19 Mart 2020 Perşembe

şubat-20


YÜREKLER YANDI...

Sıcak soğuk her kirli savaşta insan asker, asker ise sadece rakamdır. Rakamların dili olsa da, savaş ne kadar anlamsız ve acımasız diyebilse. En pesten. Ve insanlar canlarını yitirmese. Ocaklara ateş düşmese. Kınalı kuzular savaşa sürülmese. Analar ağlamasa. Olmadı yine. Beklenen oldu.

Yine yürekler yandı, ciğer kanadı...

Bu sözle, suni yurtseverlik edebiyatıyla geçiştirilemez bir yıkım. Bir büyük hatanın geri dönüşümü, tabutlu armağanı. Ağırına gidiyor insanın gerçekten. Akıl yanıyor, fikirler tutuşuyor. Beden donuyor.

Diğer yanda fırsat bilip 33 Kurşun Asker kaybını bile kazanım gösteren, Şehit edebiyatına da yazıklar olsun. Sokağa bırakılıp değersizleştirilen Gazi masalına da. Ağulu, deli ballı dillerin din satmasına da. Konfora konup memleket evladını emperyalist tuzağa çekenlere de. Kibri makamdan gelen, millete sus, susturun demeyi marifet sayanlara da. Tezkere reddedenlerin ve teskere bırakanların ortak noktada buluştuğu acı gerçeğe de.

Yaralı gönlün çelik duvarına dokundu, bu uğursuz yara. Yürekleri yaktı. Ciğer kanattı…

Kara vicdanlı, keskin viraj mahkumunun tam basiretsiz davranarak bölgesel krizi yönetemeyişiyle gelinen son bu. Memleketi ve memleket insanını göz göre göre getirdiği acı nokta bu. Ulusal yas bile ilan edilmeyecek denli umarsızlık. Meclis bile toplamayan rahatlık. Ayrıca dünya alem biliyor ki aklın durduğu günler yaşanıyor orada. Burada. Zaman durdurulamıyor. El farkında her şeyin, bir hiç uğruna Ya Rab daha çok canlar kaybedildiği söyleniyor.

Arsızca içi çürümüş, içi boşaltılmış, içi çürütülmüş galebe çalan bir güruh var ki bu iç yangısını anında başka yerlere kaydırıyor. Kaypak kargalar, mülteciler mültsün hepinizi. Topunuzu. Orda burada has memleket evladına dokunulmuş, mendeburlar meleke peşinde. Sokma akıllarda hala uyumsuz, uygunsuz, uğursuz siyasal menfaatçilik var. Hala politik filmler. Asosyal polimler.  



Arap çöllerine Vatan evladının kanı akmış, yürekler yanmış, ciğer kanamış hala mankurtluk peşindeler…

Vay ki vay Şehit çok, tepki yok. Sıfır eleştiri, sıfır özeleştiri. İstifa değil, bu acıdan da istifade gözetilmekte. Batık politikaların uğursuz kara bulutları çökmüş memleket semasına. Kurşun yağıyor. Kapkaranlık. Hala Barışa selam duran yok. Demek ki daha çok yürekler yanacak. Ocaklara kızgın ateş düşecek. Ciğer kanayacak…

O halde hey gafil kirli savaş ‘ben de sana verecek oğul yok’. Yok, ağam paşam yok. Çünkü öyle kör cahil bir dönem ki bu dönem sanki vatan bölünüyor.  Şahitler de ölüyor, şehitler de ölüyor. Şehitlerin kanı yerde kalıyor. Ayrıca misli ile verilen karşılık rakamları ise resmen yalan. Kuyruklu yalan. Keşke rakamların dili olsa.

Ne yazık ki; savaş rakamları üzerinden değerlendirilen bu 33 Kurşun Asker niye can verdi? Kimin için can verdiler? Bunca şehidin, suçu, günahı neydi? Vebal kimin?  Yanıtsız. Yorumsuz.

Akıllarda daha binlerce soru. Yanıt sıfır. Asıl yürek yakan, ciğer kanatan işte bu sıfırın altı tutum…

FİLHAKİKA
İstiklal taarruz gördükçe, haklı mücadele koşulsuz kabul edilir. Son günlerde müstesna günlerden geçilirken, yine yer gök simsiyah. Saklanıyor savaş meydanı. Ortalık basbayağı toz duman. Vaziyet müphem. Müzakereye itiraz edilemez bir düzey kaybı. Can kaybı. Şehit gazi edebiyatı...
Filhakika, askıda beynamaz baskı boyutu. Kamuoyu ziyadesiyle değişik ve derişik. Kısır esnemelerle meşgul edilse de ortam ancak bir müddet aşı tutar. Ama sonra doyurmaz. Hele kategorik çatkı yetmez. Kariyersiz teveccüh görenler mesuliyetini es geçerse, önüne çıkanı ezerse vaka mühim neticelenir. Ve artık zerafet, nezakat ve şatafat beklenemez. Sınır ötesi operasyonlarla başbaşa kalınır. Şatafatı ithaf...
Nedensiz ısrar, yavan tepki yüzünden taş duvarda şarapnel izi, kalemde mürekkep bitmez. Kağıt yırtılır, kep düşer. Artık istikbal düşüncesi ne kadar teşvik edilirse edilsin kabul görmez. Memleket manzarası bu merkezde.
Her fırsatta muhalefet mıhlanır. Ziyadesiyle müşkül tabakalar haşlanır, tabaklar boşalır. Boşaldıkça en münasebetsiz haller daha bir güzel algılanır. Sudan sebepler bulunur. Sonrası hiç yıkılma görülen İktidar tepe üstü, düz...
Yani her şeye yat borusu çalmadan uyanılır. Bir daha zor uyunur, uyunmaz. Rüya görülmez. Bir dönem gelir ki filhakika...
Çünkü savruk hezeyanlar, galeyana makam ayarlayamaz. Taht kaybettirir. Her eda göze batar, can sıkar. Akla takılır içtimai mesele. Ve seçim yolu gözlenir. Hem de erken...
Tüm şahsi ve hususi gösterilmiş meseleler bile daha sonra maruz kalınanacaklara benzemez. Fazladan yürek burkar. Başa gelene, getirilene asla mukadderat denilemez. Resmen mücadele kapsamına girer. Her çıkıntıya çare aransa da kerevetine çıkılmaz. Masal biter. Filhakika hükümet yalnızlaşır...
Çünkü sıkı müdafaya geçilir. Veya baştan sona neyin mankafasıdır bu, ona kafa patlatılır. Türlü yapay müdahaleler anlaşılır anlaşılmaz, tek kelime yekpare İstiklal düşlenir. Öyle ki, 'ya istiklal ya ölüm' düsturuyla vatan kurtaranların seferberliği...
Peşi sıra gelen facist darbeler ve istibdat rejimlerinin sağlıksız tüketimiyle nihai aşama. Sınır aşılınca filhakika pürtelaş. Ve sıcak yoğunluklu savaş...
İktidarı muhalefeti böyle giderse, capcanlı renkler daha feci soluklaşır. Kar çıplağı beyazlık karartır. Hep karartıların peşine düşülür. Tıpkı astragan kalpaklıların kılavuzluğunda gerçekleşen devrimlerin takibi gibi...
İstiklal sevdasından müdüriyete kadar gelmeniz ile başlayan emrivakiler bile geri adım attırmaz. Çünkü hayat beklenmedik düzeyde başkalaşmıştır. El darlanmıştır. El gaddarlaşmıştır. Piyasa alafranga tüketimlerle, kentli özelliğinden de kaydırılmıştır. Ve tüm memlekete ve yok edilen jenerasyonların yerine, köhne jeneratör oturtanlar da karaya oturmuştur. Deniz bitmiştir. Filhakika.
Buna mukabil arsız saflaşmalar ve saf tutmalar da düzeni kurtaramaz. Cemiyet hayatı gayet açık. Ciddi bir muhalif adımda işler tam tersine döner. Ve her cephede dövüşen yiğitler, alemin alametifarikası olur. Filhakika genele yansır istiklal aşkı. Ve adalet.
Vakti zamanında fukara mektebinde talebelikle başlayan isyanlar gibi hemde. Öyle ki çıkmaz sokak duvarlarına, aklın duvarına, zihnin çeperine, denizin mendireğine yazıldığı gibi yazılır, İstiklal..
İstiklal ve istikbal özlemi filhakika direkt nüfusu etkiler. Nüfuz baskısı hiç olur. Her türlü bloğa davetiye çıkaran losyonlar hizalanır. Yapılanların tamamı haksızlık telakki edilir. Ve hak, hukuk, adalet neferine dönüşülür.
Her millet filhakika bu istiklal hikâyesini mutlaka yazacaktır. Hele vakti zamanında yedi düvele karşı koyanlar hiç tartışmasız. Çünkü kazara öğrenilen ve inanılmaz derecede umum ile alakalıdır umut. Hiç sebepten kerevete çıkan basiretsizlik belki istiklal yutkunur ama nutku tutulmuştur. Ve umut değildir artık.
Filhakika, kapitalizm ve emperyalizm karşıtlığının resmi fırkası olmasa da, millet muhtemelen hazır kıta ve müteyakkız.
Hemde 'İstiklal uğruna Yarab', minnacık bir kıvılcım bekliyor...

