında gözler hiçbir şey görmüyor. Çağdışı sınanmalara heves hala üst seviyede.

Memlekette hal böyle olunca aşırı karakteristik, kabileler aristokrasisi bölgesel yandaşları ile umursamadan iş tutuyor. Ortak çıkarlara uyan uymayan ayrımıyla da, kendi yarattıkları kanalda ilerliyorlar. Bu kanal öyle bir kanal ki, gizlenen dünyaya ilişkin ipuçlarını bir bir veriyor. Ama akılcı olmaktan çok uzak bir birikime takiyecilikle izler takip edilmiyor.

Temelsiz birikimleri çağa uydurmaya çalışan bir niyet, hala sorgulamasız kabul ediliyor. Ve hayat kalitesi de günden güne bozuluyor…

Bozulma her yerde. Bozukluk karşılaştırmalı ve çok renkli yorumlarla sürdürülüyor. Sonuçta çağın ötesine geçme hevesindeki bir memleketin hevesi hepten kırılıyor…
Bu kaygan zeminde, kabileler aristokrasisinin dünyanın sonunu getirecek hamleleri de ne yazık ki hiç kaygı uyandırmıyor. Hep haklı kılınıyor. Memleket ne halde hiç önemsenmeden, hamle üstüne hamle geliyor.
İşte bu kabileler aristokrasisinden bunalan memlekete, acilen tam demokrasi gerek…

BRAİLA; İBRAHİM PAŞANIN ŞEHRİ…

Braila, Romanya’nın bir kenti. Geçmişi eski Roma’ya kadar dayansa da, aslında bir Türk kenti olarak kabul ediliyor. Tuna Nehri’nin kıyısına kurulmuş bir kent Braila. Adını İbrahim Paşa’dan almış olduğu görüşü de hâkim. Hangi İbrahim Paşa’dan bilinmiyor. Genel söylenti böyle. Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma düşünceyle, İbrahim Paşa’nın şehri diye anılıyor. Yaygın kullanılan bir adı da, İbrail. Eski yeni birçok haritada İbrail olarak geçiyor.
Almanya Donauesching’en kentinde doğan Donau-Tuna Nehri, Avusturya, Macaristan, Slovakya, Hırvatistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan ve Ukrayna’yı geçerek Karadeniz’e dökülüyor.

Dokuz ülkeden geçen Tuna Nehri, kıyı boyuna yayılan kentleriyle, koskoca bir coğrafya oluşturuyor. Romanya sınırları içinde Dunarea adını alıyor Tuna…

Osmanlı’nın Avrupa’ya açılma döneminde, yol üzeri en önemli bölge Dobruca. Tuna Nehri Karadeniz’e yaklaşırken, Silistre’den sonra kuzeye doğru dönüşüyle oluşmuş, dirsek şeklinde bir ara bölge Dobruca. Tuna deltasındaki kasaba ve kentlerden, Tuna’nın karşı kıyısındaki İbrail ile Kalas kentlerine dek yayılıyor.

İşte “Aşağı Dobruca ve Yukarı Dobruca’’ denilen bu bölgeler, Romanya’da Türk yerleşim birimleri. Bu yol üzerinde birçok kent ve kasaba var. Türkçe adı olan ve Türkün yaşadığı. Tıpkı Köstence, Tulça, Mecidiye, Maçin, Galats (Kalas) gibi.


İbrail, Dobruca adıyla sözü edilen bu coğrafyanın 'Aşağı Dobruca' bölgesinde. Aşağı Tuna üzerinde ve birçok ticaret yolunun kavşağında, hububat diyarı. Bağlantı ve ticaret kenti. Yaklaşık üç yüz elli yıl Osmanlı idaresinde kaldıktan sonra, Edirne Antlaşması ile 1829 yılında Eflak Prensliği’ne devredilmiş önemli bir Tuna nehri liman kenti...

Yıllar içinde, kentin Türk varlıkları, tarihi zenginlikleri bir şekilde yok edilmiş. Merkezinde kiliseye çevrilmiş bir camii var. Korunamamış, camii özelliği kalmamış. Braila’da az sayıda 'Rumen Türkü' aile yaşıyor. Bunların kökeni ya Kırım tatarı veya Doğu Karadenizli…

Ancak Braila’da varlığını devam ettiren, bir 'Türk şehitliği' mevcut. Romanya`daki üç Türk şehitliğinden biri Braila’da. Birinci Dünya Savaşı’nda, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’na destek için Osmanlı’nın Galiçya Cephesi’ne, Romanya Cephesi‘ne ve Makedonya Cephesi‘ne gönderdiği üç kolordudan Karpatlar’da düşenler için kurulmuş bir şehitlik bu…

Bu şehitliğe şimdi yalnızca Türkler ve birinci dereceden Türk yakınları defnediliyor. Korumasını ve bakımını Rumen türkü bir aile yapıyor. Şehitlikte milli-dini günler ve bayramlarda, Köstence müftülüğüne bağlı 'Maçin' beldesinden görevlendirilen,  'Rumen Türkü'   hoca dini vecibelerin yerine getirilmesine yardımcı oluyor.

Braila, kent merkezi etrafını ve yol boyuna dizilmiş irili ufaklı köylerin çevrelediği bir yerleşim yapısına sahip. Yaklaşık beş yüz bin nüfus kente ve yan yana dağılan köylerde yaşam sürüyor. Köyleri bildik ve tanıdık, sanki Trakya köyleri…

İbrail, Osmanlı’dan bu yana değerli bir liman kenti olma özelliklerini koruyarak, 1881-1947 yılları arasında Romanya Krallığı’nın bir kenti, sonrasında ise 42 yıl Romanya Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir kenti olarak gelişimi sürdürmüştür...
          
“ 1989’da Sosyalist sistemin yıkılışından sonra Braila’da da kurulu fabrikalar, kombinalar, seralar, küçük üretim çiftlikleri, tarım ve tekstil kooperatifleri tamamen satılmış, el değiştirmiş veya içleri boşaltılmış. Hurda fiyatına gitmiş her şey. Sadece dış karkasları duran hayaletimsi varlıklara dönüşmüş, geçmişin istihdam ve istihsal kapalı alanları. AB’ye girdikten sonra ise üretim hepten geri kalmış-bıraktırılmış. Tüketim toplumuna yönleniş özendirilmiş.
Anadolu’da her kent, her kasaba ve köy nasıl ki sizi minareler ile karşılıyorsa, Braila’da fabrika bacaları ile karşılıyor. Ancak tütmeyen yakın gelecekte yıkılacak fabrika bacalarıyla…
Belki de bin yıllık hububat diyarı olma özelliğinden, kendine yeten tarım toplumu olmaktan da gün güne uzaklaşılıyor. Geleceğin organik tarım alanları olacak denli bakir ovalar, topraklar ya yabancılara satılmış ya da ekilmiyor. Boş atıl yeni sahiplerini bekliyor. Braila tarımı ne yazık ki yarınlarda pek de iç açıcı görünmüyor.
Küresel ısınma, mevsim dışı yağmurlar, zamansız ve yoğun süren kar, don, başta Tuna nehri ve diğer nehirlerin mevsimine göre kuraklığı veya taşması, özellikle mısır, buğday ve ayçiçeği ekili alanların sular altında kalması ve kavrulması diğer sorunlar. Tarlalardaki ürün ya çürüyor veya yanıyor. Hikâye hiç de yabancı değil…”
Braila’nın önemli yabancı yatırımcıları arasında Türkler de var. Öncelikli iş alanları tekstil-konfeksiyon sektörü. Sosyalist dönemde kooperatifler yoluyla gelişen ve sonrasında ihracata yönelik konfeksiyon fabrikalaşması yaşamış kentin yatırımcıları genellikle Türk. Yetişmiş kalifiye personel varlığı, ucuz iş gücü ve sektörün eski ve yerleşik olması nedeniyle Türk yatırımcılar burayı seçmişler. Kriz nedeniyle küçülme yaşasalar da en önemli tekstil yatırımcıları yine de Türkler. Ayrıca birçok alanda iç dış ticaret yapan Türk vatandaşları da mevcut Braila'da.

Bu büyüklü küçüklü firmalara sahip Türkler, Braila merkezli yirmi kilometre uzaklıktaki Galats şehrini de kapsayan ‘Aşağı Dobruca’da 550 yıllık Tuna boyu geleneğini sürdürüyorlar…
GÖZDEN DÜŞME GÜNLERİ…

Bölgede olanları göz görüyor, kulak işitiyor. Gözden düşme günleri çok yakın…

Tarihte yığınla örnekleri var. Düşmem diyenler de yanlışa düşerler. Günü gelir en gözdeler de gözden düşer. Unutulurlar. Düşerler ve unutulurlar ama artıları, artıkları, akıllardan zor paklanır. Eksiler de. Çünkü eksik yapılanlar, yürekleri yakmış ise bir kere ebediyen anılır. İlk çıplak uyarıda, ekseriyetle hemen akla takılır hepsi…

Bölgesel manada öyle itibar kayıpları yaşandı ki son yıllarda, yüz yıl sonra bile anımsanacak gibi. İadeyi itibar zor.  Örneğin öğütlere uymayıp, bölgesel kara deliklere girilmesi. Övünmek nafile, çünkü girip çıkılsa da ak çıkmak zor. Baştan kara ve yürekleri karartan hamleleri unutmak daha da zor. Komşuların başına gelenlere müdahil olmayı ve olanları, türbinlere oynamak da kurtarmaz. Unutulmaz.

Herkes unutsa yerinden mülkünden edilen, mülteci milyonlar hiç unutmaz…

Çünkü bölgede artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak… 

Ve her yapılan yakın çekim, tarih sayfalarındaki yerini aldı…

Yerli yersiz, uzakta yakında ihtişamlı zenginlik var zannıyla, haklı haksız düşünmeden, zehir zemberek dille, coğrafyalara dalanlar, sonunda elbette o coğrafyalara borçlu kalırlar. Çünkü ‘Yüksekten düşmek kadar korkutucudur, göçükler altında kalmak. Boğulmak kadar ürkütücüdür, ateş içinde yanmak.’ Yangının tarafları, ezberden buyrukçuluk ve buyruk zevatçılığı da anımsanacak her an. Ve bir bedeli olacak muhakkak. Ödenir mi, ödenir. Ödetirler mutlaka.

Şimdi bölgede işler tersine dönünce, hep aynı masala inanmışlıkla yeniymiş gibi yine ayni masallar anlatılıyor. Cümle âlem her şeyin farkında. Nice pahalı inançların içine saklanmış, iç savaşlar yaşanıyor dört bir yanda. Gerilim beyine açılan tüm pencereleri kapatmış. Akılcı davranmak söz konusu değil. Emperyal işleyiş çarkı çekirdeğinden çeperine bozuyor.

Bölgede işte bu bozulmayla insani değerlere aldırmadan yakıp, yıkıp, kahredenler tarihin hafızasına kazınır. Sembol olunan günler es geçilip, yarına en mahrem perdeler aralanır.  Maskeler düşer ve yalnızlık gelir başa. Mateme dönüşür, maceraperest hevesler.

Çünkü on yıllardır toprağa düşen, düşürülen can, canlara değen acı, kıvrandıran sancı gelir sorumlularını bulur. Makam ve mevkiden düşmek başa gelebilir. Pek incitmez bu düşme.  Asıl incitecek olan milletin gözünden düşmektir.

Göz görüyor, kulak işitiyor, işte o gözden düşme günleri de yakın…

Düşmeye gör, düşenlerin artık kendini temize çıkarması bir o kadar zor. Bölgede fire çok. Manzara eskisinden kötü. Sorumlu baş siyasi aktörlerin bile baş edemeyeceği boyutta korku imparatorluğu yayılmış etrafa. Korku dağları bekliyor.

İşte hiçbir makam ve mevki, bölgeyi bu hal ve olmaz biçimlere getirdikten sonra düşmekten asla kurtulamaz. En gereksizlerin efsaneleştiği dünya gün olur yıkılır. Fes düşer kel görünür. Akla kara belirir.

Sınırsız yetkiler, parazit ‘turp’ gibi kısıtlanır…

Milletin gözünden düşme günleri de yakın. Süreç delikanlılığın pimi nasıl çekilir bir güzel yansıtacak yarınlara. Göz görüyor, kulak işitiyor…

MİLLİ TARİH

Coğrafyaları hâkimiyetine alarak veya hâkimiyete girerek, yağmalayıp parçalama düzeneği tarihi oluşturmuştur. Tarihte karşılıklı ilişkiler ve iletişim ise milliliği güncellemiştir...

Milli coğrafyalara özgü milli tarih, karanlıkta kalan yanları daha da karartır. Birçok tarihsel vakayı yok sayar. Yani milli tarih bir tarihsizleştirme operasyonunun kayda geçirilmesidir. Millilik öylesine vahim hataları, muammaları kayıt içine çekerek resmi tarihi oluşturur ki hiç karşı çıkılmaz. Resmi tarih kendi sahasında özgürleşen, ideolojik bir tutumdur. Resmi ideoloji doğrultusunda hiç olmadık bir milli tarih yazma ve yazdırma gayesidir. Belki de istenilen budur.

Gaye gizli saklı kalmış tarihsel olaylar üzerinden, beka ve varlık modeli yaratmaktır. Her türlü tarihsel ifadeyi beka ve varlık sorunu yaparak millilik oluşturmaktır. Çünkü milli tarih, tarihsel bilinç düzeyini kısıtlayarak, milliyetçi ideolojilerin devamını sağlayan bir kronoloji ileri sürer. Türdeşlikler yaratarak, homojenliği yok eder. Kayıt altına alınmayanlarla, insanların birçok şeyi unutmasını önceler. Kuşaktan kuşağa aktarımların da önünü keser.

Baskı, baskın, göç ve sürgünlerle millileşen coğrafyalar, dini ve siyasi ortamda milli tarihlerini yaratmıştır. Milli tarih kültürel kökler üzerine kurulmuştur. İlliyet bağlarını milliyete dönüştüren bir kapsamda, devlet denilen organizmaya kavuşulmuştur. Ve tarih boyu devlete hizmet eder bir çizgi izlenmiştir.

İşte bu ve benzer nedenlerle milli coğrafya bir yandan ortaklığı temsil ederken, bir yandan da ortak yurt algısını asimilasyonlara tabi tutarak zedelemiştir. Düşmanlıklar yaratılmış,  bilimsel gerçekliği yıkan kimlik tanımlamaları ile yeni yapılar güçlendirilmiştir. Ve milli coğrafya üzerinde gerçekçi milli tarih oluşturma çabası cezalandırılmıştır. Yani milli tarih daima siyasi ideolojilerin gölgesinde kalmıştır.

Böylece yeterince genişliği ve derinliği olmayan, mikro milli düzeyinde bir resmi tarih yaratılmıştır…

Bu tarihin de inanılması ve kabullenilmesi zorunlu bir kara kitap anlayışı vardır. Oysa harmanlanan, coğrafyanın kara kutusu özelliğini taşıyan, doğru ve doğrultucu bir tarih değildir. İşte o yüzden devamlı geçmişte yaşayan ve geçmişe özlem duyan kuşaklarla gelecek kararır, karartılır.

Bu çağ karanlığında sahte vakayinamelerin etkisiyle millilik, tarihin derinliğinde kalan istilaları ve işgalleri makul gören bir seviyeye çekilir. Milli tarih ise coğrafyaları fethedenleri kendine göre dizayn eder.

Sonuç itibariyle milli tarih, milliyetçi resmi tarih aslında coğrafyaları bir bir tarihsizleştirme ve değiştirme operasyonudur. Benden ve bizden önce ve de sonrası diye milli tarih yaratma çabasıdır.

Bu günlerde sürdürülen çaba da budur…













MİNYATÜR MİLLİYETÇİLİK

Millet ve iktidar arasındaki ince çizgidir milliyetçilik. Çok basit temellidir. Vazgeçilmez temel Millet ve memleket çıkarlarını üstün tutmadır. Ulusçuluk tutkusudur…

Tutkunun özü ulusların kendi kültürel değerlerini, ulusal çıkarlarını ve tam bağımsızlığını üstün tutma,  çizilen sınırlarını koruma ve varlığını sürdürme inancıdır. Milliyetçilik başka türden değerler, bölgesel ve uluslararası plan ve projeler üzerinde fazla durmaz. Öylesi milliyetçilik, minyatür milliyetçiliktir…

Bu gelişen minyatür milliyetçilik anlayışı, militer yapılar ve abartılı çokuluslu ilişkilerden beslendikçe, devlet, varoluş ve kuruluş ilkelerine sıkı sıkıya bağlı görüntüsü verir. Yalancı bağlılık neticesinde genel idare çağdan uzaklaşır. Çaptan düşer. Başka yerlere savrulur. Dinciliğe sarılır.

Böylece idare ve ahlak zedelenir. Otorite bozgunu yaşanır. Bu arada varlık ve vatan kargaşasına itilen sade vatandaşlar ise vatanseverlik potasından uzaklaşır. Milletin en azından yarısı yaratılan yeni imaja tapar. Aslında milliyetçiliğin minyatürleşmesi ve dini motiflerden esinlenmesi, resmen çoğunluk dostken, sınır içi ve sınır dışı düşmanları artırır. Düşmanlık sağlanınca lafta bu yeni modern milliyetçiliğin içi dini ögelerle doldurulur. Böylece minyatür milliyetçilik gereği, milliyetçi temelde birlik ve vatan düzleminde dirlik, düşmanda birlik denklemine bağlanır.

Yani din ve mezhepsel düşmanlıklarla bezenmiş bu tip minyatür milliyetçilik, dış düşmanlar ve yerli işbirlikçilerin işine gelen milliyetçiliktir…

Milliyetçiliğin içi dini otorite ve abartılı dinci hurafeler ile boşaltılınca, millet vatan ve vatanseverlik merkezine oturtulan milliyetçiliğe karşı kışkırtılır. Ulusalcılığa karşı saldırganlaştırılır. Mütemadiyen akınlarla milli ince çizgi kırılır…

Sıradan, basit saygısızlıklarla tam bağımsızlığı öğütleyen ve örgütleyen milliyetçilik dışlanır. Emperyal hülyalarla her yer bizim veya vaktiyle bizimdi mikro milliyetçiliğine tapılır.