KARNE, KUPON, TİKET, ETİKET EDEBİYATI...
Bir daha şu sahipli kente kar düşer mi acaba? Düşse ne yazar, düşmese kim kızar? Çocuklar tabi ki. Büyüklere de masallar...
Kar yağınca akla yine o melun yakıştırmalar düşer mi? Düşler donar, ateş söner mi? Bilinmez, herşey olası...
Dönem dünyayı derinden etkileyen büyük savaş dönemi. Tek parti rejimi. Karta, karneye bağlanan günler. Seferberlik dönemi. Savaştan geri durmanın ve ulusal varoluşu devam ettirmenin bedeli. Çocukları babasız anasız bırakmama gayreti ve cesareti...
Karşılığı ise on yıllarca sürdürülen kart, karne, kupon, tiket, etiket edebiyatı...
Çürüyen buğday üzerinden, savaş karşıtlığına ödetilen ağır bedel. Ayrıca kasıtlı makalelerde adı geçenler, gerçek kişiler ve bu olaydan haksızca en çok nasiplenenler. Çarpık ilgi ve ilişki yumağını tersten saranlar...
Varsa da yoksa da dünyanın her coğrafyasında yaşanmış benzer olay yığınla. Acı hakikat var veya yok. Ama baş ağrıtıcı...
İşte şu sahipli memlekette on yıllarca karne, kupon, jeton, kart, tiket, etiket edebiyatı yapıldı. Bu son günlere oranla çok masum o dönemler. Yine de kıyasıya eleştirildi. Millet hep o günlere dönmekle tehdit edildi. Savaş öncesi ve savaş sonrası es geçilerek iş ucuz politikaya bağlandı. Ucuz oyunlara girişildi. Siyaseten sahipsizliğe bağlanıldı.
Peki sonra teneke kutu edebiyatı. Dokuz kusurlu hareket. En acısı da ofsayta düşmek. Zafer bahçesinden kalma ne varsa, iştah kabartan ne varsa bir hiç uğruna iç edilmesi. Elde birşey kalmayınca da toplumsal morale negatif katkı...
Gönüllü seferberliğe facist darbe. Marketing politikası. Suçlardan güç devşirme. Vip görünümlü dip noktası. Kart, karne jeton, piyon saltanatı...
Jetonlar plastik. Plastik politikacılık. Punduna getirme kavgası. Suni tezgah. Tek seferlik değil belki de. Sanki peşpeşe gırla. Muhtemelen gaflete ve sefalete yeşil ışık. Kutsal amaç etrafındaki birliği alt etme. Sosyal konum itibarını tuş etme. Durum muallak...
Mart kışı kar tekrarlar mı bilinmez. Bilinen ucundan köşesinden sahte kader bağımlılığı. Sınır dışına taşmanın, iyice dağılmanın ve yersiz yayılmanın ağır bedeli. Bedeli olacağı ve ödenmesi gerekeceği unutularak kusurlu kupon desteği. Kendinden olmayana, racon icabı öyle görünene ara durak. Geride kalanlara köstek. Bu mu beter sorunlardan kaçınmak. Dertlerle yüzleşmek...
On yıllarca memlekete sonsuz şevkle aktarılan, o zorunluluk dönemi gibi. Sorulara yanıtı bulunan ancak ilk konuşmaya referans yapılamaz cinsten bir kasılma. Resmen sahtekarlık. Anlatılabilirse eğer bir gün inanılması mümkün olmayan dehşet. Delilere bile yakışmayacak delilik. Aklı sıra dahilik...
Kim işaret edecek veya otoriteyi kim üsteleyecek. Zaman gösterecek. Şimdilik kendinde olmayan milyonların tavrı bu. Marketing marifetiyle silmek. Çok bilmek. Sanki hayıflanma faydalanmaya dönüşmüş gibi. Bu kosır döngüde nice canlar ölüyor.
Sanki başa dönme gayreti hiç yok. Dört taraf kuşatılmış. Göz görmez. Kulak duymaz olmuş. Umursanmıyor bile karanlıktan medet ummak. Kartlı, karneli tipik yüksek menfaat çatışması tipisi. Yakıyor...
Durmaksızın devlet baba kasasından inanç çalınıyor. Yerine münasebetsiz asabiyet bırakılıyor. Bol kepçe müsaade edilen kişiye özel kayıtsızlık. Kartlar ve karneler uçuk, ucuz. Tahammül edilemez haksız ayrıcalık çuvala sığmıyor. On yıllardan sonra karne ile ekmek. Kartla kahve. Kuponla şeker. Hala kötü geçmiş edebiyatı yapanlar, plastik jetonlu bir değişim içinde. Ve aldatıcı saltanat peşinde.
Şu sahipli kente yağabilecek kar, onca yıldan sonraki bu kesik kesik kirlenmeyi arındırabilir mi. Saltanat yıkılır mı?
İşte orası belirsiz...

KARAKARGA YAKALAYICISI…
 
Dört bir yan ateş. Ateş çemberi. Sıcak savaş arifesi. Memleketin hali perperişan. Artan geçim, muallak seçim ve zil-nice fiyat ayarlamaları. İçeride dışarıda emperyal düşmanlık. Saf sinsilik. Beter atmosfer. Kol geziyor karakargalar. En ücralara, en kutsala cirit atıyor leş kargaları. Felaket…
 
Bu fezlekede fiyatı çok pahalı bir edinimdir tecrübe. Sanki su kulesinden daha yükseğe su pompalamak gibi hiç olmaz bir şeydir. En olanaksız sayılanların bile başa geçtiği tanıklık ve sanıklıktır belki de. Bazen sanılanın yakın ötesinde umulmadık fiyaskodur tecrübe. Duy priz misali ederi, bedeli pahalıya mal olacak çarpılmadır tecrübe. Ne biçim olsa da, yine en makul çıkış yolunu keşiftir tecrübe…
 
Tabi us sus harmanında, mantık işletilebilirse. Çünkü ters basınçlı fikir fışkırmasının tıkandığı anlık zaman diliminde, çelikten duvar yıkılır, tel örgü hortum bile patlar. Ve şu garip memleket ortamında canla başla kurulan mekanizma mahvolur.
 
Fikri sabit davranmadan filan feşmekân derken bir görülür ki karakarga ucuz kahramanlık perdesini delme peşinde. İşte o andan itibaren yatları maviliklere sürmek yerlerde sürünür. Ve evreka…
 
Memleket hali, meleklere dahi meleke kaybı. Durduk yerde fütursuzca fiyasko. Hain kalkışma, lain girişim…
 
Fiyasko fistan fılatınca en eşsiz ve olağanüstü farz edilenler faz kaybına uğrar. Metalik iletkenlik etkisini kaybeder. Fatura kabarır. Kabına sığmazlıkla, kolayca başlatılan acı tecrübeden ders çıkarmamak babında her şey bayatlar. Ve gakguklara aldırmayan karakarga yakalayıcısı deneysel işe koyulur.
 
Karakarga yakalayıcılığı çok basit iştir. Ampirik yöntemlerle icra edilir. Termal titreşimleri, etkileşimli gösterimi görerek. Göz kararınca, kalp kapakçığı kaçak kanı durduramadıkça bir eksik bir fazla ne fark eder düsturuyla...
                                                                                                  
Karakargalar genellikle karaçalılıklara konuşlanır. Uzun ama boş yaşamanın kirli tecrübesiyle taklitlere aldanır. Yaşam realitesine aldırmadan da emanet yolda önüne çıkanı aldar. Tüm fütursuzluğuyla çalılıklar arasında saklanıp imansızlaşır. Beyaz lora dadanır. Asla kata iyi niyet gözetmeden imkânsızı imlemek başta çok rahattır. Ancak işler kısa sürede karışır. Ve dikkat kaybına kapılırlar.
 
Tecrübeyle sabit gelip geçici bir heves, nesepsiz fiillere dolandığından apansız yakalanmalar ise an meselesidir. Sekter ileti, sekunder itiraf can simidi gibi yetişmiştir. Yani karga tulumba daldan aşağı şaplağı atılmıştır. Ve Karakarga yakalayıcısı, uzak yakın demeden tüm karaçalılıkları pürdikkat süzer. Karaltılı izleri sürer. Sessizce gözlemler. Bu arada okkalı gakgukları dinler görünür. Meselesi binlerce karga içinden rahat olduğunu zanneden karakargayı mimlemektir. Ve mimler.
 
Karakarganın hiç de yaratıcı olmayan kandırıcı sinyallerini, sahibinin sesinden ürkütücü bağırışlarını, ablak apartma çağrılarını dikkatle didikler. Ve karakarga yakalayıcısı etrafını saygısızca sarmalayan karanlığın içinden sıyrılır. Vakti zamanı geldiğinde ise son darbeyi vurur. Vuslata tek bir şey yeterlidir. Vurucu hamle öncesi iyice dikkat dağıtmak…
 
Dikkati dağıtmak şarttır. Çünkü dikkati dağılan karakarga her zamanki gibi havalanayım derken, gölgesi göğü delen çalılıklara takılır. Aklı delinir, kanadı incinir, gagası kanar. Boş boşuna çırpınır. Arsızca tecrübelenen, sözde zevkli meşgalelerin uyuşukluğu ile zembereği de kırılır.
 
İşte o an karakarga yakalayıcısının uzun süre beklediği andır. Bellek anayolu izler. Elindeki kara pelerini kara çalılığın üzerine fırlatır. Gözüpek atılır ve karakargayı istim üzerinde yakalar…
 
Çalakalem çapsız karakarga tecrübesi, ucuz fiyatlı bir tecrübedir. Hislere tercümanlık ise çok pahalı. Hayatın çalınan değeri, ederi ise fiyasko. Fi tarihinden beri ayni kapan. Yani kapanın elinde kalmaz fildişi mızıka. Kimin hangi melodiyi üfleyeceği de bellidir. Yani karakarga yakalayıcısının, asra çığ gibi düşen tecrübelerden çıkardığı ders umulası derecede işe yarar. Çünkü geciken tanıklık ve ufukta beliren sanıklık en ufak ayrıntılarda gizlidir.
 
Sır küpüne depili her şeyi kara karanlıkta bile çok net görür karakarga yakalayıcısı. Hayat kapısını sürgüleyenleri de. O yüzden karakarga sürüsüne rastgele taş fırlatmaz. Karakarganın bir anlık gafletinin faturasıdır beklediği. Bu elektronik fatura çok pahalıya patlasa da gocunmaz.
 