Bu tapınma neticesinde militarist destekli, abartılı dini çelişkilerden beslenen mikro milliyetçilik hayata geçirilir. Hak yerini buldu misali iç dış düşmanlar test edilir. Yeni düşmanlıklar tesis edilir. Millet ile iktidar arasındaki en ince ve keskin bağ olan milliyetçilik özünden koparıldığından, herkesle doğrudan hesaplaşma milliyetçilik farz edilir.

Yani bu minyatür milliyetçilik, iç dış tehditlere aldırmadan, iç destek bulmuş dış düşmanlar yok sayılarak, ucuz sebepler göstererek, lüzum dâhilinde safsatasıyla sıcak savaş moduna girer. Bu emperyal milliyetçiliğe dönüşme isteğiyle, bin yıllık temel birikim görmezden gelinir. Devleti, milleti, vatanı, Cumhuriyeti sevmek, korumak ve kollamak olan ulusal duyarlık başka bir çizgiye hapsedilir. Her türlü ciddi tehlikelere karşı, malı canı pahasına karşı duruş, çok geride kalmış ve gereksiz kitlesel arzular dozuna indirgenir.

Yaratıcı milli değerler, minyatür milliyetçiliğe asla uymadığından, uydurulamadığından her fırsatta paragöz piyonlarca karalanır…

Bu her eve lazım minyatür milliyetçilik, bilince saplanan yalanlarla, zihne uygulanan dini plan ve beşgen programlarla kitleleri yakın geçmişinden koparır. Bu kopuşla egemen gücün istediği noktaya gelinir. Toplum yerli milli derken, hepten erozyona uğrar.

Yani dini bağlantısı güçlendirilmiş minyatür milliyetçiliğe dönüş ve bu milliyetçiliğin yaygın biçimde kabullenilmesi modern dünyadan kopuştur. Kopuşu hızlandırır. Milli şuur, din ve mezhep birliği ilkesine dayanır. Oysa din bazlı milliyetçilik, değişik etnisiteden dindarları bile asla milletleştiremez. Mezhepler ise sadece yalnızlaştırır ve ayrıştırır.

Ülkeden ülkeye bulaşan ümmet politikasının batışı da bu yüzdendir. Egemen dünyanın palazlandırdığı dinsel tabanlı minyatür milliyetçiliğin, memleketleri, bölgeyi ve dünyayı getirdiği durum ortada.

Peki, nasıl bir milliyetçilik, hangi ince çizgide millet ve iktidar bütünlüğü. İşte geleceğin meselesi makro düzeyde budur…

7 Ocak 2020 Salı

OCAK-1


KÜLTÜR SAVAŞLARI…
Üç beş gündür aşırı yağış, sel, su, fırtına. Buza kesti rüzgâr. Hava bozuk. Bu bozgunda aklı kuşatan kar, kış, kıyamet, beter soğuk ve kültürel boşluk…
Bahaneyi bir yerlerde aramaya hiç gerek yok. Kapıda. Boş bakışlar arasında yıllar içinde kültür değişti. Sosyal hayatlar değiştirildi. Köklü gelenekçi yapılar bozuldu. Dokular çözüldü. Mevcudun dayattığı kültür hepsini yuttu. Emperyal iktidar yerini sağlamlaştırdı…
Rekabetçi kamplaştırma ile dayanışma duyguları örselendi. Öğütlenen eskiye özlem oldu. Her şey çok basite indirgenerek, uhrevi ölçülerde, ruhbani ölçütlerde değerlendirmelere tabi tutuldu. Temel olgular, algı yöntemleri ile hiçleştirildi. Ve yaratılan atmosfer mevcudu güçlendirmeye katkı yaptı.
Vahşi kapitalizm ile ilintili olan ne varsa gizlendi. Gelenekle bağlar kuvvetlendirilecek dendiği halde türlü varyasyonlarla zayıflatıldı. Ateşte emperyal özentiler demlendi. Dört bir yandan kuşatılmışlık havası estirildi.
İşte bu hava, kendine ait yapay değerleri de yarattı. Sağlam, saygın, kültürel, sosyal değerleri değişime uğrattı. Sonuç, kültürel erozyon. Sosyal patlama derecesinde yoksulluk ve yoksunluk. Ters yüz edilen hayatlar…
Bu toptancı bozulma ulusal kültür düzeyini de aşağıya çekti. Toplumlara kavimsel suni bir kültür pompalandı. Yüzyılların hâkim kültürleri sosyal yaşamdan törpülendi. Siyasal düzenek, mini kitle kültürleri oluşturdu. Yerli ve milli böyle olunur sanıldı. Din ile süslenen bu kültürel sapma merkezileşti. Merkezden mecburileştirildi…
Hayat damarlarına, kılcal kanallara dek enjekte edilen dinsel hurafeler kıskacında genleşen kültür, gerçek hayatın önüne geçti. Resmi görüş içten dışa, yukarıdan aşağıya toptan değişti. Ve milli hassasiyetler yörünge değiştirdi. İktidar, korku ve dayatmaların dozunu artırarak iktidarını bir yere kadar korudu.
Bu korunaklı sistem de yetmeyince, köktenci bir gerigidişim öngören sosyo kültürel pozisyonlar güçlendirildi. Dizayn edilen değişken ve geçişken pozisyon alıcılar siyasal modelin de değişmesine neden oldu.
Yani yeni kültüre adapte olan çoğunluk, kendini ifade etmeyi coğrafyaya yayılan, başka coğrafyalara da yayılmacı bir kültürde buldu.
Ve lafta yeni hayata, yeni sistem adapte edildi…
Bu adap erkan, edep haya tanımayan her şeyi kabullenme hissiyatı, derin bir travma yaşandığını hissetmeden, ileride daha ağır hissedilecek bir boyuta evrildi. Devamlı gündemle oynandı. Hayata tutunmayı sağlayan kültürel köklerdeki bu oynamalar, çok ucuz oyunları da güncelledi.
İktidarı toptan ele geçirmeye dönük atılım sonrası kısa zamanda din bağlamında farz edilenlerin, sosyal yaşamda önemli yer tutsa da, ortak yaşama yön verecek denli uzun ömürlü olmayacakları görüldü. Pek sürmeyecek olsa da dini telkinlerle bir zaman daha yol almasını sağlayacak desteklemeler gecikmedi.
Bu destekler sayesinde çok şeye mal olacak, olmasına neden olacak ciddiyetsiz adımlar atıldı...
Böylece gittikçe daha da zorlaşacak kan donduran atmosfere girildi…
Yıllar yılı, binlerce yıllık geçmişi çok sayan görülüp, yok sayan, esaslı kültür birikiminin yok edilmesine dönüp bakmayanlar üç beş gün içinde birden kızıştı.
Üç beş gündür doz aşımı yağış, sel, su, kar, boran, fırtına derken hava buza kesti. Kestirilemeyen bir şeyler oldu ve ateş bastı. Tam da cehennem ateşi. Kızılca kıyamet havası. Hepten havaları bozuldu.
Kültür savaşlarından sıcak savaşa. Havada başka bir şeyler daha var sanki…




ÖYLESİNE SAVAŞ

Öylesine bir mecra ki, haritaları sahte veya bomboş. Veya birbirine dolanmış. Hatlar kızgın. O ahenksiz boşlukta izole edilmiş, paleolitik dönem sefilliği. Tamamen değişime kapalı, koca bir bataklık. Teklif dahi edilemez barış beklentisi…

Çünkü her askeri hareketlilik başka bir macera…

Hayal kırıklığına uğrayanların içini kemiren ne varsa, gönül rahatlığıyla döktükleri tek bölge. Evrensel rahatı bozan facialara doymamışlık. Fanatizm ve faşizm…

Öyle ki, çöllere dağlara tünemiş kamplaşma kargaşası. Ve gizli departman kavgaları. Pusu ve dehşet diyarı. Enformasyon detayları öğrenildikçe doğrudan savaş tehlikesi. Savaş tamtamları. Kaygısız saldırılarla pekişen düşmanlıklar. Şifreli kodlu yalnızlıklar. Ve diyet ödeme ile ödetmeler.

Öylesine bir bölge ki, yüksek frekanslı savaş ve kapışmaya alarm çılgınlığı. Savaşa davetiye…

On yıllarca uyduruk çatışma serisinin bağlandığı son nokta. Parçalanmış, bölünmüş ülkeler bölgesi. Lafta iyileştirme operasyonları ile ceza kesme turları. Saf değiştirme eğilimleri ve saflara eğitim girişimleri. Kaçınılmaz kader.

İstihbarat servislerinin izin verdiği ölçüde kader. Toptan keder…

Öyle bir arazi ki, paralı asker cenneti. Hayati sinyal ve siren tipleri. Tipik karargâh destekli operasyonel trafik. Sıcak savaş bölgesinde gizli savaşlar…

Öylesine suikastlı bir düzenek ki, projenin kargısı ne zaman kime isabet edecek belli değil. Piyango ihtimali. Oysa her şey çok evvelinden planlı projeli bir manzara…

Öylesine su yüzüne çıkmış ki sorumsuzluk, gerçekler gerici ve yoz yalanlarla saklanmakta. Tamı tamına bölgesel kaynak israfı. Acımasız paylaşımlar. Gangstervari tuzaklar. İlkesiz isyanlar. Şiddete şiddet standartı. Sanki bir yerden start verilmiş ve hiç ilgilenilmemiş büyük bir organizasyon resmi.

Resmen acı hakikat ile yüzleşen halkların, iyice zalimleşen bir atmosferde, bin bir zahmetle ayakta kalma mücadelesi…

Onları ne gören, ne önemseyen var. Herkesi gri ve belirsiz bir gelecek bekliyor. Herkes öylesine garip…

Öylesine bir savaş çığırtkanlığı ki, herkese mutluluk getirecek, umut aşılayacak ne varsa sindiriyor. Akıl sır erdirilemeyecek bir emperyal kaygı…

Ve kaygısızca sadece tahmin okumak ve tatmin olmak üzere kurgulanan reel politika…

Emperyal ajansların geçtiği ise bölgenin serbest atış bölgesine dönüşmeye ramak kaldığı. Emperyalist ordu palyaçoları denetiminde ıssızlık. Issızlığın tezgâhın içinde olanlara doğru kaydırılması.

Öylesine azgın bir yöntem ki, yerel işbirlikleri ile kaynakları kurutmak maksatlı muharebeler. Muhatabını da düşmanlığa teşvik edici hamlelerle, kirli oyunun içine çekmeler.

Öylesine vahşi, öylesine ısırgan, bölgeyi enkaza çevirecek denli öyle bir fitil ateşlenmiş ki, sular da iyice ısınmış bazı kimseler hala kimseye bir şey olmaz faslında. Fizan derdinde…


ORTADOĞU SAVAŞ ÇEMBERİ…


Demek ki, bazen evdeki hesap çarşıya uymaz. Kurulu kurgu dengeler bir gece ansızın bozulabilir. Bir gün önce Fizan için tezkere çıkar, başka dünyalara açılmayı hesapla, bir anda ateş dibine düşsün. Olacak iş mi? Pentagon’un üstlendiği ve Reuters’un olay anına ait görüntülerini paylaştığı, apaçık uluslararası devlet terörü örneği hamleden sonra artık Ortadoğu’da her şey olabilir. Eskisinden de beteri beklenebilir. Belki de ortalığı kasıp kavuracak nitelikte ve nicelikte bir savaş çıkabilir…

O nedenle şu beka meselesini iyi düşünmek lazım, milli güvenlik meselesini akılcı biçimde masaya yatırmak lazım. Beka Fizan’da mı yoksa sık aralıklarla hesapları değişen ve pentoganovari ataklarla karıştırılan Ortadoğu’da mı? Yoksa sınır dışı operasyonel politikadan vaz geçip, başta ekonomi iç meseleleri halletmekte mi? Doğru karar vermek lazım.

Ayrıca hala Büyük Ortadoğu projesi yürürlükte mi? Eğer yürürlükteyse Fizan’a gitmek veya gönderilmek bertaraf edilmek olabilir. Gereksizce cepheleri çoğaltmak da olabilir. Doğru tahliller yapmak lazım.

Yani üç gün önce meşhur büyükelçilik basılması kurgusu ile Ortadoğu’daki oyunun değiştiği, başka planlara gidilebileceği belli oldu diyenler önemsenmedi. Oysa şifreler iyi takip edilmeli ve Fizan tezkeresi ertelenmeliydi. Zaten öyle kolayca gidilemeyeceği besbelli bu sefer iznine dost düşman dış dünya da karşıydı. Yanlışta direnilmemeliydi. Parmak sayısına güvenilip onaylanmasıyla da boş yere Akdeniz’de düşman sayısı artırıldı.

Evet, diğer yandan Kongre’den izinsiz, Başkan emriyle bölgenin istihbarat zihinlerinden birine düzenlenen bu pentagon planı, korkunç büyüklükte bölgesel bir savaşı tetikleyebilir.  Sıcağı sıcağına söylentiler böyle. Bölgede intikam kurgulu benzer, karşılıklı siyasi figürleri öldürme girişimleri devam ettirilirse, sonucu daha fazla ölümlere, kitlesel ölümlere çıkabilir.

Karıştırıcı istihbarat aklıyla, Ortadoğu’da uluslararası askeri güç kullanımı devam ettirildiği sürece, mevcut bölgesel yetkililer hiçbir şekilde barışa inanmadığı ve asgari müşterekte buluşmaya yanaşmadığı takdirde Ortadoğu Savaş Çemberi’ne girebilir…

Belki de çok ağır bedelleri olabilecek ve illa bedeller ödetebilecek bu hamle, uzun yıllara yayılabilecek yeni bir kanlı çatışmaya zemin hazırlayabilir.  Ortadoğu’daki Savaş Çemberini daha da genişletebilir. Durum bu denli hassasken, Ortadoğu Savaş Çemberi’nin dışında kalma endişesiyle hiç düşünmeden su testisi suyolunda kırılır yaklaşımları ve yorumları anında taraf bildirmektir. Bu ifadeler tarafgirlikte ve dönülmez yanlışta ısrarın devamıdır.

Bir başka ifadeyle Ortadoğu’da, demokrasi havarisi kesilip, tek terör karşıtı rolü oynayanların, dünyada nasıl en büyük terör destekçisi olunduğunu gösteren bu operasyonun arkasını da iyi değerlendirmek gerekir. Önünü de. Bu operasyonel hamle bu günden itibaren her ülkeyi özellikle, Fizan Tezkerecilerini görülmemiş derecede büyük tehlikelerle baş başa bırakabilir.

Bölge yarından itibaren intikam duygusuyla, egemen sermayenin işgaline karşı çıkarsa, temsilcisi lafta ileri demokrasi getiriciler ve işbirlikçileriyle kapışırsa ki muhtemeldir. İşte Fizan Tezkerecileri böyle bir çıkmazda nereye taraf olacağı hakkında kuşkusuz hazırlık yapmıştır. Anlaşmalar da gerçekleştirmiştir.

Mutlaka hazırlığı olmalı ve anlaşmalar netleştirilmelidir. Çünkü Ortadoğu Savaş Çemberi’ne girdiğinde kısa zamanda kendini savaş mağduru olarak niteleyen milyonlarca sığınmacı kapılara yığılabilir. Teknelere doluşup Fizandan gelecekler hariç.  Tamiri zor bir hasar daha kapıyı çalabilir.

Yani topyekûn daha çok su götürür günlerden geçilecek. Ortadoğu Savaş Çemberi bir kez daha alevlendirildi. Akıllı olmak lazım…

KANAL İSTANBUL-2

Birinci bölümde yaptığım kanal İstanbul değerlendirmesine kaldığım yerden devam ediyorum…

Televizyonlarda basında Kanal İstanbul’la ilgili birçok program yapıldı. Bir tarafta karşı çıkanlar diğer tarafta çatlasanız da patlasanız da yapacağız diyenler.
Bu konuyu tartışmak toplumda hedef saptırmak mı gündem değiştirip bazı önemli sorunları toplumun dikkatinden kaçırmak mı? Sanki toplum yalancı emzikle uyutuluyor.

Televizyonlara çıkan yüzler hep aynı yüzler. Ne söyleyecekleri baştan belli. Tamamına yakını da bu konunun uzmanı değil. Tartışmacıların bu konuyla ilgili hiçbir akademik yönü yok. Bilmeden bildiğini sananlarla idare ediyoruz.
Kanal karşıtları olaya yanlış yerden giriş yapıyorlar. Kendi tabanlarına imza kampanyası düzenleterek iktidarın geri adım atacağını düşünüyorlar. Oysaki bunun pratikte hiç bir anlamı olmayacak. Tabanın enerjisini boşa harcamaktan ileri gitmeyecek.

Yandaş kanalların aynı yüzleri çıkartmasını anlarımda muhalif kanallarında aynı yolu takip etmesine anlam vermek mümkün değil. Gerek yurt içinden gerek yurt dışından bunu konuları bilen akademik bilim adamlarını çıkartıp ekranlara toplumu bilgilendirmek daha doğru olurdu.

Televizyonlara bilim adamlarını çıkartma noktasında bir yasak sansürmü var. İktidar altı üniversite 200 bilim adamı bu projeye katkı sundu diyor. Bu ne kadar inandırıcı, raporu ne kadar doğru.

Rektörlerini ve dekanlarını iktidarın belirlediği özerk akademik ve bilimsel olmayan üniversitelerden iktidar yanlısı kararlar çıkar. Bu raporların ve CED raporunun sayfa sayısın bir anlamı yoktur. Gerçek bilimsel çalışmalar düşüncenin özgür olduğu ortamlarda hayat bulur.