Gocunmaz çünkü hiçbir şeyin kıymeti harbiyesi kalmamıştır. Ve karakarga yakalayıcısı dikkati dağılan karganın ödünü patlatır, özünü dinler, sözünü tutar. Ta ki…
KURBAĞA AVLAMAK...
Hayat, hidrolik prensiplerle işleyen ve işleten bir düzenektir. Yönünde akan suyu tersine döndüren bir enerji, direnmesi ve katlanılması zor bir mecburiyettir. Neredeyse bilinç kaybıdır.
Öyle bir kayıptır ki bu, sanki zihni ve şehri ikiye bölen bulanık nehirde kurbağa avlamaktır...
Erkenden elde bir sırık, ucunda olta ve kurbağalık yem. İthal ihtiraslı kurbağaların vazgeçemeyeceği bir manzara. Maraza çıkarmadan oltayı sakince sallamak yeter. Ayrıca beliren ve delirten sığlıkta boş kancaya takılacak, aklı tutulmuş, aklı takılmış kurbağanın dünyasına dalmaktır mahirlik.
Avlanacağı hissine aldırmadan, cazibeli yemi tatmaya aldanan kurbağanın önce kantaşı gözleri büyür büyür ve kanlanır. Kancanın ucundakine dikkat kesilir. Cüssesi iki katına, şişinmesi sıfırın altına iner. Sanki kedi kaplana dönüşür. Kara kurbağa bir, iki, üç zıplar. Zırlatır delirir. Ortadan ikiye yarılmadan evvel, ortaklaşa amansız bir mücadeleye girişir. Ete kemiğe kolayca saplanır kancanın ucundaki ile buluşmak için tam hazır hale gelir. Veya geldiğini hissettiğinde içgüdüsel ama arsızca son kez zıplar. hızla. Zıplar ve kancanın ucundakini havada, karada kapar. Kaparlar. Kapanır perde...
Öyle kara kurbalar vardır ki yalandan taparlar. Tapınırlar. Secdeleri nehir kıyısıdır...
Nehrin iki yakasında harap, viran varlık kaybı yaşansa da kurbağalara her şey mutlu sondur. Veya kahırlı sonsuzluk....
Hayat işte. Kurbağa avlamak için en şaşmaz, ciğer sökülse de sekmez yöntem budur. Sadece deneysel tekrarlar. Sabırla yağ kandilli sondaj. Sona yakın kıstırılan kurbağalar, uzun misinanın en ucunda sallanır. Etekler zil çalar. Kara kurbağa da tükenmişlik sendromu ve depresyon. Okul çocuklarına biyoloji deneyi kurbağaların cansızlığı. Donukluğu...
Kurbağa avcısı için de ruhsal durum aynıdır. Ama kurbağa dilinden korkan böcekler gibi davranmaz. Böceklerden çekinenler gibi de. Avcının tek farkı cesaretidir.
Kurbağa avcıları, bir mucit içgüdüsü ile elde olta takımı, oltanın ucunda kafa parçalayıcı iğne, gözleri bataklıkta nehir kıyısını kuşatırlar...
Kurbağa avcıları, her kör karanlıkta nehir kıyısında erketeye yatarlar. Öyle ki, kör karanlıkta kara taşın üzerindeki kapkara kurbağayı görmeden, görürler. Oltalarına kurbağaya enfes gelecek yemler takar, kokular sürerler. Ve çapraz parçalanma süreci. Bir anda acı gerçek...
Hayat, boş kafa, kasıt tutkusu ve çapsız inat neticesinde baş dönmesi ve döndürmesinden ötesidir. İşin aslı parçayı parçaya ekleyerek tabloyu tamamlama erdemi ve alametidir. Simsiyah bir milin üzerinde masmavi bilya yuvarlamaktır.
Mazi, tıpkı çocukluk heyecanı ve mantar tabancasının ucuna yerleştirilen minnacık barutun patlamasıdır. Kısır hayat ise çocukluktan kalma beyin altıdır. Oysa kuyruksuz kükreyenleri, bir punduna getirip sığ yerlerde kurbağa avcılığıdır hayat.
Çünkü kara kurbağa batalıkta sadece yol bulmaya konsantredir. Sinek ve böcek. Hayal meyal hayata bayağı bakıştır. Vasıfsızlığın ve insafsızlığın kabataslak çizimidir. Ve detaylarda boğulduğunda zokayı yutar. Piksiz, pirsiz plakasız, robot kontrolsüzlüğü ise kurbağa avcılarına malzemedir. Zaten içi dışına çıkarılan hayatın veya hayatta soluksuz kalmanın, bulanık mehtaba tatlı yankısı vurduğunda güneş batar. Ve av ve avcılık söylemi, keskin kenarlı karakter bunalımı çerçevesinde fiilen, somut cereyan eder.
İşte bu cereyandır, gelip şehri ikiye bölen nehri kurutacak olan. Nehrin iki kıyısındaki kurbağaları da çarpan...


TUTUNAK...
Belki de bizim hiç korkmadığımız, en çok korktuğumuz şeylerdi. Veya en çok korktuğumuz da hiç korkmadığımız...
Görülen işkenceler, ezilmeler, kırımlar ve kanamalar. Damlayan bir musluk kadar tedirgin etmedi hiçbirimizi. Enkaz altında kalmalar, puslu bir havada vurulmalar, kesif bir kazaya kurban gitmeler bile...
Elbette ölümden korkmak ayıp değil. Korkma da geç günlerinde de. Yiğitliğin tam izahı tutunamayanlar.
Her yapay tutanakta geçen, her kararlı önsöz ile biten son bize ait. Yaşanmışlıklar, hangi serüvenin bir parçasıysa yaşandı. Gitti. Anlamadan. Yaşadık ve geçtik...
Anlamak gerek, amansız tanıkları, yüzü tanıdık gelenleri. Bilmek. Bilmek gecikmişken hayata, geleceği. Hayatın içinden, papirüs bakışlı varoluşları. Ve yön buluş hikayesini. Anlatılmak istenen devrim ve sosyalizm kavgasını. Gündeme düşen tutunamayanların gerçeğini. El yazısı çok güzel çocukların sevdası ve sahnesini.
Engin enstitü tutkusu, akademi yorgunluğunu. Emek ve sistemin öteki yüzünü. Maskı maskesi olmayan, geleceği çalınan çocukların özel baskılı pozitivist manifestolarını. Ve sonun başlangıcını. Kar mavisi kuytularda sıcak kalplerin icrasını. İcmali tutanaklara geçmiş fevkalâdeliği. Ve fedakarlığı.
Bildiğimiz, korktuğumuz veya hiç korkmadığımız düellolar. Göğüs göğüse siper çatışmalarının torunlarından kalan cesaret.
Üniformalı lüks otel kapıcısından bile çekinen, korkutulan babaların evlatlarıyız. Ama hiçbirşeyden hiç korkmadık. En çok korktuğumuz şeylerden bile. Tutanaklara adımız korkusuz geçsin diye haykırdık. Her birimiz devrim zamanının sünepe sünger kıvamlı katiplerine. Çübkü korkusuzluk Atadan emanet.
Tutanaklara geçen sahtekarlıklarla, tutunak merkezleri bile korkutamadı bizi. Hiçbirimizi. Tutunamayanları.
Yakasından tuttuğunu rihter ölçekli silkeleyenler. Altın sikkelere tanezzül etmeyenler. Biz...
Ayakta ölenler, o kuşağın yitikleri. Emanetin bekçileri. Biz...
Belki de bizim korktuğumuzu, korkutulabileceğimizi düşünenler asıl korkaklar. Boş gözlerle cesaret dilenen, ciddiyet bekleyenler de onlar.
Harbiden çok ciddiyiz...
Belki de en korkmadığımız şey en çok korktuklarımızdı. En korktuğumuz şeylerde büyük korkusuzluğumuz. Asılsız, tumturaklı yakıştırılan tutanaklar değil. Korkumuz tumturaklı tutkular...
Tut ki, taş duvarlara ölümden hariç her şeyi yazmışız. Belki de bir o sebepten tutunduk hayata. Deli gibi. Onca akıllılığımıza rağmen...

CEZALANDIRICI...
Öyle bir an gelirki; sinirler dikilir, tavırlar sertleşir. Elden geldiğince uysal kalınsa da zamanla söylenen ağır sözler asla unutulmaz. Yapılanlar da. Ateş sarmış hudutlarda sindirme operasyonları da...
Gün olur cezalandırıcıların beklediği an gelir. İşlem başlar. Aslında kesilen ceza mıdır? Mükafat mıdır? Tartışılır. Anlaşılmaz rahatlıkla sırt sıvazlayanların, akıl tartan kusursuzluğu biter. Acı gerçek gözler önüne serilir. Hep aynı hikayedir oysa. Hep aynı sözlerdir. Ağızlarda dolaşan. Yalan yanlış. Yaradılış üzerine kurgulanmış son çırpınışlar da çare olmaz. Cezalandırıcı en derin örneklerle işine koyulur...
Geçmişte yaşananların karanlıkta kalacağını, hatırlanmayacağını sanmak da büyük yanılgıdır. Diğer yandan sırlarla desteklenir ceza. Belgeli belgesiz başlar ve belgelerin ifşası ile derinleşir muhasebe. Hiçbir şey durduk yerde gündeme gelmeyeceğine göre, geçmişte verilen ve çekilen fotoğrafların getirisinden yararlanılır.
Dibi delinen takalara katlanmak gerekir...
Tarihe mal olmuş gerçekleri çarpıtarak yanlışlar bir süre daha sürebilir. Keyif alabilirler. Ancak dikkate değer görülmeyen her şeyi Cezalandırıcı ya görür, ya da gözünde büyütür. ve dikkatle izler, her izi dikkate alır...
Yani vakti zamanındaki saygınlık ve her etki gün olur kaybedilir. Yansıması bugüne ve yarınlara vurur. Sinirsel taşkınlık ve ikaz boyutunda...
Yeni ilişkilerin ve ilişkilendirmeler temelinde çürür şöhret. İlk başta hiç akla gelmez denilenler, vurgulanması uzak ihtimal görülenler, sıradışı sanıklar, toptan unutuldu sanılanlar, bir bir ortaya serilir. İş tersine döner. Bütün operasyonel taktikler, karşılıklı denenir.
Tarihin karanlık koridorlarında kalmışlar ve kalması gerekenler, şövalye ruhu ile kalkanları döver. Yankısı tuhaf bir şekilde odaklanılan konular, tarifler bir çarmıha geriliş vakası biçiminde atışmalar, Cezalandırıcının da işini kolaylaştırır. Öyle çok yeni tartışma yaratacak bir çok konu umulmadık performanslar ve dosyalı teşvikler geleceğe taşır ağır sözleri. İthamlar, ateşli tehditler, ve sindirme tahkimleri eşyanın tabiatına aykırı yeni durumu da tesciller.
Yani yine haklı çıkan cezalandırıcı olur....
Ama herkes birbirine ceza kestiği için yumuşak bir üslup tskınarak özgüven sergilenir. Baştan yazılmış ancak fazlasıyla haddini aşanlar yüzünden hayat durur. Bundan sonrası için öyle bir an gelirki, hayatın içinde kalmak iyice zorlaşır.
Çünkü bu nitelik kaybı bir adım öteye götürmez. Götürse de cezalandırıcı yol gözler...