Kanal İstanbul’un ve boğazların Montrö anlaşmasının hukuki ve tarihsel boyutunu ekranlarda deniz hukukunu bilen hukukçularla ve de tarihçilerle tartışılsa toplum aydınlansa iyi olmaz mı?

Teknik boyutunu jeolojik boyutunu mühendislerle mimarlarla jeologlarla jeofizikçilerle çevre mühendisleriyle enine boyuna tartışsalar daha doğru olmaz mı? Bu korku ikliminde mühendis odalarımı ekrana çıkmıyor yoksa çağırılmıyorlar mı? Bence çağırılmıyorlar. Demek ki taraflar samimi değil. İşin içerisinde başka hesaplar mı var. Neden toplumun bilgilenme hakkı elinden alınıp oyalanıyor.

Kanal İstanbul projesi bugün başlasa en erken 2030 da bitecek yani en az on yıl sürecek. 2030’ların Türkiye’si ve dünyası hangi düzlemde olacak bunu kestirmek zor. Her gün dünya haritası yeniden çiziliyor. Emperyalizmin sömürme hırsı her geçen gün daha da azgınlaşıyor.

Gelecek yazımda Montrö anlaşmasını boğazlar sözleşmesini, bunun hukuki ve tarihsel boyutunu, Kanal İstanbul projesinin teknik boyutunu, kazanç ve maliyet boyutunu irdeleyeceğim.

Ayrıca Karadeniz ve Marmara’nın ekolojik boyutunu, çevre boyutunu, Karadeniz’de bulunan hidrojen sülfürün vereceği fayda ve zararlarını ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin emperyalist hesaplarını, stratejik ve güvenlik boyutunu vb. irdeleyip görüşlerimi yazmaya devam edeceğim.

Hoşça ve dostça kalın

FİZAN TEZKERESİ

Yeni yılın buz tutmuş ilk günlerinde, ileride kınalı kuzuların ayağına çakıl taşı takılmasıyla, sürmeli gözlerden süzülecek yaşlar ve toplumu derinden yaralayacak üzüntülere üç dakikada onay verildi. Ta Fizana tezkere çıktı. Trablusgarp ve Sirenayka’ya...

Açıkça ‘Ne işimiz var Fizan da’ demek lazımken,  emanetçi bir idarenin ileri sürdüğü tezkere, üç saatlik konuşmaların ardından, sözde ve gözde ama hiç alakasız vatanseverlik babında, milletin sırtına bir yük daha yükledi. Akıl duvarını delecek denli ağır bir yük. Ciğerleri kanatacak denli ağır bir yük. Ta Trablusgarp ve Sirenayka’ya kadar taşınacak ağır bir yük…

Oysa çivi yazısı ile yazılsa dahi okunabilecek, tutuk konuşmacı anlatmasıyla dahi kolayca anlaşılacak bir tezkereydi. Ancak tezkere çokbilmişlik, sonradan görmüşlük, alaylı yanılmalar ve hayalci yaratılar çerçevesinde, sınır tanımaz bir role büründürüldü. Deniz içi bir tezkere meclisin duvarlarına asıldı.

Öyle bir hale dönüştürüldü ki tezkere, itaatçi varsılcılar, varsıl olsunvarsıncılar, dar açılı üçgenler, makam mekân seçiciler, kısıtlı totemciler, simetrik kurgular ve saltanatın sallandığını hissedenler tez elden ortaklığı kurdular. Tezkerede buluştular. Hikâye beş yüz, bin yıllık bir gerçekliğe ve geleneğe dayandırıldı. Ecdat meselesine girildi. Çıkıldı. Tezkere fezleke sanıldı. Aslı da nesli de vahim bir tekrara daha tecelli denildi.

Herkes biliyor ki bu tezkere, Fizanın tarihi çeşmelerinden bir avuç soğuk su içmek için değildi. Sanki aklın arka boşluklarını bambaşka serüvenler doldurmuş, resmen savaş turizmine geçit verildi. Bu tezkere ileride kimseyi peşinden sürükleyemeyecek bir konuma, sınır ötesi-deniz içi bir iç savaş taraftarlığına açık izin. Ve resetlenemez bir ayarsızlık.

Bu tezkere dönüşü Allaha emanet, ucu bucağı olmayan devasa çöle gidiş bileti…

Unutulmamalı kendini çok üstün görenler çöl kumuna belendikçe, çizmeler batağa gömüldükçe itiraflar tersine yol kat eder. Tutulan kayıp çeteleleri de kaydı zorlaştırır. Çünkü bu tezkere bin tehlike başımızda, bin bir tehlike köşe başlarında tezkeresi. Yarın tüm yurdu kapsayacak başka bir ateş çemberine giriş vesikası.  İnanç ve masumiyet kaybettirecek şirazesi bozuk şahlanış teorisi.
               
Bu tezkereye, bu savaşçıl nöbete, ince hesaplar yapmadan, hiç irdelemeden, neiçin diye sormaya cesaret edemeden, bilirkişi pozu takınıp onayla kurtul hissizliği, daha çok canlar alır. Bu dış kapının ötesi paylaşım girişimleri, başta farkına varılamayan kini-garezi de fikre sabitler. İşbirliği sofrasına kurulmuşluk ise dillere pelesenk olur.

Bu asla koalisyonel olmayan, sırf saraysal hırs uğruna az yoğun bölgelerden, çok yoğun bölgelere doğru askeri hareketlenme, bu baştankara net akış tablosu, tez tezkerelendirme, her türlü acı kayıplara kapı aralar. Oynanan oyun, oyuncuların kendi başına bela olduğu gibi bazen hiç suçsuzları da kervana katar. Ve en önce kervandaki çileden başka mülkümüz yok diyenler belayı def eder…

Tezkereli tezkeresiz fark etmez, adı barış kendi savaş olan her türlü hareketlenmede, insanlık insanlıkla ölçülür. Oturduğu yerde oyla, oylamayla değil…

2020’YE MERHABA!!!

Gönülden bir merhaba dersin, bakarsın vedalaşma vakti gelmiş. Ocak şubat mart derken, ekim kasım aralık’ta bitti. Bitti biterken, tüm sevdiklerimizle, bütün sevdiklerinizle sağlık mutluluk içerisinde geçecek bir yıl dilerim.

2020 ye merhaba!!!

Merhaba ama 2020’ye yine gam kasavetle girdik. Hep böyle. Sarhoşladık yine. Keşke ayık olmasaydım. Derdim gamım yine üst üste…

Bin bir çiçek açarken dört bir yanda, bu dünyanın dertleri yine bana düştü. Siz mutlu olun yeter ki. Sırtımda feleğin yükü. Avuçlarımda yoksulluğumun faizi. Sizler bir yana. Nazlı nazlı büyüttüğüm, küsüp darılıp dertlerime sarıldığım, hayatın güzel ola, haberin güzel gele. Zaten taş başında iki türkü yaktığım ayrılık, içimde derin yara.

Çoktan yaralıyım. Bu yılda yalnızım. Cigaramın mavi dumanı hasret tüter. Kadehler hasret buğusu.  Çevrimçayır buluşmaya az kaldı. Verin benim sevdiğimi, yalan dünya sizin olsun…

Ben şehirlerden bıktım. Şehirlerin biteviye yalancı sevgilerinden de. Özümü aradım. Çevrimçayır, durmuşpınarı düşek arasında. Niyaz ettim. Bakışların şahıma benzer. Aşkın deryasında yüzerken ağçaörenden bir damla su içtim, erenler. Yandım…

Lütfeyleyin erenler…

‘Sevdiğim arzı endamın bir güle benzer.
Bir gül açıldı, bizim büyük tarlanın başında
Kenger dikenlerinin arasında
Sana benzeyen güle benzer…’

Son kavalımı Büyükçayırda üfledim. Sırtımı yasladım, baba yadigârı bizim duvarın taşına. Üfledim, Şu Sivas senin olsun. Yalancı sevgiler benim, gerçeği hep senin olsun. Kurumuş otları hayatımın başlangıcında seyran eder. Aşkının girdiği vücudum kızgın ateş.

Hattı aşk, hatta aşk…

Ey erenler, tacın tahtı yıkan aşk muharremi derde derman eder aşk. Hu erenler meydan ola şahım aşk. Bağda gül didelerim yanağında açan gül sorun aşk. Ben çalıp söyledim sorun hele neyin nesi. Çözemedim kördüğümü, sorun hele neyin nesi.

Ne kadar az konuşursan o kadar düşünme fırsatın olur. Ne kadar çok düşünürsen yazma fırsatın…

Yeni yıla yazmak ise bambaşka bir şey. En zor aşk…

Aşk ile, ‘ye  Merhaba …

KİLİSESİZ İSA

Kilisesiz İsa, dinler tarihinde yeni bir çığır açan, başlangıç işaretidir…

İsa; “Yasayı ve peygamberleri yok etmek için değil tamamlamak için geldim” demiş ama tamamlayamamıştır. Çünkü İsa’ya ait, İsa'dan hikâyeler, raporlar, belgeler yok edilmiştir. Var olduğu ve varlığını koruduğunu kanıtlayan kayıtlar da pek azdır.

Ancak Roma'nın, İsa’yı mevcut yönetime isyan eden ve isyana teşvik eden bir asi olarak yargıladığı ve çarmıha gerdiği tarihsel gerçektir. İsa, milattan sonra birinci yüzyılda Hristiyanlığın liderine dönüşmüştür. Yüzyıl sonlarından itibaren ise İsa'ya tapma felsefesi üzerine kurgulanan Hristiyanlık din olmuştur.


Hrist veya Christ aramice kutsanmış, kutsal yağla yağlanmış anlamı içerir. Grekçesi ise Hristos veya Christos. Taşıdığı unvan ise kutsanmış, kurtarıcı veya teslim edendir.


Kiliseci din için İsa’nın söylediklerinin ötesinde, İsa’nın ‘Tanrı İsa’ vasfı önemli olmuştur. Kutsal metinler değil Tanrı deneyimlemesine iman, teolojik kriter olarak kabul edilmiştir. Din yaygınlaşınca kırılma noktası da baş göstermiş, saf inananlar ve bilgiyi arayanlar çatışması ile başka kiliseler doğmuştur. Her mezhebin ve her kilisenin kendine özgü bir kutsal kitabı olmuştur.

Ardında yazılı metinler bırakanların kılavuzluğunda Hristiyanlık büyüdükçe, sözlü gelenekçi anlayış dinleri de geride kalmıştır. Ancak bu din kurgusu da İsa'dan 200 yıl sonra yazılan İnciller temeline oturmuştur. Öyle ki bu yazılı gelenek, resmi ruhban sınıfını da doğmuştur. Zamanla havarilere ve İsa'ya atfedilen kutsallık da ruhban sınıfına geçmiştir. Bu yadsınamaz kutsiyet paylaşımı din tutkusu olmuştur.

Yani Hristiyanlık, dinlerin en gelişmişi konumuna yükselirken, bir yandan da Tanrı baba, oğul İsa biçimlendirmesi ile kutsal ruh ve kutsal emanetler bağımlılığındaki artış ile de antik çağ dinlerine benzeşen bir yapıya dönüşmüştür…

Her yaşamsal değer, İsa bu konuyu havarileri ile konuştu iddiasına bağlanarak, dini rota belirlenmiştir. Hele ki asıl mesaj, diriliş veya sembolik diriliş bağlamında yorumlarla detaylandırılmıştır. Ve Hristiyanlık tek merkezli kiliseler dini olmuştur.

Yani İsa'dan tam 200 yıl sonra Hristiyanlık çatısı altında yeni bir inanç sistemi oluşturulmaya çalışılmıştır. Yeni sistemle dağınık ve zayıf kiliselerin merkezileştirilmesi sağlanmıştır. Bu sistematik 3. yüzyılın başlarında tamamlanmış, İsa ile başlayan kutsallık ve kutsanmışlık, yokluktan yükselme Hristiyanlığın temeli olmuştur.

Özellikle İznik konsili Hristiyanlığın hayal ürünü İsa’sını yaratmıştır…

Böylece imanın, bilgiye tercih edildiği Hıristiyan dünyasının temeli atılmıştır…

Kiliseler inancın ve Tanrıya ulaşmanın tek yolu olarak gösterilmiş, dinler tarihine yeni bir başlangıç işareti çakan Kilisesiz İsa ise unutulmuştur…

SEMİTİK KRAL İSA…

Milattan önce 2. yüzyıldan itibaren bir yüksek rahip veya halkın yeni yasasını getirecek bir kral beklenir. Daha sonraları bu tek bir figür olarak Mesih’e bağlanır…

Mesihsel belgeler yıldan yıla mesihin çıkış zamanının geldiğini vurgular. Mesihçi hareketler başlar. Siyasi entrikalar da kralın gelmesi için aktif rol oynar. Ve nihayet baba soyu Davut, ana soyu Harun'a bağlanan İsa, yüksek rahip ve kral olarak doğar. Asil iki neslin mirasçısı olarak, bilge figürüne dönüşür. Mesih olur…

Onlarca yıl beklenen İsa’dır ama İsa'nın doğum tarihi üzerinde bir uzlaşı da söz konusu değildir. Her kaynak kendine göre izaha çalışmıştır. Matta, İsa'nın milattan önce 4 yılından önce doğduğunu ifade eder. Luka ise İsa'nın doğumunu milattan sonra 6 yılına kaydeder. Suriye valisinin nüfus sayımını baz alır.

Yani İsa bilinen ve kabul edilenin aksine hem İsa’dan önce hem de İsa'dan sonra doğmuştur. Ancak çarmıha gerilişi anında otuzlu yaşları sürdüğü kabul edilir. İdamı üzerinden yapılan hesaplamalarla doğum yılı belirlenmeye çalışılır. Yapılan hesaplar ile İncil arasında bir paralellik de yoktur.

Kudüs İncil’i çarmıha gerilmeyi milattan sonra 30 yılı Fısıh arefesi 8 Nisan olarak kaydeder. Yuhanna ise milattan sonra 28 yılında vaftiz sonrası ilk fısıh olarak söyler. Roma tarihi kaynaklarına göre İsa’nın milattan sonra 26 ile 36 yılları arasında bir tarihte çarmıha gerildiği üzerine kanıtlama çalışmaları vardır. O tarihlere dayandırılarak İsa’nın doğumu belirlenir.

İsa'yı vaftiz eden, vaftizci Yahya'nın bir boşanma evlenme suçundan dolayı idam edildiği tarih milattan sonra 35 yılıdır. İdamından hemen önce, İsa’yı otuzlu yaşlarda iken vaftiz ettiği bilinir. O halde İsa milattan sonra 35’li yıllarda hala yaşamaktadır...

Bu da gösteriyor ki, İsa büyük olasılıkla milattan sonra 36 yılı bayram öncesi çarmıha gerilmiştir…

Böylece doğumu milattan sonra 6 yıllarına denk düşer. Yahudi kaynakları da İsa'nın doğumunu Matta üzerinden milattan önce 4 yılına kaydırır. Katolik inancına göre İsa'nın çarmıha gerilmesi milattan sonra 30 yılı olarak kabul edilir. An itibariyle 30'lu yaşlarını sürdüğü söylendiğine göre İsa'nın doğumu yine milattan önce yıllara denk düşer.

Bu tarihsel karmaşada birçok amaç vardır. Asıl amaç Yahudilerin başlattığı mesihsel hareketin temsilcisi olan İsa’nın, doğumu ve ölümü üzerinden tarihsel süreci sansürleme çabasıdır. Diğer yandan İsa'yı Yahudi veya değilmiş gibi gösterme gayretidir. Böylece her merkez kendi İsa’sını hikâye etmiştir.

Oysa İsa esmer tenli bir Filistinlidir. Yahudi olarak doğmuştur ve milattan sonra birinci yüzyıl sonlarından itibaren Hristiyanlaştırılmıştır…

Yani İsa’nın doğumundan yaşamına, çağdan çarmıha araştırmalar, ölümü ile ilgili gizemler ve kutsal sayılan derlemeler ile 300 yıllık mesihçi anlayış yeni bir din ve peygamber yaratmıştır.

İsa’nın çarmıha gerildiği haçın ayağına asılan levha ise gerçeğini özüdür; “            Bu Yahudilerin Kralı İsa’dır…”

İSA KİLİSECİLİĞİ…

İsa, Tanrının Krallığını ilan etti. Etti ama kral kilise oldu…

İsa adına görkemli tapınaklar kuruldu. Ve kalın duvarların, ince tül perdelerin ardına saklanıldı. Gerçek İsa’dan sapıldı. Gerçek Tanrı, İsa’nın getirdiği inançlara aykırı bir şekilde insanlıktan gizlendi. Aforoz dini oluştu…

Zamanla değişen dünyanın tüm inanç hassasiyetlerine dokunuldu. Hislerle oynandı. Tartışılmaz kanıtlar içerse de modernizm şeytani sayıldı. Kilise aşırı baskıcı ve işkenceci tavırla bilime kapılarını kapattı. Bilimle uğraşanlar ve inananlar kara listeye alındı. Engizisoncu din, aforozla da yetinmedi.

Kilise kışkırtıcı ve huzursuzluk yaratan bir kıvamda, kıyımlar yaptı. Kesti, kopardı, yaktı. Kutsanmış kralın hizmetkârları pozunda kilisecilik zirveye taşındı. Kilisenin denetiminde prokatif ve ispiyonel günler birbirini izledi. Kilise kontrolü tamamen ele geçirdiğinde Tanrı'nın Krallığı kuruldu.

İsa'nın Golgota’ya uzayan yol boyu yürüyüşünü temsil eden resimler, ikonlar ve çarmıhı anımsatan kabartmalı haçlar çekilen acıların sembolü oldu. Bu simgesel betimlemeler Tanrı krallığına hizmetin çilesi, ihanetin son merhalesi olarak görüldü.