Devrimci Terörist...
Ulusal Kurtuluş savaşları vardır, başlayıp bitmeyen. Çağlar boyu süren. En üst düzeyde kabul edilen ve hak edilen. Bizzat ateş yutanların kutlu isyanı...
Arsız işgallere ve sömürüye direniş. Can siperane karşı duruş. Sonra gençliğe emanet bir ülke. Tam bağımsız. Yeni bir toplum düzeni.
Mandaya boyunduruk. Yani yedi düvele unutulmaz ders. Vatan ve yurttaşlık armağanı. Ve sonra milli yerli ile gerisin geriye bir kurgu. Devlete kurmaca işleyiş. Lafta hür dünya temsilciliği. Bölge liderliği. Emperyalist organizasyonlara parça başı iş üretimi. Bağımlı devlet politikası. Muhalefete ise isyan.
Memleket sevdası, vatanseverlik ve mücadele. Sömürüye sömürmeye öfke. Derin dalga. Devrim dalgası, eşittir devrimci terörizm. Bu memleketin hep örnek alınan devrimcilerine asılan yafta ise devrimci terörist.
Emir büyük yerden; "Bu memleketin polisi vardır. Jandarması vardır. Ordusu vardır. Harbiyesi vardır. Demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla. Nesi varsa onunla. Kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir. Asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Gelen polis, henüz inkılap ve cumhuriyetin polisi değildir diye düşünecek. Fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecek. Onu hapse atacaktır..."
Bozulan düzeni reddediş mantığı eşittir, devrimciliktir...
Coğrafyalarda memleketler yanıyor. Devletler yıkılıyor tek tek. Ateş altında yeryüzü. Elbette böyle gitmez. Devrim kahramanı olmak aynı zamanda devrimci terörist olmakla eşdeğer. Ne yazık ki böyle...
Oysa devrimcilerin kitabında, terörizm yoktur. Edebiyat, sanat, felsefe ve bilim vardır. Ulusal Devrim mücadelesi vardır. Başlanıp yarım kalanı bitirmek vardır. Çağlar Boyu tamamlanmayı bekleyeni tamamlayan, tarihin ayrıcalıklı davrandığı insanlar vardır. Devrimciler, devrimci terörist sayılanlar vardır.
Tüm bu saygısızların topu populist. Yaptıkları popülist saldırı. Polemik. Karşı devrimcilik. Düşüncesizlik ve yıkıcı hareket. Yıkıcı faaliyet.
Ulusal Kurtuluş savaşları sonrası ulusal devrimler vardır. Devrimci kurumlar kurularak, halkla buluşturulan. Hayranlık uyandırıcı. Kitlelerin yararına toplumu da değiştiren. Kendine özgü. Evrensel bir proje. Devrimi simgeleyen. Devrimci yolun yolcularının inandığı.
Otuz yıldan beri devrimci terörist denilerek, devrimciler siyasetin dışına bırakıldı. Toplum dışı sayıldı. Devrim inancı emperyal ve feodal yapıların uzantıları ile yok edildi.
Oysa ulusların kendi kaderlerini tayin ettikleri ulusal Kurtuluş savaşları vardır.
Devrimci teröristlerin de örnek aldığı.
KARAKARGA YAKALAYICISI…

Dört bir yan ateş. Ateş çemberi. Sıcak savaş arifesi. Memleketin hali perperişan. Artan geçim, muallak seçim ve zil-nice fiyat ayarlamaları. İçeride dışarıda emperyal düşmanlık. Saf sinsilik. Beter atmosfer. Kol geziyor karakargalar. En ücralara, en kutsala cirit atıyor leş kargaları. Felaket…

Bu fezlekede fiyatı çok pahalı bir edinimdir tecrübe. Sanki su kulesinden daha yükseğe su pompalamak gibi hiç olmaz bir şeydir. En olanaksız sayılanların bile başa geçtiği tanıklık ve sanıklıktır belki de. Bazen sanılanın yakın ötesinde umulmadık fiyaskodur tecrübe. Duy priz misali ederi, bedeli pahalıya mal olacak çarpılmadır tecrübe. Ne biçim olsa da, yine en makul çıkış yolunu keşiftir tecrübe…

Tabi us sus harmanında, mantık işletilebilirse. Çünkü ters basınçlı fikir fışkırmasının tıkandığı anlık zaman diliminde, çelikten duvar yıkılır, tel örgü hortum bile patlar. Ve şu garip memleket ortamında canla başla kurulan mekanizma mahvolur.

Fikri sabit davranmadan filan feşmekân derken bir görülür ki karakarga ucuz kahramanlık perdesini delme peşinde. İşte o andan itibaren yatları maviliklere sürmek yerlerde sürünür. Ve evreka…

Memleket hali, meleklere dahi meleke kaybı. Durduk yerde fütursuzca fiyasko. Hain kalkışma, lain girişim…

Fiyasko fistan fılatınca en eşsiz ve olağanüstü farz edilenler faz kaybına uğrar. Metalik iletkenlik etkisini kaybeder. Fatura kabarır. Kabına sığmazlıkla, kolayca başlatılan acı tecrübeden ders çıkarmamak babında her şey bayatlar. Ve gakguklara aldırmayan karakarga yakalayıcısı deneysel işe koyulur.

Karakarga yakalayıcılığı çok basit iştir. Ampirik yöntemlerle icra edilir. Termal titreşimleri, etkileşimli gösterimi görerek. Göz kararınca, kalp kapakçığı kaçak kanı durduramadıkça bir eksik bir fazla ne fark eder düsturuyla...
                                                                                                  
Karakargalar genellikle karaçalılıklara konuşlanır. Uzun ama boş yaşamanın kirli tecrübesiyle taklitlere aldanır. Yaşam realitesine aldırmadan da emanet yolda önüne çıkanı aldar. Tüm fütursuzluğuyla çalılıklar arasında saklanıp imansızlaşır. Beyaz lora dadanır. Asla kata iyi niyet gözetmeden imkânsızı imlemek başta çok rahattır. Ancak işler kısa sürede karışır. Ve dikkat kaybına kapılırlar.

Tecrübeyle sabit gelip geçici bir heves, nesepsiz fiillere dolandığından apansız yakalanmalar ise an meselesidir. Sekter ileti, sekunder itiraf can simidi gibi yetişmiştir. Yani karga tulumba daldan aşağı şaplağı atılmıştır. Ve Karakarga yakalayıcısı, uzak yakın demeden tüm karaçalılıkları pürdikkat süzer. Karaltılı izleri sürer. Sessizce gözlemler. Bu arada okkalı gakgukları dinler görünür. Meselesi binlerce karga içinden rahat olduğunu zanneden karakargayı mimlemektir. Ve mimler.

Karakarganın hiç de yaratıcı olmayan kandırıcı sinyallerini, sahibinin sesinden ürkütücü bağırışlarını, ablak apartma çağrılarını dikkatle didikler. Ve karakarga yakalayıcısı etrafını saygısızca sarmalayan karanlığın içinden sıyrılır. Vakti zamanı geldiğinde ise son darbeyi vurur. Vuslata tek bir şey yeterlidir. Vurucu hamle öncesi iyice dikkat dağıtmak…

Dikkati dağıtmak şarttır. Çünkü dikkati dağılan karakarga her zamanki gibi havalanayım derken, gölgesi göğü delen çalılıklara takılır. Aklı delinir, kanadı incinir, gagası kanar. Boş boşuna çırpınır. Arsızca tecrübelenen, sözde zevkli meşgalelerin uyuşukluğu ile zembereği de kırılır.

İşte o an karakarga yakalayıcısının uzun süre beklediği andır. Bellek anayolu izler. Elindeki kara pelerini kara çalılığın üzerine fırlatır. Gözüpek atılır ve karakargayı istim üzerinde yakalar…

Çalakalem çapsız karakarga tecrübesi, ucuz fiyatlı bir tecrübedir. Hislere tercümanlık ise çok pahalı. Hayatın çalınan değeri, ederi ise fiyasko. Fi tarihinden beri ayni kapan. Yani kapanın elinde kalmaz fildişi mızıka. Kimin hangi melodiyi üfleyeceği de bellidir. Yani karakarga yakalayıcısının, asra çığ gibi düşen tecrübelerden çıkardığı ders umulası derecede işe yarar. Çünkü geciken tanıklık ve ufukta beliren sanıklık en ufak ayrıntılarda gizlidir.

Sır küpüne depili her şeyi kara karanlıkta bile çok net görür karakarga yakalayıcısı. Hayat kapısını sürgüleyenleri de. O yüzden karakarga sürüsüne rastgele taş fırlatmaz. Karakarganın bir anlık gafletinin faturasıdır beklediği. Bu elektronik fatura çok pahalıya patlasa da gocunmaz.

Gocunmaz çünkü hiçbir şeyin kıymeti harbiyesi kalmamıştır. Ve karakarga yakalayıcısı dikkati dağılan karganın ödünü patlatır, özünü dinler, sözünü tutar. Ta ki…
                                                                                                              Formun Üstü
KURBAĞA AVLAMAK
Hayat hidrolik prensipler bir düzenek akan suyu tersine döndüren bir enerji direnmesi zor bir mecburiyet neredeyse pirinç kaybıdır kaybı ve sanki şehri ikiye bölen Bulanık Nehir de gruba ayrılır eldeyken Bir sırık ucunda olta ve balık yeme ihtiraslı kurbağaların vazgeçemeyeceği bir manzara sallamak yeter beliren sağlıkta boş kankaya takılacak aklı tutulmuş haklı takılmış kurbağanın gözleri önce büyür büyür ve kanlanır listesi iki katına şişkinliği şey yani kedi kaplana dönüşür gibi kurbağa 123 sırtlar delirir ortaya amansız bir mücadeleye girişir Kanca'nın ucundaki ile buluşmak için kurbağa tam hazır hale geldiğini içgüdüsel hissettiğinde son kez hızlısı var zıplar kancanın ucuna havada kaparlar mutlusun Hayat işte kuru bağlamak için Şaşmaz yöntem budur deneysel tekrarlar kıskançlıktan Baran kurbağaları uzun misin En ucunda sallamaya etekler Tükenmişlik sendromu ve depresyon kurbağa Avcıları içinde ruhsal durum aynıdır ama kurbağa dilinden korkan börekler gibi davranmazlar Tek fark cesaretleri dir kurbağa Avcıları bir mucit içgüdüsü ile evde olta takımı oltanın ucunda kafa parçalayıcı yine kör karanlıkta Nehir kıyısında erketeye yatarlar Öyle ki kör karanlıkta Karataş'ın üzerindeki kapkara korumayı görmeden görürler ortalarında kurbağaya enfes gelecek kokular sürerler ve çapraz parçalanma bir anda gerçekleşir Hayat boş kafa küstün Tutkusu ve çapsızlık baş döndürmesi nden ötesidir Aslında parçayı parçayı ekleyerek tabloyu tamamlama Erdem'i ve aletidir simsiyah birbirinin üzerinde Mantar tabancasının ucuna yerleştirilen minnacık buradan barutun patlaması Iğdır Hayat çocukluktan kalma beyin altıdır kuyruksuz Kükreyen leri punduna getirip sığmıyor yerde kurbağa avcılığı hayat kurbağa yolunu bulmaya konsantre gir sinek ve hayal meyal hayata bakış Iğdır vasıfsız kabataslak detaylarda bolduan zekayı zokayı yutar plakasız robot kontrolsüzlüğü ile kurbağa hocalarına yem olur hayatım veya hayatta soluksuz kalmanın en Merhaba tatlı boğan ve bu av ve avcılık söylemeni keskin kenarlı karakter bunalımının somut cereyan eder işte Hoca yarayan gelir şehri ikiye bölen nehrin kıyısındaki kurbağaları çarpan