Ortaçağ karanlığında bu İsa figürü de unutuldu.  Yüz çevrildi. Kilise kendi krallığını yaşattı. Dini kirletti. İsa’yı kaybetti. Dinsel krallığın semalarında beklenen dolunay yükselmedi. Atmosfer daha da karardı…

Ve Halk isyan etti, kiliseye direndi…

İsa Tanrının varlığına sığındı. Kilise İsa'nın çarmıha gerilmesine…

İsa dönemi itibariyle siyasi suçlu sayıldı. Aceleyle yargılandı. Haça gerilme cezası verildi. Haçı sırtında taşıdı. Aslında Golgota’da iki zelotun arasındaki çarmıha çivilenen İsa ile birlikte, kilise İsa’dan da kurtulmuş oldu. O yüzden ne bir kaçma eylemi, ne ödenecek bir diyet, ne de hicret. Romalılar ve Yahudiler güç sahibiydi. İsa’nın kurtuluşu imkânsızdı. İsa insanlığın kurtuluşu için vardı. Havarilerin gücü yetersizdi. Böyle geçiştirildi. Neden ise ahali idama hiç gücenmedi.  Trajedi izlendi.

Ve İsa infaz edildi. …

Tanrının Krallığını ilan eden İsa, dinler ile siyaset entrikalarının buluştuğu Roma ve Yahudi kapışmasında kurban seçildi. Kurban edilmesiyle birlikte kiliseler kuruldu.

Kilise, halkı iktidara kışkırtma ve isyana teşvik suçu ile özdeşleşen Roma geleneği bu infaz modelini tüm İncillerde hiç doğru aktarmadı. Çelişki dolu söylemlerle sanki bir şeyleri sakladı. İtaati öne çıkardı. Bu saklananlar doğrultusunda da din geleneği yarattı.

Ve kilise kendisine asla isyan edilemez, yalnızca itaat edilir iktidarı kurdu…

Ve kilisenin Krallığı bu şekilde ilan edildi…

Yani İsa’nın infazı ile ilgili gizlere sığınıldı. Çeşitli gizler üzerine bambaşka kiliseler kuruldu ve bunların da din içindeki yeri sağlamlaştırıldı. İsa’nın bir kilisesi yoktu. Ama her kilise kendi İsa’sını yarattı. Kendi asasını imal etti. Ve dünya krallığını kurdu…

Oysa İsa; kral ve imparator karşıtlığından dolayı, Romalılarca devrimci görülen, devrimci olarak yargılanan, hakkında idam kararı verilen ve o dönem devrimcilerinin idam yöntemi olan haça germe ile infaz edilen biri idi…

İsa Tanrının Krallığını ilan etti ama kilise kral oldu…




MERHABA YİRMİYİRMİ…

Bu makale yeni yılı karşılama makalesi. Asrın kutsal direnişinin üzerinden geçen yüz bir yılın elli altısı bende hesabı. Uçup giden yıllarla yirmiyirmi öncesinde bir iç hesaplaşma...

Bu makale bir gün sonra girilecek yeni yıldan geçmişe, 2020'dan 1919'a koca yüzyılın, uzun bir asrın ne kadarının yaşanmışlığı veya yaşananların ne kadarının kalıcı iz bıraktığının iddiasız dokümanı. Bir bakıma zamanın ruhunu arayış. Altın başaklı memlekette zamanın kısa bir izahı.

Haliyle her daim kuşatılmışlık ve tersine değişimin acı bilançosu…

Gitti gidiyor 2019. Az kaldı, 2020’yi de gördük, göreceğiz. Yüzyılı bağrımıza bastık. Yarından itibaren sıfır bir diyeceğiz…

Büyük Kurtarıcı'nın Samsun'a çıkışının peşinden yıllar, on yıllar birbirine bağlanarak koca bir yüzyıl olmuş. İstiklal Harbi’nin kıvılcımı için, silik mühürle Karadeniz’e açılış tam 101 yıl önceymiş…

Anadolu’ya geçiş, tam bir asır önce. Kuşatılmış topraklarda ‘Ya istiklal ya ölüm’ parolasıyla Direniş. ‘Geldikleri gibi giderler’ inancı. Direnişin Kutsal İsyan'a evrilişi ve bir devrimci yola ilerleyiş…

İşte o bir asrın yarısından fazlasını, yani elli beş senesini capcanlı yaşamış, 56'sini yaşayacak devrimci, yurtsever bir Cumhuriyet evladı olarak, her yenide şu Garip bencileyin o muhteşem kurtuluşun ve mucizevi kuruluşun yüz bir yılının, yarısından fazlasını bizzat görmüş, yaşamış ve gözlemlemiş biri aklıyla. 'Yeni Yıla Merhaba' yazısı. 

İnsanlık tarihinde antiemperyalist ruhun, fesat gericiliğe ve egemen güçlere ilk yenilgiyi tattırdığı günden bugüne direndiğini, gizliden gizliye millet bütünleşmesinin nasıl zedelendiğini de gören ve bilen biri ahıyla 'Yeni Yıla Merhaba' yazısı…

İlk adımın, ilk kurşunun hedeften ne kadar uzaklaştırıldığına da tanıklık etmiş yakın geçmişin kayıp, yitik kuşağının bir temsilcisi gözünden 'Yeni Yıla Merhaba' yazısı. 

Daima 'geldikleri gibi giderler' inancıyla her saltanata direndik. Her defasında yerden göğe haklı çıkarak seneleri kaybettik. On yıllar geçti gitti. Tam elli beş yılı doldurduk. Ve ana yaşı elli altıya vurdu. Baba sözünü tutup, haydan huya hiç küp doldurmadık.

Zengin, bol derin yaşamda bize düşen Ata'nın yüz yıl önce virane Bandırma Vapuru ile Karadeniz’e ulaşmasından sonraki yüz yılın elli altısı. Bu yıl ölüm kalım olmazsa eğer elli altısı bendeniz de.

Yeni yıla yelken açmışken ve mutlu olmak gerekirken, gönülden 'Merhaba 2020' diyemiyor insan. Hep karamsarlık. Kötülük. İyiye kötürüm kaldık. Kör gözlere parmak. Can dayanmaz. Ama zaman da durmaz, akar geçer. Bitmez denilenler de an gelir biter dersinden 'Yeni Yıla Merhaba' yazısı. 

Belki tam zamanıdır; 2020 ve sonrasında, ay kızıla çalar, bir yaz mavisi yolculuğuysa akla takılan, akla takılan ansızın yolculanır. Gönül duvarına deniz mavisi yerleşir. Sonsuzluk kapısında; şiir biter, şair uslanır, iç yangını sürse de akıl öper gökyüzünü.

Ve 'Her Eylül'de Karadeniz Soldan Dalgalanır...' Öyle böyle değil, soluklanılır. Dincelemeler’e kayıt; 'Kıyamet bu sene de kopmadı'. Her yeni yıl umut. Yıldan yıla büyüyen bu hasret bizim. Yüz bir yılın elli altısı hesabıyla, uçup giden yıllara elveda, yeni yıla merhaba.

Merhaba yirmi yirmi…



POLİTİK KURNAZLIK

Politik oyunun piyonları, şahı ve oyunu kaybetme aşamasında keyfini sürdükleri saltanattan koparlar. Veya koparılırlar. Gereksinim olduğu sürece kullanma, yararlanma, bozgun başladığında muhatap alınma pozunda ileri sürme kurnazlığı ile son bulur. Bu arkadan itiş aslında sinsice yaklaşan çöküşün ilk hamlesidir…

Elbette düşün ve sağduyu sorunu baş gösterdiğinde politik oyun rövanş kabul etmez. Oyunun sersemliğini üzerinden atan politikanlar muhatapları incelerler. Bu yakından inceleme neticesinde meydan okumalar başlar. Meydan yıllar yılı elin tersiyle itilenlerce doldurulduğundan hiçbir şey gizli kalmaz. Doğrudan destek günleri de geride kalınca akarsular donar, kurnalar çevrilmez.

Politik kurnazlık gereği boğucu bir eriyik halinde kalıplara dökülen efsane şekilcilik de tutmaz. Bizzat onlar oyuna son verir. Çünkü hiç bir niteliğe sahip olmayanlar, tüm hataları bünyesinde toplar. Saf dışı kalmama pahasına tüm saldırılara da göğsünü siper eder.
İşte bu basmakalıp şekilcilik sayesinde, politik oyun bir süre daha devam eder. Yani bin bir politik kurnazlıkla süre uzatımına üstün çaba sarf edilir. Asla birbirini tutmayan gürültü patırtılar planlanır. Sızlanmalar sürdürülür.  Bu arada son yağmalar da yapılandırılır. Varlıklı ve dindar olmak üzerine kurgulanan bu pratik, politik oyun dehşet verici sonuçlara gebe kalsa da önemsenmez.
Ve gereksinim devam ettiği sürece yararlanma ve kullanma bir sonraki bozguna dek devam ettirilir. Gelip geçici çılgınlıklarla başkalarının doğrulamadığı her şey doğrudur pratiği yeğlenir.
Meydan acımasızca ortadan kaldırılanlara isyan edenlerce dolup taşar. Taşınca da bambaşka politik teknikler kullanılır. Politik taktik ve tehditlerle her masum ilerleyişin de önü kesilir.
Giderek sıkışan saltanat panik noktasında, gereksinim olduğu sürece gereğince kullandıklarını yar ve yarar gözetmeden gözden çıkarır. Çünkü kuşku doruk noktasında iken rehber seçilmişler bu gibi politik kurnazlıklar da bulunurlar. Birileri de boğulurlar.
Bulunmaz kumaştan kullanılmışlar ise hemen başka bir politik oyunun hamuru ve oyuncuları olurlar…
Bu birlikte geçen yıllara meydan okuyan, yeni politik oyunun detaylandırılması sürecidir. Süreç işleyerek, en yararsızları en ateşli taraftarlara döndürür. Tavsiye ve takviye ettirir.
Politik oyunun eski yeni piyonları, şark kurnazlığıyla oyunu ve şahı kazanmak üzere hırslanır. Bir zamanlar keyfini sürdükleri saltanata, gönüllü rövanşist olurlar.
Politik kurnazlık işte…
ESENLER’DE ‘AKİF’ BELGESELİ VE SÖYLEŞİ
Mehmet Akif Ersoy’un 83. Ölüm yıldönümünde K. Topbaş Kültür Merkezi’nde “Akif” belgeselinin gösterimi yapıldı.  Gösterimde belgeselin senaristi Ömer Erbil, yönetmeni Nihal Ağırbaş, Mehmet Akif’i canlandıran sanatçı Erdoğan Özerdem ve Annesini canlandıran Seren Temel hazır bulundular.
İstiklal Marşı’nın yazarı milli şair Mehmet Akif Ersoy’un öncelikle Bayramiç’te geçen çocukluk yılları ile hayatından kesitlerin anlatıldığı belgesel, Şairin İstanbul Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanında son günleriyle bitiyor.  
Senaryosunu gazeteci Ömer Erbil’in yazdığı ve Nihal Ağırbaş’ın yönetmenliğini üstlendiği “Akif” belgeseli gösteriminden sonra yapım ekibi ve Prof. Dr. Necat Birinci bir söyleşi gerçekleştirdi.
Söyleşi de Akif ve belgeseli hakkında ince detaylar değerlendirildi. Örneğin Akif’in yönetmeni Nihal Ağırbaş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın belgeselde şiir okuduğunu söyledi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan,  Akif’in 28 Aralık 1936 yılında Bayazıd Camisi'ndeki cenaze töreninin canlandırıldığı sahnenin üstüne Ersoy'a ait "Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince / Günler şu heyûlâyı da er geç silecektir. / Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma, / Sessiz yaşadım, kim, beni nereden bilecektir?" dizelerini seslendiriyor…



ZOR TERCÜME
Yeni yıla ilk yazı, yine zor tercüme edilecek bir yazı olmasın dileği ağır bastı. Çünkü sıradan, kırsal bir kapışmanın yaşanmasına taraf olanlar, sıra dışı bir hikâye asla yazamazlar. Okuyamazlar. Anlayamazlar da. Kolay olsun…
Günlük görüşler, güdük görüşmeler ve gürültücü sohbetler neticesinde varılan nokta hep sıfır noktasıdır. Her fırsatta tavsiye ve çağrılarla zenginleştirilen metni anlamayanlar, tercüme lazım diyenler durduk yerde basiti zora sokar.
Ve yarın bu sinir bozan sihirli kapışmanın, hesabını veremeyecekler safında buluştular.
Hikâye budur; anlamanın yolu dogmatik inançları bırakmaktan geçer. Bilimsel eleştiriler, bilgelik ister. Bulgular ve keşiflerin doğrultusunda şekillenen, fazla iddialı gözükmeyen paragrafları da arada bir gözden geçirmek ister. Somut kanıtlara dayalı, rasyonel tutum ve tavırların sürdürülmesine yakınlık ister. Bu yol öyle bir yoldur ki, birçok yolcu hislere tercüman olur.
Ama kırsal kapışmanın kutsalcı tarafları, taraftar heyecanına tutsaklığı geliştirir. Ve boş tarifleri de arifler, hikâye eder…
Yazmaya sürüklenilen hikâye şu; totaliter güce karşı koymak, toplumsal değişimin gerçekleşmesine ilk adımdır. Ter ister, can ister, cesaret ister. Kasti hamleler ve kapışma cehaleti ile gelinen nokta sıfır altı noktası olur.
Ve küçülen, eriyen, muhafazakârlaşan bir modelin siyasi güç olmasına muhafızlık yine kazanır.
Yani yeter denilirken her yol Roma'ya çıkar hesabı. Bu hesapsızlıkla ‘yeni roma’ da kaybedilir. İş aniden gerçekleşir. Varislerin iz sürdüğü iş, kötüye gittiği halde Dünyayı ele geçirmesi engellenemez.
Anlaşılması kolay, tercümesi zor olan da budur. Zorun zoru, zor bir konuyu hikâyeleştirmek de maharet gerektirir…
Hikâye odur ki; güç odakları kurgusuyla, güçlük sınırını genişletmek tekrara düşmektir. Her şeye yanıt bulmak için dizginleri kimlerin tuttuğu unutulunca rahatsızlık veren gerçeklerle bir anda yüzleşilir. Tam meşruluk kazanılmışken, karşılıklı nefret üzerine objeleşenler, otoriteyi yeniden belirler. Sınırsız güç çözülür. Güç odaklarından onay almak ise tarih olur.
Yanılmaz ve yapar ilan edilenler, eşi benzeri görülmemiş hatalarla gücü sahiplenmeyi ve hedefe ulaşmayı bir kez daha kaybederler…
Yani taktik varyasyonları, karşıt fikir ustalığı seviyesinde göğüsleyemeyiş, vaziyetin karamsar havasını, iyimser bir anlayışla hikâyeleştirilmesini getirir.
Elbette zor tercüme edilecek veya anlaması zor bir durumdur yaşanan. Şaşırtıcı ve şok edicidir. Hiç beklenmez bir sona devrilmedir. Ve bildik hikâye, kırsal kapışmaların, dogmatik sıkıntıların ve otomatik demogojilerin açılımında öfkeyi kanatlandırış…
Başlangıçta durumu stabil görenler ve gelişen dünyayı hiç umursamaz görülenler dahi bu kanadı takarlar. Arşivlere girerler. Yani doktrinsel cevap vermekte zorlananlar, farkında veya farkında olmadan tercümesi zor bir hikâyenin bileşenleri olurlar. Birlik beraberlik içinde gitmek yerine, telafisi zor bir kapışma yaşarlar ve yaşatırlar.
Yani tercümesi kolay, tercümana da hiç gerek olmayan bu hikâye sabırsız meydan okumaların bolluğu dolayısıyla yakın süreçte yeni yüzleşmeleri, yüzleşme gereğini tanımlar. Tanıya zorlar.
Ve yeni yıla ilk yazı, bu konuda tercümesi kolay son yazı olarak tarihe not düşer.


ELEKTRONİK KABARIK DOSYA

ELEKTRONİK KABARIK DOSYA

Elektronik bir posta kibrinde hayat…
Kimsesiz hayatlar…
Zaman o zaman boşaldıkça doluyor
Zamansız boğuluyor savaşa...
Ölüyor zaman, doğuyor kendiliğinden…
Doldur boşalt maveralarında hayatlar…
Pervanesi kırık bir helikopter havasız
sanki savaş provası tam ayarında…
Kırık resmi dönüyor dönüyor baştan ayağa
baştan sona dönüyor hiç durmadan.
Hayat döngüsü.
Utanıyor yaşlı genç dosyaları hayattan
ağlaşıyor çoluk çocuk kabarık fonda
dost kalmamış dört bir yanda
yangısı bu hayat hayat değil.
Asla övmeyin benzer havaları,
çıldırık savaş çığırtkanlığını da…
Zaman kahpe ya övüldükçe övülür…
Dövülür dünyanın demiri savaş meydanlarında
emir demir derken ölür dünya.
Barış diye diye…
Sılası sırması öbür dünya…
Minesi dökülmüş sırrı kayıp bedenler…
Her bedende savaş damgası
her yeni de yine aynı amblem.
Problem üstüne problem.
Ve Savaş madalyası…
Kim taşırsa taşısın yakasında
Değil mi ki boşalıyor beden
aidiyet içgüdüsü bomba gürültüsünden
kör sağır sakınmalar havadan
ne yaparsın babında…
Elektronik posta çıkmazında hayatlar…
Savaş postası ayaksız elçilik.
Yarı kürenin en acar mülteciler diyarında
ben merkezci piyade faslı
paletsiz tank zırhlı birlik…
Daha ziyade açık hava tiyatrosu
gece yarısından sonra elektronik posta telaşı.
Salım salım coşkuları yutar savaş
çalım çalım yanar ateşi
oynanır muazzam bir aptallık piyesi.
Oyun yarıda kesildiğinde
sayıp dökülen yıkım günleri
ve günahsız kayıplar…
Yıkıntılara gürlemeler
kentin yıkıntılarından geçer zaman.
Akıllar boşalır kim bilir
boşaldıkça dolar kendiliğinden.
Kabarık dosyalarda
elektronik pile benzer hayatlar…