Devrim
Objektif şartları olursa da devrimci insiyatif olmayınca devrim gerçekleşemez devrim. Tırnak halkın devrimci girişimidir. Alttan yukarıya şekillenir, mevcut, devlet mekanizmasına karşı koyuş ve iktidarı ele geçirmesi iktidar gücüyle yukarıdan aşağıya da ileri bir üretim düzeninin ve sosyal statünün örgütlenmesi tırnak Devrim tırnak kendi politik hegemonyasını kurma Datça kendi iktidarlarını uygun alet yapı düzeneklerinin gerçekleştiremedik ve tırnak devrimleri sürekli kanaması yeryüzü toplumsal Devrim çağında yaşamaktaydı Çünkü ekranına ve öğretim modelleri altüst olmuştur siyasi ve hukuki dini ve felsefi açıdan bir çöküş yaşanmaktadır çatışma bilinci ile güçlenen ideolojiler üretim gücünü ve olanaklarını ele geçirmiştir tüm bunlar yeni bir sosyal şekillenmeye de mecburi kılmaktadır kendine özgü işlemi ile tırnak üretici güçlerin gelişmesi sonucu güçlenme ler Aslında gelişmenin önünden geldi engelleyen niteliğe bölünmedir tırnak hal böyle olunca formülasyon Devrim toplumsal Devrim çağında halkın devrimci girişimi yönlendirmesi dir tarihin zorunlu boyutudur. Devrimci borandır. Çünkü tırnak Kişiler kendi tercihlerini kendileri yaparlar. Tırnak devrimleri tırnak art niyetli kışkırtıcı ların ürünü imiş gibi gösteren batıl inanç tırnak artık zaman geçmiş gibi görünse de hala canlıdır delidir. Oysa devrimlerin olduğu her yerde mevcut düzenin karşılayamadığı veya karşılamak istemediği sosyal ihtiyaçlar yüzünden olduğu bir gerçektir. Ihtiyaç açığa çıktıkça sosyal patlamalar sosyolojik temele dayanan devrimleri de doğurur. Tarihsel zorunluluk en doğru referanstır. Siyasal sistemler sürekli değişmedikçe daima oligarşi oligarşi devletin anlık dolar tiranlığı da Elinde sonunda demokrasi takip eder Yani hep Yanlış noktasına dönülür süreç Sil Baştan yaşanır değişmeyen bu tarihsel zorunluluk Devrim sürecidir. Asıl hakikat Devrim ve devrimci girişim nelerdir? Tarihi ilerleten de devrimler dir. Tarihin boşluk ve yokluk evrelerinde özgürlüğü somutla yan isyanlar devrimci insiyatifine seridir. Objektif şartların olgunlaştığı an reformist söylemlerin sıralanmıştır. Han Devri malıdır. Gidişattan endişenin tavan yaptığı andırman artık müdahaleler ile durdurulan mayacak sessiz çoğunluğunda Sansürün edemeyeceği bir andır toplumsal tabular yıkılır. İsyan dönüp noktasına çıkar ve Devrim başlar devrimci politikayı Romanya Politik egomanyak kurulur.

taş tapınak
dünyanın taş devrinden kalma ilk tapınak ları bulunduğunda Dinler Tarihi yeniden stilize edilme gerçeği ile baş başa kalmıştır. Sembol ve tasvirler gücü eline geçirenlerin insanın doğaya hükmeden bir konuma geçmişini anlatır. Dinler tarihinin de 0 noktasını tanımlar. Fosil Taşıyan taşlar döneminden bu yana yeryüzü Keşfedilmemiş ve keşfedilmiş taş tapınaklara ev sahipliği eder. Dünya Ötesi yaşamları taşlaştıran bir gelenektir. Bu belki de o zamanlara ait olmayan ilk tapınakların belirtileri ve kedi tarih öncesi Türk göktaşları bombardımanı dönemlerinden kalma ve kutsallık Gökkuşağı ve şeker karışımı yaratıklardan çıkmıştık da olabilir. Dönemin gözdesi olma hakkını veren mahiyette kültürel miras zenginliğidir. Hepsi yan sundurma da taştan bir Suna kalka açıklamaları doğurgan bir kalabalık dinsel kutlama antik tören duygusu sehpa üzerinde ise erişim mücevherat ve değerli taşlar taş tapınaklardan Tanrıya antik medeniyet dinleri Armağan edilir. Dinsel pratikler içeren taşınabilir değerlerdir. Tanrıya muhtaç kızı vurgu taşır Harris oyun devamlılığı ise gözetilir. Tümay nerede yani taş tapınakları insanları antik yükümlülük TV bu antik yükümlülükleri din olarak bilmeden yerine getirme çabası ise devletlerce sürdürülür. Değişen modellerde dinsel gruplaşma larla Tanrı proteini ve başkaldırı ya direnir. Veya muhafazakar ulaşarak efsane hikayeler kutsal sayılarak din içine çekiliriz. Başlangıcı bu hikayeler belirlemiştir. Tanrıya itaatsizlik bu hikayelere göre değerlendirilmiştir. Taş tapınaklarda bulunan ve hikaye leştir ile ölen sembollerin dinler tarihine ve güçlendirici bir rolü vardır. Fazlasıyla neyi temsil ettiği tartışmalı olsa da taşın taşları çizilip renklendirilmesi ile başlayan tanrısal tasvir yeni din versiyonlarında kanıtlayıcı olmuştur. Yani dünya taş devrinden beri anıtla şantaj Aks ettirilen şekillerde tanrıyı aramıştır. Bulamayınca da dinler icat edilmiştir. Taş tapınaklar geleneksel yaşam içinde fazla değer bulunmasa da din öncüleridir. Tapınmaya dönük eklerdir. Keşfedilmeyi bekleyen sınırlardır. Her dilde mutlaka var olan. Ancak fazla önemsenmeyen antik değerlerdir. Belki de dinlere ters gelen tarih öncesi bir şeylere de işaret ettikleri içindir.

Karne kupon edebiyatı
Kar yağınca akla düşer mi? Çok şey Dünyanın derinden etkileyen büyük savaş dönemlerdir. Karta karneye bağlanan günler seferberlik dönemidir. Savaştan geri durmanın ve ulusal varoluşu devam ettirmenin bedelidir. Kart ve karne Buğday ve savaş karşıtlığının Bedeli makale de yazılanların Gerçek kişi ve olaylarla hiçbir ilişkisi yoktur. Varsa da dünyanın her coğrafyasında Benzer yaşanmış bir hakikattir yıllarca karnı kupon jeton dönemler eleştirildi. Millet o günler ile dövmekle tehdit edildi. Savaş öncesi ve savaş sonrası eski geçilerek iş ucuz siyasete bağlandı. Oradan siyasetten bağlanıldı. Peki sonra teneke kutu edebiyatı siyaset Zafer bahçesinden kalma ne varsa iştah kabartan ne varsa hiç basına iç edildi. Elde birşey kalmayınca. Ulusal Morale katkı ev ekonomisine darbe geçirdi. Marketten siyasetin marketin Gali ortada dip noktası kart karne jeton piyon saltanatı sürüyor. Jetonlar plastik plastik politikacı yapılıyor. Savaş tezgahlanıyor ve seferberlik Muhtemelen gönüllülük esasına dayanan sefalete yeşil ışık yakıyor. Kutsal amaç etrafında Birlik alt sosyal konum itibariyle kadrolaşma işin ucundan tutmadan kart kupon karne ile ödüllendirilmeli ve savaş bağımlılığı sınır dışına yayılmanın ağır Bedeli kartlarını cuppon destek kendinden görünene kalanlar köstek sorunlardan kaçınmak dertlerle yüzleşmek içinde habere Savaşı edebiyatı on yıllarca memlekette sonsuzca aktarılan o zorunluluk dönemleri sorulara yanıt bulunan ancak ilk konuşmaya referans yapılan sahtekarlık resmen Savaş ekonomisi bugün ileride anlatıldığında inanılması mümkün olmayan dehşetengiz şeyler yaşıyor ve daha da yaşanacak Deliler deliliği işaret edecek veya otoriteyi Üstelik kendinden olmayan milyonlara da destek çiliği kart karne kupon jeton Market marifetiyle silmeyi hayıflanan Şehit faydalanılan şeye dönüşmüş görünüyor ve övülüyor. Sanki başa dönme gayreti alamayanların Dört tarafı kuş atılmadan göz görmez karanlıkta kullandıklarından Medet umması dır bu kartlı karneli tip Belki de yüksek menfaatleri uğruna devlet kasasından Mother anılarda kalacak olan ise münasebetsiz asabiyet ve Bol Kepçe dağıtıldığı müsaade edilen kişiye özel kartlar ve karneler uçuk Bedeli olan kuponlar tahammül edilemez. Haksız ayrıcalıklar on yıllarca karne ile ekmek kartla kahve kuponla şeker edebiyatı yapanlar plastik jetonlu bir değişim içinde ve Saltanat peşinde

REKLAM TIME...
Reklamları izliyoruz...
Zeka ve mantık tutarlılığı dışında. Reklam Time. Genellikle günlük ev idaresi ve dışındaki ekonomiyi belirlemeye dair. Ama değil her alana her ana sirayet ediyor. Her önüne gelen objeyi kullanmayı bir yurtseverlik görevi sayan bir mod. Seferberlik dayatmasıyla tüketim.
Seferberliğin açlık, kıtlık ve gelir uçurumu arasındaki farkı gözetmeyen tarz. Hayatla baş etme seçeneklerini de. Gözeten bir normda. İzlenen, izletilen. Her şey miktar bazında. Tüketim odaklı.
Öyle ki beğeni çoğaltarak, siyasette de reklam time. Reklam kuru. Resmen savaş malzemesi. Ekonomik savaş sürümü.
Savaş, sürünme pahasına. Aldanma. Vardan yoğa. Tükeniş. Tüketim yoğunluklu boğma girişimi.
Tercih edilen mala, pazar yönetimi. Satış kışkırtması. Acı çığlık. Her türlü rekabet ortamında, egemenler dünyasında stratejik yarış. En çok kullanılan unsurlardan din siyasallaşması.
Reklam, rekabet kabiliyetini artıran bir organizasyon. analizi doğru yapıldığında kazandıran. Zeka ve mantık dışı ayakta kalınan bir dünyada reklam time. Reklamlar dünyası.
Reklamları izlediniz. Şimdi sıra haberlerde repliği. Türetilmiş yarış. Milli ve yerli mana. Mana gücünü kaybetmişlik. Hayat kaynağı siyaset odaklı ekonomi. Siyasette de varsa yoksa reklam. Reklamların gücü.
Kutuplaşan, putlaştırılan hayal kahramanları. baştan belli göz boyama sanatı. Akıl almaz para girdisi. Yazılı görsel reklamlar. İzliyoruz. İzlettiriyorlar.
Rekabet savaşının canlı canlı seyredilişi. reklama vasıta tüketilen akıl. Biten zeka. Değişen zevk. Ve çelişen tercihler.
Yaşama dönük mallar üzerinden firmasal saldırı. Küresel satış. Bölgesel savaş. Ve toplumsal alış. Talebi artıran değme soruluk filmler. Reklam filmleri...
Amaç çekilen, oynanan, oynatılan filmlerin izleyicisini artıkmak. hiç artı değer üretmeden reklamlar yoluyla hedef kitleleri oyalamak. iknalamak. İknacılığı oynamak. Ve iktidar. Hepsi bir bedel karşılığında. Karşılıklı yürüyen, yürütülen bir senaryo. Politikası sağlam olsun olmasın aynı mesaj. Ciddi içerik kaybı. Sabun köpüğü nicelik. Niteliksiz şov. Nitelik dışlaması.
Tek amaç devlet malı deniz. Nicedir reklamlar izliyoruz. İzlettiriyorlar.
Rekabet beklentilerinin çok ötesinde zayıf ajanslara tabiilik. Hangi ajansa göz atılsa bir başka reklam. Dozu, tozu aynı. Fos. Sanki reklamsal bir post. Tahta ulaşma. Yozlaşma. Para tuzağında ölçümlemeler. primetime başka total başka.
Reklamların özü temelli enikonu milli ve yerli kargaşası. Afiş böyle afişe olmak başka. Şov time. Rekabeti bitiren de reklamları gerektirn de. Kısa metrajlı başlayıp uzayan da.

Reklamlar mış, gerçekler bir başka hikaye...

MANTIK

Dünya, verilen emirleri sorgulamaksızın yerine getirenlerin dünyası olmuş. Bu yolda ısrar ediliyor. Beyinlere hükmeden en acil içgüdü ise savaşmak. Kayıp göründüğünde ise sıvışmak. Bu atmosferde hiçbir mantıklı sebep yokken, asla masum olmayan hatalar da yapılabilir…

Geniş kapsamlı bir tarihsel çöküş, birkaç tuşun karakteristik özelliklerine bağlı. Her şey çok uluslu kartellerin, tröstlerin insafına bırakılmış. İnsanlıktan çıkmanın ve öz değerleri çürütmesinin neticesi, hayatta kalma zorluğu. Kime güveneceğini bilmemek ve yalnızlaşma.

Yalnızlaşma nabızları yükseltince, dünya işleri de karışır…                               

Yanlış ata binmek ve oynamak da mantık zorlayan diğer bir etken. O zaman cezalandırılma ve telafi etme güdüsü, ezber bozan şekilde beyne hükmeder. Ve kalıcı zararlar oluşur. Yanlış da ısrarcılık, mevcut doğruları ortadan kaldırmaz. Despotik dönem sıkıntıları bastığında ise mantık hiç işlemez. Sinirler yıpranır. Kısır tartışmaların odağında akıl, tek bir şeye sabitlenir. Yığınla hataya…

Çivisi çıkmış dünyada, otantik değerler merkezi otoriteyi de belirler. Asla evrensellikle örtüşmeyen mantık dışı takipçilik prim yapar. Ve hiç de masum olmayan hatalar belirir. O vakit hataya sebep aramak hiç gereksizdir. Aradıktan sonra mantığı zorlayan nice sebep bulunur. Tespitler geniş kapsamlı tahlilleri de gerektirmez. İçgüdüsel yaklaşım yeterlidir.

Çöküş, küstahlaşmaya dönüşen tavrın, tehdidin tanrısallaştırılması ile belirginleşir. Yani böyle bir durum baş gösterdiyse, çözülme başlamış demektir. Çok sebepli güven bunalımıdır mantığı zorlayan. Sonrası peş peşe gelir. Emirleri yerine getirenler bile zorlanır.

Mantığa hükmeden, ruhani akımlar ise yeni kurtarıcılarını arar…

Sıvışmak ve savaşmak üzerine kurulanan popülarite dip yapar. Rehberlik biter. Hiçbir şekilde yeniden tapılası karaktere dönülemez. Deprem vurur. Bina çöker. Çığ düşer. Çok sebep var deyip talimatlar sıralanır. Ama öyle çokuluslu tutkudur ki piyasaya egemen olan, eleştiriler kaleye alınmaz.
Zaten kale içerden fethedilmiştir. Ve kartellerin, tröstlerin insafına kalmıştır her şey. Mantıkdışı ilerleyiş başlamıştır. İşte bu gerileyişi hiçbir zaman savaş girişimleri de kurtaramaz. Çünkü bir yerde, çok büyük bir mantık hatası yapılmıştır.

Öyle ki karşılaşılacak kalıcı yenilgi telafi edilemez safhadadır. Yalnız yalnızlaşmayı beyne yükler.

Ve geç de olsa, mantık zar zor işlemeye başlar…

ZEKA

Dünyayı yönetenler de eksik zekâ ve erdem çıkmazı furyası. Varı yoğu, işin gerçeği efendilere hizmet. Sonrası ise uzun yalnızlık. Yaşamın tekdüzeliği ve yalnızlık. Fazla üzülmeye gelmez. Yıldızlara yazılı bir görevdir, bunca sıradanlaşma. Yaşama sızan ise ağır mahkûmiyettir…

Zekâ, düşünme ve akıl yürütmeyi bilme kabiliyetidir. Zekilik ise nesnel gerçekleri görme, algılama ve yargılama hâkimiyeti. Kabiliyet ve hâkimiyetten uzaklaşılmış bir dünya. Ve dünya liderliği…

Zeki insanlar dirayetli tavır gösterebilirler ve yaşamdan sonuç çıkarabilirler. Yani objektif bakarak çok görülen ama anlaşılamayan noktalar ancak zekâ ile çözebilir. Zihnini tümüyle amacına uygun kullananlar, toplumsal belleği oluşturanlardır. Sosyal hafıza da onlardır. Yanılmazlar…

Dünyayı yönetemedikleri gibi yönettirenler de onlardır. Çünkü zihin gücüyle, yönetim gücü tersine işleyen bir mekanizmadır. Fazla vasat veya zekâlılar yönetenlerin işine gelmez. O nedenle siyaset, zekâ derecesi ile oynayan algısal metotlara sarılır. İdrak düzeyi düşürüldükçe de idari işler kolaylaşır.

Çünkü yeterli zekâ sahipleri, her yapılandan malumat ve haber beklentisi içinde olurlar. Zekâ yaşı ile alay edercesine, zekâ yaraştıran efendilere hizmet etmezler. Ama bu dünyada efendilere hizmet istenir, efendilere itaat beklenir…

O yüzden zekâ oyunları ile zihinler meşgul edilerek, eksik zekâ ve erdem çıkmazındakilere zemin hazırlanır. Beyin patlatılsa bulunamaz zihni sinir yöntemler icraya koyulur. Yaşamın tekdüzeliği ve zorluğu şaşkınlık veren biçimde, hünerli şekilde yorumlanır. Sonrası yalnızlık.

Zekâ katsayısını katlayan cinliklerle, akıl yaşı fakirlere zenginlik vaad edilir. Tutar da. Önemli olan çoğunluk zihin, neyi istiyor ve zekâ hangi düzeyde, çıtayı belirlemektir. Sonrası mental fırtına. Reklamlar…

Ve zekâ ile alay…

Alayının zekâsını doğrudan bilme ile alakalı bir yönetsel dalga balonu. Alay edilme derecesine vardırılan zekâ ve erdem kaybı. Zeki hastalığı. Zekâ ayarı olmayanların, kendilerini farklı gösterme taktiği. Sonrası yanılma. Alaycılık yanılmanın psikolojik yayılması.  Özün de yorulması. Hamurun yoğurulması.

Yönetmek zekâ gerektiren bir durum denir ama dünyayı yönetenlere bakıldığında görülen,  zekâ ve erdem çıkmazında savrulanlar.

Savrulanların savunulmaları ise reklam…


KAPİTÜLASYON
Parselasyon ve plantasyon, parsayı toplayanları yurttaşın zararına çalışır bir moda evirir. Çevirir. Bu çevrilme sonrası bir an önce kapitülasyon kapısını aralamaktır. Bela aranmaktır...
Bu devirde kapitülasyon olur muymuş deyip geçmekle olmaz. Tarih ve bu güne yansıtılmak istenen ayrıntılı irdelenmeli. Her şeyiyle, tarih, yakın tarih ve bugün, kişi ve zümrelere, devletlere tanınan sosyal ve ekonomik ayrıcalıklar var mı? Bakılmalı. Eğer gizli kapaklı da olsa bir durum söz konusu ise araştırılmalı.
Özellikle geniş araziler üzerinde cazibeyi artıran oynamalara, parselasyona tabi tutulan bölgelere, neredeyse plantasyona dönüşen coğrafyaya ilişkin savruk paylaşımlara göz yumulmamalı. Yetkililerce de göz yumuluyorsa eğer memlekette ilk ayak tamamlanmış demektir.
Diğer yandan lafta iyimserlik sınırları çerçevesinde el değiştiren bu yeryüzü kaynaklarına ucuz işgücü olacaklar, destek sağlayacaklarda hazır ediliyor. İş tamam demektir. Kapitüle olmanın şartları bir bir gerçekleşince ecnebileşme de kapıyı vurur.
Kapitülasyon önce ticari parselasyonda kendini hissettirir. İktisadi açıdan büyük sermaye ağırlık kazanır. Kişisel kazanç lar siyaseti de etkiler. Dış destek güdümlü etkileşim egemenliği yıpratır. Bir imtiyaz çılgınlığı oluşur. Toptan itibarı zedeleyen ama ekonomik fayda sağladığı düşünülüp savunulan kapitüle, bu eşit hak tanımı gafleti egemenliği hepten yok eder.
Parselasyon ve plantasyon çıkarcı larına ve devrin emperyal köleci mantığı ile örtüşen güçlere fırsat doğar. Sahte sığınmacılara bile aynı hakların tanınması şartı getirilir. Kapitülasyon, almak vermek ve muaflık temelinde kurgulanmış bir yıkım programıdır. Plan çok eskidir. Proje yüz yışlıktır. ambalaj aynıdır. veya kanmak kandırmak biçiminde cereyan eder.
Tarihten ders almadan ilerlendikçe zararı sonradan hissedilen bir boyuta sıçrar. Şimdi iyimserlik ötesi parselasyonlar, gelecekte kurulması öngörülebilir plantasyon ve plantasyon köleleri mevcut ise durum besbellidir.
Topu vergiden muaf, yerli ve milli perişanken ecnebi rahatlığı. Tayfanın tümü adli-idari hak ve ayrıcalıklar ile donatılmış. Ekonomik serbestlik içinde kendi memleketinden daha bir rahatlık. sanki imtiyaz cenneti.
Pentagonvari bir projeksiyon gözleri kör etmiş...
Sınırlar içinde sınırsız bir güçlenme yaratısı. Coğrafyayı kuşatma ve zayıflatma. Sonsuz hakimiyet ve parçalama taktiği. Çok önceden planlanmış gibi her şey. Hiç sektirmeden sırasıyla gerçekleşiyor uçuk kaçık tasarımlar. Uyumaya zorlanıyor millet. Hem de idari kollukla...
Kadim coğrafyanın kentleri çekim merkezi. Bölgeler, alanlar, önce parselasyon tuzağına çekilmiş. Geniş araziler elde edilmiş. Sonra yetinilmemiş, plantasyon seviyesinde kuşatma, ölçek ölçek yayılmış.
Yakın geleceğin plantasyona uydulanacak kalabalığı, kaba kuvveti kentlerin gettolarına depolanmış. Yani kağıt üzerinde ne yazılıysa kuşbakışı çizimlerle paylaşılmış. Paylaştırılmış.
Kapital Tanrısına tapmanın iç kapısı açık. Topraklar kapatıldı. Bunca kapitülasyona adanmaya, bu bariz promosyana adam olan karşı çıkar.
Kapitülasyona karşı durulmalı propatria aşkına...

Formun Üstü
PLANTASYON

Bu denli plansız programsız idarenin, eksik platformlaşmanın sonu, kendi toprağında köle olmaktır. Yani iş plantasyon köleliğine kadar gider. Siyasal gözlemci sendromu bu…

Emperyalizmin kuklası olmaya rıza göstermek ve kaytarıcı tercihler kullanmak zayıflığa ilk adımdır. Kolay kolay geri dönülmez. Mülkiyet kavramından ister istemez uzaklaşılır. Kiliseci heybetin belli dönemlerde, dönüm dönüm arazilerin tapusal oynaklığına imkân aralaması ise yıkıma ilk işarettir. Sona işarettir…

Eşitsiz yaşamlar plantasyonlar da birlenir. Dayanıklılık ve verimlilik doğrultusunda, hayatta kalmak yaşam örgüsü olur. Plan sanki oraya gidiyor. Plantasyon ve adaptasyon süreci…

Bu süreç pastoral dünyanın bittiği noktadan bir ileri adımdır. Öyle ki biten tarımın, özellikle bitirilen tarımın yeniden inkişafı için lafta kurtarıcı aramaktır. Kendi toprağında kiracılığı, tarla-bağ-bahçe köleliğini sıradanlaştırmaktır…

Öncelikle şaftı kaymış bir memleket yaratılarak, topraklarının bir takım projeler ile el değiştirmesi, Vatan değiştirmesidir plan. Enerji ve emek trampası. Sonra kutsal coğrafyaya çökme. Eski defterlerin açılacağı günlere kadar, işleri rayına sokacak, planlar yapılarak, kanallar açılarak, günü gün etme eylemi.

Bu denli programsız, kendine pragmatik yaklaşımlarla memleket havası memleket bekası yok edilir. Millet köleleştirilir. Sömürgeci, köleci klanların istediği olur. Geniş toprakların yasal sahibi olmak. Memleketi yüzyıl başına döndürmek. Milleti tebalaştırmak.

Tabii önce plantansyonları kurmak için, toprakların efendilere geçmesi gerek.  Yerli yaban beyaz efendilere. Plan bu. Hassas biçimde işletilir çark. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın hesabı. İdare her türlü blöfü yutar. Zaten oyun üstüne oyundur her şey. Köle kütüklü plantasyon. Efendilere tarım toplumu. Köle eğilimi. Sözde plan, program, projeksiyon çağdaş dünyadan geri kalmamanın ürünü. Bir promosyon. Böyle özendirmenin, yeryüzünde birçok örneği, versiyonu vardır.

Bu plantasyon uygulamalarından, kötünün kötüsüne maruz kalmaktır işin özü. Sayısız efendi saldırısından kurtulup, her şeyi bir efendiye kaybediştir. Köleci düzenek, iş gücü memnuniyeti ve düşük maliyet. Tutucu fikrin para tutkusu, ulusal normların dertop edilmesiyle kendini gösterir…

Dehşetli bir deneyime doğru sürükleniyor mahrumiyet. Sanki hiç yaşanmamış gibi. Yüz yıl dönümünde anglo-klancı bir dünya. Dinsel, etnik köken marifetiyle. Eski dünyadan kalma alışkanlıklarla. Cesur ve korkak adımlarla. Fütursuz saldırganlık.

Bu denli fütursuz saldırganlığın amacı, yayılan plantasyon karşıtlığını kumanda edilecek duruma getirmektir. Her şeyi koca coğrafyayı emperyal güçlerin denetimine sokacak plantasyon. Başka istasyon kalmadığının ekstra sunumu. Hadise, tarihi yanılma, yerli ve milli. Oysa efsanelere kanmamak gerekir. Plan on yıllardır işleniyor ve işlenmekte

Bu plantasyonlaşmanın sonu belli, proleterya demokrasisi…



PARSELASYON

Bütün iyimserlik sınırlarını sınayan, kötümserliğe zorlayan yolculuklardan geçti bu memleket. Ne trendler gördü, ne trenler devirdi, ne parsellenmiş bölgeler gördü. Ne beter anlara hapis, vedalar yaşadı bu memleket. Ne operasyonlar, parselasyonlar geçirdi de yine yılmadı. Vazgeçmedi hürriyetten…

Eskiden yeniye çok şey değişti. Yıllar yılı yeni yerleşim yerleri kurmak, toprağın bol ve ucuz olmasına endeksli gelişti. Zengin tarımsal alanların, yeni kentler kurmak veya başka rant kanalları yaratmak adına parçalanması şimdinin meselesi. Bu diğer parçaları da bozan bir durum. Bu yeni kent tasarımı kendi kurallarını ve düzenini yarattığında parselasyon hücrelere dek yayılır.

Son yıllarda bel bağlanan, yer bölümleme mekanizması ve yapı inşa sektörü, denetim dışı bir işlerliğe kavuşturuldu. Özellikle devlet politikası olarak görüldü. Planlar günden güne değiştirildi. İlkesiz, yer ve sınır taşımayan bir modda haritalar çizildi. Sınırlanmış araziler tarımdan koparıldı. Dere yatakları kapışıldı. Maksadı aşan biçimde toplum yararına olmayacak, niteliksiz çalışmışlar olmadık yerde hayata geçirildi. Düzensiz kentleşmeye zemin hazırlandı.

Bu parselasyon arsızlığı plansız programsız yürütüldükçe, geniş vadiler verimli topraklar parayı bastıranların oldu. Bir kuruşun hesabı verilmeden, gizli saklı birilerinin. Uyruğuna kuyruğuna bakılmadan, parselasyonun kendisi ve üstüne kurulu ne varsa bir kalemde el değiştirdi. Yani yer bölümlendi, daha bölüm bölüm, bölümlenecek gibi.

Tasarım bu. Bu kafayla tasarlanır ve güncellenir. Güvence neticesinde, parselasyon pazarlanır. Aslı ve gerçeğine uymaz imar yasalarıyla, parselasyonlar cazibe merkezi haline getirilir. Oysa kendi toprağını bölmek, parçalamak ve yönetmek yetkisi her kötüye kullanıldığında, hangi makul tasarım ve malihulya yatırım olursa olsun çok baş ağrıtır.

On yıllardır iktidarı parsellemişlerin, işleri bu parselasyon dünyasını genişleterek yürütmesi aslında sorgulanması gereken bir durum…

Başkentten başlayarak, parsel parsel paylaşılan birçok şeyden sonra, yer kabuğu üzerindeki yerlilerin, her şeye yabancılaştığı bir yabancılaşma göz ardı edilemez. Çünkü uygulanan parselasyonlar, coğrafyaları değiştirir. Topraksızları bile ülke sahibi yapar. Ayrı dünyalar ideolojisini gerçekler. Bu, senin dünyan sana, benim dünyam bana ilkesizliğini peydahlar. Dokunulmaz sanılan aile arazileri bile parselasyona uğrar.

Çünkü idolleştirilip, tapınma ile devam ettirilen her yönetsel düzenek, katma değer katmayı en ucuz yöntemlerle geliştirir. Katma değeri de hiç eder. İyimserlik sınırlarını zorlayan, iç karmaşa yaratacak şekilde özgürlük kavramını kaybettirir. Yalandan yerli milli standartlar belirler. Haliyle her belirti yabancılara yarar. Oysa vazgeçilmez olan ulusal egemenliktir.

Egemen sermayeye olan tutku ve ideal sadakat boyutunda bölünmeler ise sadece parselasyon girişimini tetikler. Oysa parselasyon tüccarlığı ve boyalı imaj reddedilmedikçe, bunalım yılları gelmekte de gecikmez. Ful yasaklar artar. Yeni parselasyonlar için üzerinde fazla çalışılmamış, planı eksik projeler ise gündem olur.  

İş işten geçince anlaşılacak ama parselasyondan arta kalan sıfır, elde kalan hiç…

SİTEMKÂR MEVSİMİ

Güneş sisteminin koyu karanlığı delen mavi küresinde, güneş ışığı merkeze çekilip, sonra merkezkaç kuvvetle sayaç ibreleri döndürüldüğünde sitemler başlar. Mevsimidir…

Göz göre göre kar, sistemkârlar arasında eşit dağıtılınca da ahir zaman hayatı bodozlama duvara toslar. Buzdan kalpler kırılır. Buzdan kılıçlar da. Her yeni güne özel günceler kayıtlanır. Adalet zaafı, ahalide haleti ruhiyeyi değiştirir. Haliyle sistemkâr rejim buyruğuyla, sitemkârlara bol kepçeden cezalar kesilir. Kazanlar boş. Kazan kaldırma mevsimi yakın. Öyle bir kısırdöngü ki kesme şeker şerbeti. Suda erimiyor cinsten kaya tuzu. Zeytinyağı muhabbeti…

İllaki hararet. Sitemkâr bir hareketlenme. Eşsiz bir itibar kazanma yarışı. Büyükşehir merkezli. Arenada sergilenen dondurmalık dağ karı. Mızraklı ilmihal.  İlmekli tekerlekler ve besili arap atları. Gladyatörler ve köleler. Roma hukukuna giriş. Esas metafor gelenekçi koroya. Anafor herkesi yutar forsu. Forsalara metamorfoz çağı. Ortaçağ azmanlarına imaj birleştirme. Azmışlar dünyasına sitem. Sistemkârlık rejimine sitem…

İsyan edenlere, tam da sitemkâr mevsimi…

Dünyanın merkezine oturanlara yerli oturan boğa. Orman içlerine çekilen oturan boğa yerinden kalkar, oturmaz. Ayaklanır. Savaş baltasını çıkarır, barış çubuğu üflemez. Kaplar gezegeni baltalı ilah feryadı. Ormanların efendisi Zagor. Çiko. Peşinden Kızılmaske Mührü. Damgalar edeni. Notırdam zangocu kaç. Millet aç.

Sistemkâr rejiminin karı açlık sınırında, iç güveysinden hallice... 

Kırı kara çizgi romanlarda bile absürt kaçacak bir kara sevda. Cep romanlarına bile fazla gelecek bir sonsuz aşk bu. Sistemkâr âşıklığı. Sona gelindi gibi. Aşkın tütsü. Yatık kürsü. Son sarı yapraklar titremekte. Sitemkârların gazap türküsü derinden. Tutkulu damat sesinden yanık bir narayla. Tahtları kaldırın aradan, arasan bulaman. Sistemkâr bulamacı…

Bilmece bulmaca. Allah’ından bulası güneş tutulması. Böyle olsa gerek ışığı kısıtlı ortaçağ teolojisi. Mecazi yazıtlarda hasat kaldıran. Mozolelik tipler. Ekmediği ekini biçenler. Bire bin ekleyip göçen havariler. Aşk ile ekmek kavgası. İmaj kuşatması. Önce ekmekler bozulur kitabı. Emek beş kuruşa bozulur yalanı. Tıpkı kıssadan hisse, ebemkuşağı.

Sitemkârın hissesine düşen, hiç ve ilahi hisler. Karın tokluğuna karma. Karun yokluğuna daralma. Ahir zamanda yükseliş gecesinde yoksulluk. Yorgun demokrat. Yaralı heykeller sergisi. Güneş sistemine kazık çakmış dünyada, Memleketimden İnsan Manzaraları. İllaki inadına sistem karşıtlığı.

Sistemkâra, sitemkârlık şarkısı, İnce İnce Bir Kar Yağar fakirlerin başına…

Baştan sona herkesçe bilinen hikâye. Ruhban bankacılığı. Kar payı güldürüsü. Faiz helal götürüsü. Selamet emin ellerde. Âmin manastırdan ortak arama girişimi. Paranın dili. Paranın dini yok, yükseleni yer demir gök bakır. Arşıâlâ. Mevsim gereği resmen evlilik. Ortaçağ takdiri cariye otlağı. Otarma. Kotarma…

Otağına filozof  aklı uyarınca hükmeden sitemkarlar, çok yakında renkli rüyalar yaşayan sitemkârlara kara eder fonu. Akla karalar bağlatır…

Çok yakında yakın çekim, mıknatıslı kutuplar birbirini iter. Anot-katot şanssızlığı. Pozitif-negatif terbiye. Terbiyeden muaf para pul hikâyesi. Olsun da, Bir masal anlat bana baba içinde güneş olsun. Sistemsiz…

Heyecandan taşan, hayranlıktan telaşlanan coşkun yıldızlar. Aşkla yanıp tutuşan alev topları. Yumruk yıldız çarpması. Güneşler ve gezegenlerin fiziksel dayanışma. Enerji. Sinerji.

Alerjik bir durum bu sitemkârlık. Hem sözel hem sayısal cezalandırmaya uğramışların terminali. Lanet ve tehdit katarından sığınılan ılıman liman. Kolay boyun eğmeyeceklerin eğilimi. Sistemli, sistemkâr rejim karşıtlığı. Sitemkârlık.

Elbette hiç karışanı görüşeni olmayınca, baştan çıkaranı çok, yola koyanı bulunamayınca güneş sistemi gibi işler sistemler. Sitemkâr rejimi aklanır. Rejim yaklaşanı yakar. Sitemkârları. Yakalayanı ısıtır. Yalakalarını. Resmen ihtiras tramvayı.

Yine de sitemkârlar, her koşulda Sistemkârı gömer. Tam mevsimi…








SİSTEMKAR REJİMİ…

Güneş sisteminde, dünyanın tam merkezinde çelik siperlikli bir konut. Konuttan dışarı adımlama ibresi, on binleri vuran kıvam. Bir ahir zaman hayatı. Bedava sürdürümlü. Soruna çözüm düşüncesi, etiket üzerinden ahaliye faturalandırma. Dönem öyle bir kahırlı ki, döngü bir tek şerefine. Resmedilen kutsallık ise yamalı bohça. Sistem, Sistemkâr rejimi…

Kutsal mezar taşı yazısı; “Eşine az rastlanır, siyasi itibar kaybının mimarı. İnsanüstü harcayan, tavanarası yargıcı. Gölgesi örnek alınan, cüssesi bedavadan. Güneş sistemini işgal. Yargısız yaygaracı...” halihazırda.

Mezar mihrabında mavi mermerden yontu, yoksulluğu var eden sosyal plaka. Aileden zengin olmayan, sonradan görme. Sosyal plancı. Siyasal palavra. Kapıdan dönme. Grekoromen medeniyeti…

Sistemin merkezinde, feodal kaynaklı hayat süren bir asil. Asil hayatın silinmesine direnen, bir ahir zaman zat-ı. Muhterem mıhlaması. Ortaçağ masalları ile belenmiş fani. Dini yasalar ve kutsal kurallar sakini.

Sakinlik, minyatür el yazmalarına geçen hava. Hakkındakiler ile yerle bir. Olan millete hesabı. Bir sorun yumağı daha. Yer sarsıntısı. Sistemkâr rejim uyanıklığı. Gravür baskılarla desteklenen silik portre. Her şey gâvur icadı. İcabında antik roma modeli. Klişe kilisecilik. Uzun vadeli kökten değişiklik. Ve şam mozaiğinden modeller. Kullanımda. Özellikli paylaşımlar. Sistemkâr rejim paydaşlığı.

Pay ve paydaşlık; “Mal sahibi, hak sahipliği. Hakka rağmen. Yangın geniş bir platoya dağılınca, bozuk plak planlama. Proje tutmayınca, neyi varsa satıp kurtulunamaz çapta buhran. Tuhaf isteklere boyun eğiş. Boyun incinmesi. Gerdanda inciler. Şehitlik ve şehirlik müdafaası. Kurban. Ağır suç. İlahi yasayı hiçe sayma. Genel kabul gören bir hikâye tek. Otorite kurgusu…”

Durum tersine işlediğinde yasal sınır, kırsal sınıf mülkiyetine giriş. Mülkiyet dersinde siyaset. Maliyet derdinde miras aktarımına araç. Hukuktan kaçış. Politikacı ittifak fakirliği. İhtimamlı denetim zayıflığı. Her makam başka servet. Anglosakson mensubiyeti. Klakson rejimi…

Sistemkâr rejimi, rejim tutanlar mahcubiyeti; “Maskara olmaya ramak kala, eski köye yeni adet. Sistemkâr rejimi. Bir yanda sitemkârlar. Diğer yanda sistemkâr rejimi övücüler. Üç kuruşa kalemkârlar. Kar üzerine kurulu, lehindelik lebi. Lebi derya. Leh çıkmazı. İsrail eli. Filistin yazgısı. Fitil. Fırsatçılık…”

Henüz inançlı ahali mevcutken, bakıp görüp durup, dünyanın tam merkezi olunduğu inancından kopmamışken artık durmak lazım. Es vermek. Ahaliye faturalarda ıskonto. Haliyle yanlışta devam edilirse bu sistemkâr rejim sonunda batar. Karlılık batırır. Helal faizin izi kalır. Ve sitemkârların gözü, ne ilahi kural görür, ne de kutsal yasa…

Güneş sisteminin mikronik bir noktasında, dünya zerresinde zihinlere zerk edilen, ahir zaman hayatı. Bayat ekmek köftesi bıkkınlığı. Gelenek görenek zorunluluğu. Zorluk görenlere rakip sistemkâr rejimi. Doğru model edebiyatı. Deniz bitti.

Mezar başında yaygın itirazlar. Kula kulluk eylemeyenlerden üç Kulhü, bir Elham. Laik tören şerefine. Şerefine, sistemkâr rejimin çökmesi niyetine...

Bu ahval ve şerait çerçevesinde sitemkârlar, sistemkârları, kalemkârları ve sistemkâr rejimi gömer…

DEPREM GAZI
Acı sonu işaretleyen, deprem derdi ile gerildi millet. Bir kez daha dertlendi. Elbette tuzu kuruların derdi değil deprem. Hele seçilmişlik felsefesini içselleştiremeyenlerin hiç değil. Onlar başka manzaralar peşinde. Atanmışların ise atıp tutmaktan başka işe yarayacak adımları yok. Sadece adamlar var ortalıkta dolaşan…

Öyle adamlar var ki, millet sıfır noktasında, onlar mahşer hikâyesi içinde. Ucuz kahtraman. Tabiat ve fikriyattan uzak, kıymet kotarma derdinde. Oysa dert baştan belli. Ortak. Deprem bu, bölünmüş zaman tokadı. En beklenmedik anda şamarı çarpar. O yüzden kapsamlı hazırlık gerek.

Belki öylesine hazırlıksız yakalanacak ki millet, memlekete toplanma alanları yetmeyecek. Saklanacak mekân kalmayacak. Yerin altı berbat, yeryüzü harabet, gök hararet bir hale yoğunlaşacak. Yağacak sular ateş, yangınlar buz kesecek. Hele gücü her şeye yeter görünenler en dibe çökecek. Bazı kesimler hakaret peşinde…

Hakaret üstüne hakaret. Oysa nice depremler var, nice oligarkı, zalim lideri, kutsal kralı, kudretli sultanı, diktacı diktatörü gömmüş soğuk toprağa. Salisesinde. Sonlarını mimlemiş. Bugün bu çağda bu fedakâr millet, deprem derdi ile geriliyorsa eğer, seçilmişler ve atanmışlarla hesabını mahşer meydanına bırakmaz. Bırakmaz gibi görünüyor. Şimdilik…

Adamlar badem, madem bile diyemez çünkü için âdemler korku yaşamamak en küçük bir fırsat peşinde. Bulamaz halde…
                                                                                     
Millet her bir şeyi unuttu, deprem derdi ile gerildi. Peşi sıra memleket sallanıyor, nasıl gerilmesin. Allah vergisi devlet vergisi derken hiç ter akıtmayanların olmuş tüm varidat. Tuz çürümüş.
Öyle tuzu kuru adamlar var ki hücresel dağınıklığı formda tutmak ve formatlama derdinde hala. Bilinen ve beklenen sonu kader keder kurnazlığına bağlama derdinde. Peşin, keş toplananı bolca dağıtıp, aklama aklanma derdinde.

Tek dert adamlığı bir kenara gömüp, aktüel talepler ve kati talimatlara göre milletin gazını almak…

Dert, deprem gazı ile gelişen direniş ve dayanışma kültürünü budamak. Mevcut model dışına çıkanları ve çıkartılanları otoriteye tabi kılmak. Somut gerçekliği soyutlamak. Soyut üzerinden şans ve tesadüf köprüsü kurmak. Yapılan bu ve benzeri. Başka da marifet yok. Maharet akla ve bilime uzak argümanlarla furyayı geçiştirmek…

Öyle zamanlar var ki, ne köprüler yakılmış. Yine yakılır, yıkılır. Her deprem sonu işaretler aynı. Her işaret başka dert.  Millet gergin. Gerilim ve sallantı, her orana sirayet edecek zenginlikte. Doğa prensipleri, doğal sona kutuplaşırken, hala eşsiz manzara edebiyatı. Bir başka gerilme kaynağı da o. Başka dert, dertler zincirine halka. Ve cevapsızlığı gideren, deprem gazı.

Şimdilik deprem gazı. Biber gazı hazırda…

Mevcut iktidar bu deprem gazı ile kaçınılmaz sonunu ne kadar erteler, gerilimi ne denli azaltır, soru işareti?

Hiç yorum yok: