6 Ekim 2019 Pazar

EKİM


ACABA ŞİİR

Gözyaşları düşmüş çarkıfeleğin içine içine. Usulca. Karanfiller fısıldar fidanlarda canlanan seviyi. Aşkı. Silme gökkuşağı. Deniz kabuğundan dinlenir dalgalanmalar. Dingin bir akşam üstü…

Ve her gece kalpler kürek çeker okyanuslara. Acaba diyerek şiir dizeleriyle…

Bir acayip davetin sesle, sima ile nar ile durulanmayan ilanıdır o şiirler. Narayla duyurulamayan, zihni kamçılayan hep o dizelerdir. Şiirsi. Temposu güvercin kanatlı sözler. Yakılan. Şarkı nakaratı gibi tekdüze günlerde diz dize haykırışların demine düşmüş gözyaşlarıdır her harfi.

Ne haykırışlardır onlar. Kıskanç çağ şairlerinin şimendiferini yoldan çıkaran. Alacakaranlık arası, kömür karası gözler. Gözler de birkaç damla yaş. Aşka gelmiş balköpüğü köpüren sular, huşu içinde şelaleler hep aynı ahenkte. Bütün suç romantizmi öldürenlerde. Acaba?

Acaba şiir ilham denilen o yansımalar ve yansıtmalar diyarında gözyaşlarını besler mi? Bent vurulan nehirleri, taşırır mı? kurumuş çarkıfeleğin çarkında kızıl renkli ses bulutunu dağıtır mı? Karanfil kokan dağlarda, karanfil kokan sevgileri yaşatır mı? Bol soru işareti.

Gözyaşları düşmüş sararıp düşen yaprakların narin tenine. Enine boyuna. Varına yoğuna sonbahar. Yaş bitmiş. Şakıyan meltemlerin sıcağında bir yok oluş girdabı. Var oluş pınarında polen taşıyan kelebeklerin kanatlarında renkli saydamlık. Altın yapraklarda gözyaşı seli. Silinmez. Tek cümlecik bir parlama ve arınma.

Gözyaşları üşümüş, göz pınarları donuk…

Acaba parçalanan çarkıfeleğin özensiz dağınıklığı hangi ışıkta gizli? Hangi dizede hangi gizlice düşen gözyaşında. kim kimi yazmış terasa asılan hamağın içindeki hasrete. Elmas uçla simli cama kim? Neyin içine saklamış hayal gücünü. Akıl gücünü desenleyen, listeleyen o şeffaf sıvıda kıvrılır bütün sitemler. Sistemler kırılır sitem üstüne sitem. düzgün sıralı kadehlerde bir acayip tanışıklık. tanışmanın tıngırtısıdır semaya yayılan. Şiir tadında.

Kulaksız duyulan, kalplere işlenen, başlangıcı doğuran, sonsuzluğu öldüren…

Gözyaşlarına boğulan, silme aşklara bulanan dingin gecelerde akıl merdivenini tırmanır her türden mısralar. Sarhoşlayan anılar. Çıplak duvarları giydiren gözyaşları. Bilinçaltılar. Yaslı kentin kulelerini kubbelerini boyar sessizliğin renksizliği. Ay Işığında hasretlik. Görkemli göklere asılır zifiri odaların en mahremiyeti.

Meziyet anında en nezaketli soru acaba? Sonsuzluğu tartmanın ve gerçeği tartışmanın sıcağı eritir mi buz dağları? Asma kilitli kapılara gözyaşları değen de erir mi çelik duvarlar, açılır mı kilitler?

Hayatın içini dışını eriten lavlar şiir söyler. Sonsuzluğun boynunda takılı milyarlarca yıldız. Gökyüzünde çarkıfeleğin içine içine doğuyor günler. Gecelere gözyaşı dokunuşu ılık ılık.

İliklerde can sıkan bir korku, bir endişe. Acaba? Boş odalar, loş duvarlarda üzerine gözyaşı düşmüş ayni dörtlük. Bembeyaz bir sayfa. Açılmış kapanmış. Kan kırmızı mürekkebi dağılmış bir yaratı. Şiir.

Çarkıfeleğin mendilinde tutsak bir gökkuşağı, lacivert kara denizin mendireklerin saf renkler. Ve içten taşanlar acaba şiirleşir mi, şiir mi?



TANRISALLIK

İnsanlar bir ilke inanır ve ilklerin ilkesine dayanır. Tanrı veya Tanrı merkezli dinlere güvenir. Dogmatik bir bilinçle akıl boyutuna özgü Tanrılara…

Bu inanç, tümevaran ve tümden gelen bir çatışmada bilinçdışı, asla gözlem ve deneyime dayanmayan insani etkisizleşmedir. Doğuştan gelen bir içduygu, keskin bir davranış ilkesidir. Tanrı düşüncesi insandan insana toplumdan topluma değişir. Hepsinde ulaşılmaz bir tanrı imgesine tapılınır.

Tapınılan en yüce, en erişilmez bir varlık veya bir temsili var oluş bağlamında her şeye sahip çıkma ve yakın olmak içgüdüsüdür. Tanrı inancı tanrıya inanış özünde tanrısallık katında yer tutabilmek gayesidir. Bunun için insanlar kendini kılıktan kılığa sokmaktan hiç çekinmez. bir açıdanhiç çekinmeksizin kendini ayara çekiştir. On binlerce yıllık gelenek, dinle yobazlaşmak ve dinlerin yozlaşması ile acayip ve acımasızca tıraşlanmıştır.

Ve dini ayrılıklar, dinsel kinler ve olmadık din savaşlarıyla Tanrı'dan kopuş hızlanmıştır. Yine de insanlık tanrının niteliğini ve niceliğini ve ona uygun gördüğü sıfatlara saygıda kusur etmemıştır. Bilimin reddettiği ne varsa, kendini ona inanmak zorunda olduğuna şartlamış ve böyle hissettirenlere boyun eğmiştir. Ve Tanrı ve dinler İşte o boyun eğdirenlerin akıllıca ileri sürdüğü inanca zorlayıcı ve iman sorgulayıcı nedenler yüzünden arada kalmıştır. öylesine kolayca kurulabilir tanrısal iletişimi tamamen aracılara devretmiştir.

Belki de insanların kendi istem ve bilinçleri ile kurdukları, kurabilecekleri sürekli uyum dinsel kurcalamalar ile bozulmuştur. Yani insanlık Tanrı ve dinler adına ortaya çıkanların güdümünde hangi Tanrı ve hangi dine bağlandıklarını bilmeden, sorgulamadan bağlanmışlardır.

Aslında bütün dinler ilk olan ile ilk insan arasındaki paylaşımlardan doğmuştur. İlk temas ilk günah ile şekillendirilmeye çalışılsa da temel zaaf ilklere olan bilgisizliktir. Cahilliktir. Deneme yanılma yoluyla pekişen Tanrı bilincinin bir ahlak öğretisi ve düzen sorgulaması olarak dizaynı bilgisizliği ortadan kaldırılmıştır.

İşte o yüzden yani bilinmeze olan keskin alaka yüzünden Tanrı ve dinler asla sona ermeyecek bir muhataplığa kavuşmuşlardır. Özünde Tanrı, Tanrılar ve din yoluyla batağa düşüşü düşüncelerden çıkarma duygusu her zamanağır basmıştır. Tanrı ve dinleri öne çekilmiştir.

Yani insanlığın mutlak huzura ve ebedi kurtuluşa bu sayede ulaşabileceğine yoğun biçimde koşullandırılma söz konusudur. Ruhsal yapı şartlandırılmıştır. Zaten o yüzden ruh bedenden ayrılır. Tanrının insanlara mal ettiği görevleri yerine getirme, beden ve kafaları kurcalayan her ne varsa tanrı buyruğu sayılmıştır.

Tanrı buyruğu adalet duygusu ile doğruya ulaşma Tanrısal ayrıcalığın insanlara geçtiği bir yaratı armağanıdır. Böyle düşünerek insanları Tanrıya benzer kılan bir tavır ve tutum zamanla dinleşmiştir.

Ancak adaletten sapış insanların ilke inancı ve ilklerin ilkelerine dayanmayan bir dini anlayışa sürüklenmesini getirmiştir. İlke daha sadık kalmayış Tanrı merkezli yeni dinler doğurmuştur. Ve insanlık yaptıklarına başka kılıflar yaratmıştır. Din dogmatizmasını daha da  kabul eder olmuştur.

Tanrı ilminin, tanrısal tutkuyu açıkça kullanmasıyla da tanrı kayrası zedelenmiştir. Asla esnek olmayan zemine oturtulan dogmatik yaklaşımlarla ilk ve ilkelerden uzaklaşılmıştır. Tanrısallık katının uğraştığı temel sorun da budur…


KİTAP

Kitaplar değerlidir. Hem de çok…

Bir sürü kitabın olur, hiç kitaplığın olmaz. Kallavi kitaplığın olur hiç kitap edinme ve okuma alışkanlığın olmaz. Veya bir kitaplığın olur çoğunu okumuşsundur az biraz okumadıkların da bulunur. Sırasını bekler. En değerlilerin hariç kitapların büyülü dünyasını sevdiklerine okumayı sevenler açarsın. Gözünü kırpmadan paylaşırsın.

Kitap önemlidir. Kitapsızlık yapmadan kitap paylaşmak daha önemlidir. Değerlidir. Kütüphane de durması ve tozlanması yerine muhteşem dünyalarına bir kişi daha ekleme fırsatı tanımak gerek onlara da.

Her fırsatta ‘en iyi kitapları okumak, geçmişin en değerli insanlarıyla deniz ortasında buluşmak ve havadan sudan konuşmak gibidir.’ Veya en derin mevzulara dalmak…

Kitaplar mutluluktur. Muştudur. Yol arkadaşıdır. Yoldaştır. Asla satmaz…

Dünyalar kadar kitabın olsa da ne yazar. Ne yazdığını layıkıyla anlamadıktan sonra. Anlamak bir yana okumayınca. Durduğu yerde aylar yıllarca durdukça. Hiç vakit yok babında zaman harcadıkça. Boş vakit.

Oysa kitap cephanedir. Cahillik meydan muharebesinde, birinci cehalet savaşında kitap şarttır. Kitaplar dünyasına girilince öldüren cephanenin yerini yaşatan kitap alır. Haznede ılım ışık kitaplar. Bas tetiği oku.

Zamanı ölçme makinasıdır kitap. Hem de en dakik. En sahici. Zaman Öldürme değil. Düzenli okuyanlar karanlık zifiri zaman tünelinde asla kaybolmazlar. Bir eskizdir hayat. Kurgusal olmayan gerçek. Ve kitaplar hayatın anlamını düşündürtendir. Ayağa düşüren değil.

Paylaşımı öğütler, dayanışmayı örgütler kitaplar…

Kitap sonsuza dek saklanılacak saf cevherdir. Nice hüner sunar okurlarına. Takipçilerine. Ne takip edilesi yollar öneriri, ne gerçekler içerir her bir paragrafı. Sayfalarca. Hem hayattan hem hayat dışı. Tutkulu ve ateşli. Buzul sıcağı. Yansımalar yakalandıkça derinleşir bilgi. Bilinmedikler bilinir.

Kitaplar zamanın etkileri ile eskimez, için için kendini günceller. Hayatın o çılgınsı tadını her devirde her zaman estirirler.

Daima bir ihtimalin varlığını gösteren, yön ve yol gösteren göstericilerdir kitaplar. En karanlık dehlizler onlarla aydınlanır. Kusurlu duraklamaların kütüphaneye çıkan yol üzerindeki kapalı duraklarıdır. Duraksamadan okunması gerekir. Okundukça…

Kitaplar yelkenli bir gemidir. Kara deniz de seyir halinde. Ve seyir defteri tutan. Güneş tutulmasına heybetli bir teleskoptur. Olağan üstü güzellikleri en zirveye çakılı ışıkları yutan.

Kitap denizdir. Kitaplar okyanus. Kitaba makaleler okyanusun denizi. Taş temelli. İlahi kulelerdir. İnanç çağını canlı tutan. Cömertçe en hassas anda geleneklere meydan okuyan.

Bir sürü, bir süre isyanları olur insanın. Hiç isyankar olmayışın ama isyan neferi olmanın en değerlisidir kitap. Kitaplar…


TÜRKÇE NUTUK

Türkçe'nin nutku tutulmuş. Memleketin ufku. Milletin umudu…

Etraf ortalama orator garibi. Resmi biat, replikalog monolog devri. İtalik levhalar ithal. Harfler buruk. Öyle bir zaman ki gelip çatan, Türkçe nutuk atan başlar da baş altı da kalmamış. En sevilen, sözde en beğenilenler bile aynı formda formsuz. Tutuk. Aynadan okuyanı başka. Söylediklerini, kullandığı kelimelerin cibilliyeti dolayısıyla pek anlayan yok. Yine de alkış gırla.

Utandırıcı bir sözel heyecan girdabında çalkalanıyor memleket. Sayısalı bilen de yok…

Büyük Nutuk’u bile hakkıyla okumaktan aciz bir kutlu nesil. Fel felaket bir gidiş…

Konuşan konuşana. Konuştukça doğru yaptığını varsayan ve doğru yapıldığına kanan bir etkileşim. Atmograf atmosfer. Milletin nutku tutulmuş. Etraf harabet garabet. Ruhbilim çökmüş. Felsefe bitmiş. Ekonomi dip yapmış. Siyasal yaşam sürdürenler bol nutuk peşinde. Kürsüler tutuk. Türkçe yabancı kelimeler otağı. Odağında türlü dolaplar.

Kusur saklayan dil ayıbı. Günah saklayan Din kaybı. Dil kirli. Din kibirli...

Türkçe mahsus destanlar, mahcup hikâyeler, hayaller, umutlar, rüyalar ve isyanların dili. Dil kayıp. Tutsak esir. Türkçe'nin utku sarsılmış. Lisana dair çöküş. İçine dâhil edilmiş ne çok kulakları tırmalayan nida var. Dili küçümseyenlerin ocağı sönük. Bir başka dil olmuş Türkçe. Tümceler, günceler donuk.

Tevatür, literatür derken merak eskiden de eskiye…

Türkçe'nin ufku daraltılmış. Etraf siyasal iktidar kurbanı. Kelimeler hepten bilinçsiz kullanımda. Ve kuşaklar kuşa çevrilmiş dilin hece hece kanatlarını yoluyor. Hiç de genel kültüre uygun olmayan bir arınma. Darılma ve uzak durma. Türkçe Suskun. Nutku karışık. Kor ateş düşmüş yüreklere. Etraf aldırmaz. Giden geri dönemez. Altyapı tarumar. Dil lal.

Türkçe bozguna uğramış. Hem de kendi insanı tarafından bozulmakta. Taraflı tarafsız, vicdanı kara, gözü kara bireysel seçiciler ve seçilenler tarafından. O güzel dilin yerine, bir yolunu bulan, hınç dolu içgüdülerin izini sürenler eskaflar tarafından lisan hududu delinmekte. İnkar ikame edilmekte. Türkçe arafta. Bitaraf edilmiş resmen. Hangi onulmaz savaşın mağduru hiç belli değil.

Divanda başka dil seviciliği. Harf ayrımcılığı. Kargacık burgacık yolculuğun nereye varacağını bilmezler çarkın başında. Çarpıcı ve dokunaklı kavga. Araban buselik makamı. Lisanı hal bu merkezde.

Makamlarda Türkçe'den Kaçış. Derin nutuk arkadaşlığı tarafların ve adanmışlığın pınarında yorgun. Etraf uçsuz bucaksız bozguna yandaş. Yardakçı. Küstah. Yerden bitmelerin her çıkışı inişdibi. Çatışma. Dil ürperdi.

Alfabe denizin dibinde batık enkaz. Terkedilmiş. Terminoloji uygunsuzluğu had safhada. Sayfa atlanmadan okunamaz bir kurgu açmazı…

Türkçe'nin kalbi kırılmış. Etraf her dilden kışkırtılmış. Kuşatılmış. Kandırılmış. Sunumların sırrına lisan dayanmaz. İnsan dayanmaz. Sözde fark yaratan fiiller. Failler. Yalan. Şatafat katılmış filmlerin gösterdiği  besbelli. Senaryo sağlak. Yan tesir. Zinhar  anlaşılmaz. Acı son kaçınılmaz. Derhal deşifre edilmeli şifli şifreler. Küflü üflemeler.

Özgürlük, maziye adanan, dile dadanan zulmün pençesinden kurtulmakla başlar...

Tekrardan Türkçe Nutuk zamanı. Ufku sarsa da delik zırhlı duvar, Türkçe nutuk. Çünkü her şey değişir ama büyük Nutuk asla değişmez. Bu bilinmeli. Bilinsin yeter…

BARBARLIK...

Her karanlık çağ kendi barbarlığını ve barbarlarını üretir. Karanlıktan çıkış ise yüz yıllar sürer. Bu arada uygarlaşma namına ne varsa harcanır. Biter. Bilim, kültür, sanat, alanında her yenilenme tersine döndürülür. Ne zaman yıkılan uygarlığın yerine tipik, orijinal başka bir uygarlık geçer, tarihsel sürece katkı koyar, döngü yeniden işlemeye başlar. O zaman da bir başka bir göçebe, sürücü toplum barbar rolüne soyunur. Karanlık çağ yeniden başlar…

Yani uygarlık ile barbarlık, uygarlaşma ile barbarlaşma iç içe döngülerdir. Bu olgu doğru kavranmadıkça barbarlık veya lafta uygarbarbarlık insanlığın çöküşünü ve yok oluşunu hızlandıran bir rota izler. Ve daima başkalarını suçlar…

Yüzyıllarca barbarlık ve uygarlık arasında konumlandırılan ve sıkıştırılan Türkler için durum resmen budur. Aslında Türkler yaşam, üretim ve aksiyon açısından demokratik bir geleneğin temsilcisidirler…

Özellikle Orta Asya Türkleri yüzyıllar boyu göçerek, demokratik örgütlenme geleneğini ulaştıkları topraklara yaymışlardır. Ortadoğu'da dini siyasi örgütlenmeler, binlerce yıllık mevcut antik uygarlık etkileriyle körelme noktasına gelip, derebeyileştiği zamanlar Türkler yeniden dirilişi sağlamışlardır.

Bu diriliş Türklerin sınıfsız toplumlardan gelmiş olması ve siyasal yapısındaki kurultay geleneği, sosyal hayattaki demokratik tavırlılık ile açıklanabilir. Zaten Türkler, Türkmenler ve Kürtlerin farklı boyutta bedevilik derecesine sahip oldukları tarihsel bir gerçekliktir. Bunlar asla barbarian toplum değildirler. Bu yakıştırma Grek ve Roma çıkışlı dinsel bir yakıştırmadır.

Özellikle Türkler yazılı tarih boyunca ve öncesinde yaklaşık yedi bin yıl süresince tüm temaslarda hatta çatışmalarda uygar bir profil sergilemişlerdir. Kendi tarihlerini kendilerinin yazmış olması barbarlık ve medeniyet temelli yanlış açılımlara da en doğru cevaptır.

Türkler daima kandaş, kardeş topluluk olma özelliğini korumuş, her şekildeki örgütlenmeler de demokratik ve eşitlikçi, başta insan faktörünü önemseyerek karakteristik bir toplum düzeni ortaya koymuşlardır.

Bu barbar Türk sıkıştırması tipik barbar eylemlilikler ortaya koyup, Türkler karşısında kaybedişlerin, kaybedenlerin tarihe mal ettiği yanlış bir olgudur…

Oysa Türklerde, eski Türklerde Beylerin tüm servetinin genellikle topluma ait olduğu bir gerçekliktir. Yani kendine özgü bir kolektivist anlayış söz konusudur. Bu kolektivist sistemde, sistem bozulmadan önce boy beyleri ile hatunları umuma açık ziyafetleri birlikte verir, tüm bireyler sofrada kendine yer bulur. Aç açıkta kalanlara yardım edilir, borçların borcu ödenirdi. Düşkünlere destek verilirdi. Tüm servetler topluma vakfetmek yönündeydi. Yani zenginlik ve servet topluma açık dolup boşalan bir hazine konumundaydı. Dosdoğru halkın gönenci için harcanırdı.

Binlerce yıl kendi kaidelerini oluşturan, kaderlerini yazan Türklerin, vatandaşlık hukuku temelli kandaşlık, yoldaşlık dayanışması devlet boyutunda da kendini hissettirmiştir. Bu doğrultuda tarihsel gelişim süresince, değişik kurum ve farklı sunumlarla uygarlaşmanın katıksız katışıksız öncüsüdür Türkler.

Elbette sosyolojik açıdan barbarlığın belli özellikleri ekonomik, sosyal ve siyasal yapılardaki değişik kurumlaşmalara yansımış olsa da kolektivist gelenek tavrı değişmemiştir. Gelenekselleşmiş demokratik anlayış, her çöküşte yeniden uygarlaşmayı öne çıkarmıştır.

Hele ki dediğini yapan, sözünde duran ve sabırlı mertlik ortaya koyan eylem gücü, tarihsel gelişimi daima en doğruya dönüştürmüştür. Her kuruluş mutlaka devletleşerek, dönemsel uygarlaşmaya yol açmıştır. Öncü olmuştur.

Bir takım zihniyetlerce barbar sayılan Türklerin tarih sahnesinden çıkarılması demek uygarlaşmaya özgü hayat biçiminin ve uygarlığın yok olması demektir…
MEDENİ KIRINTI...

Her bir medeniyet kırıntısı evrensel nitelik taşır. Bu kırıntılar her zaman hümanistas çizgide modern bilimsel yol almayı öğütler…
Tarihte birlik, kritik ortaklık, illiyet ve zilyet bağı iktisadi ve coğrafi anlamda bütünleşme koşullarıdır. Dil tandanslı göçebelik, devletler ve medeniyetler kurulmasında ayrıca önemli yer tutar. Din, mevcut bağın ve bütünleşmenin sağlanmasına artı destek olur. Ancak bunların tümü insanın uygar düzeyde sosyal bir hayata duyduğu özlem olarak açıklanmalıdır.
Yalnızca devletin dinle kaim olması mümkün değildir…
Kaim olmaz çünkü Din, zorunlu görülmesi halinde, yani devlet idaresine teokratizm sokulması halinde iktisadi ve coğrafi düzen sarsılır. Çabuk biter. Devletlerin türeyip batması, olgunlaşıp zayıflaması, yükselmesi gerilemesi zamanla dünyayı dinden ayıramamasının neticesidir. Öyle ki sosyal hayat din ile düzenlenir, şeriatsız siyaset olmaz savları ve bu savların reddedilmemesi ile kurumsal zaaflar baş gösterir. Olayların ve kaynakların tenkidine ciddi hegemonya uygulanması ve modernizme karşıtlık her olayı dini kisveye büründürme niyetinin bir üründür. Hal dün öyleydi bu gün böyle denilemeyen bir süreç işler.
Böylece temel bağlar, tarihsel itici güç zayıflar. Mutlakıyetçilik doğar. Dindışı ritüeller dini aidiyetten görülür. Dini entelektüel yapı, siyasal gericiliği baş tacı eder. Ve devlet gelişimini bu kaimci taçlandırma ile tamamlamış olur. Coğrafi ortaklık senedi de işe yaramaz. Devlet dini siyasallaşmanın tuzağına düşer. İyice düşürülür.
Başka bir deyişle din siyaset yoluyla, devleti dincileştirir. Tek siyasal düşünce din odaklı uzantıların, genelleştirilmesi ile şekillenir. Toplumun en ücralarına yaygınlaştırılması ile tarih boyu kritik seyri olan ortaklıklar zedelenir. Böylece hangi düzeye erişmiş olursa olsun devlet hiyerarşisi katı bir çerçeveye hapsolur.
Devletin din ile kaim olmayacağı açıkça bilindiği halde devlet yönetimi, dinsel güce dayalı genel esaslara, dini motiflere, tahrik derecesinde dinci tarik, ayin ve merasimlere uydurularak var olan illiyet de yok edilir.
Kritik ortaklığın ana kriteri milliyet, siyasal ve sosyal birim olmaktan çıkarılır. Bu v benzeri çıkarımlar sonucunda devletin bağımsız kalarak, medeni dünya ölçeğinde varlığını sürdürmesi oldukça zorlaşır. Bir başka açıdan bakıldığında ise din lafta dinci zorbaların elinde rasyonelliği yitirir. Sosyal olaylar ve patlamalara dini yaklaşımlar, iktisada ve iktidara dini çözüm önermeler artınca, artması bir yana temel itici güç din olunca devlet tamamen gericileşir.
Ve gerici zihniyetin güdümünde devlet, güçlü devlet olma vasfı ve örgütlülüğünü yok eder…
Bu geçiş döneminde gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur ve tarihle sabittir; devlet din ile kaimdir savı hayat bulunca, elde ne devlet, ne din, ne illiyet, ne de milliyet kaldığıdır. Medeniyetin kırıntılarından nasiplenmemişlikle elde kalan sadece barbarlık seviyesine çıkarılma ve evrensel dışlanmışlıktır.
İşte ortodoks din anlayışının devlete temel kaynak olması, bilginin kaynağı teokratizm görülmesi tarihten gelen siyasal kültür çeşitliliğinin bir arada olma koşullanmasını yer bitirir. Dünyada hatırı sayılır devlet olma geleneğini zaafa uğratır.
Diğer yandan asla doymak bilmez açlık ve saltanat sevdası devleti dini hudutlar içine çekmeye ilk adımdır.
Aslında medeniyet ölçüleri dışında kalan, medeniyet kırıntılarını çiğneyen ilk adım, devleti hançerleyen son hamledir…
Kum saati; Yaz…
Serin bir adadayım.
Yazgıyı hiçleyen kara yazıya adayım.
Yaz sıcağını öpüp kovan
soğuk Deniz suyunu koynunda saklayan.
İsyancı adamım.
Kum saati Cumhur reisi olmak vardı şimdiye akıyor…
Fırıldak gibi dönüyor dünya
fırsat bu fırsat harbiliğinde harp çalan maskaralar sahilde
Zokayı yutan yuttukça zorlanan balık.
Balık, şişede balık.
Serin bir adamım ben ama sert
Yaz sıcağını sevip okşayan
kara Denizin sözünü yüreğinde saklayan.
Kum saati Cumhur reisi olmak isteyenin avradını dökülüyor…
Fırsatı fırsat bilenin de dönüyor.
Serin bir odadayım.
Yaz sıcağını hiçe sayıp aldırmayan
alın terini terimleyen.
Bu dizeler denizde kum,
Kumdan kale saklı suçumdur.
Yatarım ulen Allahına kitabına atıyor kum saati…
Kalemi kıranın da avradınıyı sallıyor.
Fesatı fırsat bilenin de ferasetini.
Sakın affetmeyin idamım.
Yaz sıcağını içip içip serinlerim
Denizin kollarını kurutanın ta avradını çalıyor kum saati…
Serin bir sıladayım.
Sırtımda ölüm taşıyan adamım.
Okumayın selamı…
GÜÇ TAPINAĞI

Reforma tabi tutulamayan hiç bir fikir, insani çaba, çalışma ve evrimleşmemiş hiçbir düşünce, devlet mekanizmasına mekanik bir güç katamaz. Statik basınç bir güç değildir. Statik bellek ise fikir üretemez. O zaman insanlar güce, güçlü iktidara taptıkça güçlü devletler kurmaları veya güçlü kalmaları da imkânsızlaşır.

Hangi çağda olursa olsun, kralın tanrılaştığı dönemler dâhil, en sağlam piramitler bile daima yıkılmıştır. Kutlu hiyerarşi çökmüştür. Dayanağı sert, temel alanı ne denli geniş olursa olsun her şatafat yerle bir olmuştur. Tarih böyle işlemiştir.

Şartlar oluşunca doğum, büyüme, doruğa çıkış, gerileme ve yıkılış, formül budur. Bu formülasyonun bilinmesi ne kadar normal ise özünde en bilinen öge olmasına rağmen onu bilmemek en büyük hatadır; bireylerin inançları ile oynanmaz…

Öyle ki otarşik bir devlet kurma arzusu, devleti dini mahiyetini göre değiştirme, devleti dinin muhtevasına sokabilmek için tüm dinamikleri tetikler. Bu aymazlık devlet insana özgüdür, insanın ihtiyaç karşılamak üzere kurduğu bir araçtır, yani devlet insan içindir din de insan içindir gerçeğini bozar.

İşte bu insanlar için olan olguların, insanlarca birbiriyle örtüştürülerek tapınma moduna getirilmesi yıkımı ivmelendirir. Çünkü temel karakterler açısından gizli çekişmeler başlar. Dini, sözde bilimsel varsayılan devlet teorilerine bağlama yolu açılır. veya devlet dinin ortodoks çizgisine çekilmeye çalışılır.

Sonuç; asla yoruma açık olmayan önerilerin ve hünerlerin sergilendiği, çatışma ve çatıştırma teorisi yaratma. kutsallara dokunma, laik unsurları budama, aradaki dinamik ilişkiyi yok ve zul sayma, asla revize edilemez içsel ve dışsal dini gelenek dayatma.

Nihai sonuç; ampirik veriler kullanarak, iyice abartarak insanların güce ve güçlü gösterilen iktidarlara tam tapınmasını sağlamak. Böylece toplumsal kararlılık oluşturma. Kararsızları kovuşturma. Karizmatik lider beklentisiyle sosyal hayatın ilkel modelli haline riayet revize etme.

En nihai sonuç; güç tapınağına adanmışlık, dini devletçiliğin yaşayışı, tutkuları, becerileri yutması. İnsanları gelişime ve değişime kapatması. Geleceği yükselme veya gerilemeyi hesap edemez, karşıtına sabredemez akla tabi tutması. Bu akıl tutulması, vahim hatalar ve tertiplere gizli sebepler yüklemeyi mahiyetten olma sebebi gören, meziyet gören, görgüsüzlüğü görgü gören kemik bir güruhu oluşturur.

En nihayet; sonuç, nihai sonuç bu sonuç olunca, yani güç tapınağı yüceldikçe, yüceltildikçe devlet güç yitirir. Duraklama ortamı gerer. Gerildikçe devlet geriler. Ve güçlü olmak tarihe övünç dizme modunda servetten yeme mekancılığına evrilir. Toplum uyanır.

Uyanır çünkü zorlama, yapay ve kobay fenomenler yaratarak idare etmeyi, o eksik yaratıları ilahlaştırmayı toplumlar bir yere kadar idare eder. Açlık veya doyma noktasında anca kavranan karşı doktrinler, dini ve tanrıcı görüş ile spekülasyonları hiç makul saymaz. Ve toplumsal yapıda saygınlık din dışı kalabilmiş faktörlere geçer.

Bu geçişle realist deneyimler, kurulu siyasal birimlerin nüvesine odaklanmış tapınakçıları açığa çıkarır. Kurgu önyargılar ve kusurlu İlkeler ayıklanır. Ancak her koşulda güce ve güçlü iktidarlara tapınma içgüdüsü pusuda beklemeye devam eder. Fırsat kollar.

Nihai başlangıcı kutsayacak bu fırsatçıları güç tapınağı yine ve daima gizlice besler. İşte o besleme tapınma, güçlü devletler kurmayı veya kurulanın güçlü kalmasını imkânsızlaştıran formal hamledir

İşte bu formal hamle asla reforma tabi tutulamaz, hiç bir fikir, insani çaba, çalışma ve evrimleşmiş hiçbir düşünceyi kabul etmez. Fikir üretemez.  Devlet mekanizmasına mekanik katkı yerine statik basınç yapar. Ve insanlar bu gizli güce, kurgusal güçlü iktidara taptıkça, güçlü devletler kurmaları veya güçlü kalmaları da imkânsızlaşır…



ZİRVE TAŞI
Zirve taşı zirve avcıları için en değerli taştır. Ancak zirveye çıkıldıkça uzlaşı karakterinden uzaklaşılır. Cesaret kaybedilir. Değişik bakış açıları ve görüşler hiç önemsenmez. İşte sakıncası budur zirve taşına tapışın…
Sakıncalıdır çünkü elde tutulan güç sınırsızlaştıkça, rakamların dili kolaylaşır. Ama hesabı tutmak güçleşir. Varlığın şahlanması artar, gizlenmesi zorlaşır. Hayat hepten anlamsızlaşır.
Ve zamanla zirve taşı âşıkları, mutlak güç karşıtlıklarını kontrol edemez hale gelir. Aynı zamanda temel hedeflerden sapılır.  Zirveye güçlü pozisyonlara güçlü bağlantıları bulunanlar yerleşir yerleştirilir. Ama asla akıbet değişmez.
Değişmez çünkü zirve taşı zehirlidir. Zirveye çıkıldıkça panzehirler kar etmez. Hele zirve ürkütücü kurcalamalar, söylentilerden yansımalar, yüzeysel dalgalanmalar, derin hayıflanmalar yarattıkça zehrin gücüne güç katar.
Zirve taşı aslında bir nevi kodestir. Kodları basit ama hiç çözülemez, çözdükçe de çöküşü yakınlaştıran bir hevestir.  Çöktükçe gerçeği görmek, yetenekler sınandıkça kodes kapısını açabilmek iyice zorlaşır. Tüm kombinasyonlar denense de çare olmaz. Döngüsel bir kilit ve akrostik bir yanılsama gözleri kör eder.
Zirve taşı anlam dışında anlam arayanları, kibir taşıyanları pek çok şekle sokar. Sadık hizmetçilik,  aman dileme moduna dönüşür model karakterleri. Duruma göre biçimlenir hal ve gidiş. Tutumlar. Temel amaçlardan bir çırpıda uzaklaşılır. Sadece zirvede kalmak temel gaye olur.
Gaye doğrultusunda bir bütünsellik sorunudur mevcut yaklaşımlarla metod arayışları. Resmen sona gelişin resmidir karmaşık uygulamalardan medet ummak. Ve hayata kalın mercekle bakma halidir zirve taşına tapmak, tapınmak…
Açıkçası zirve taşı mahkûmluğu yalan yanlış yansıtılan, sınırları daralan gerçeklik ve sırların dar açıdan hatalı tasvir edilen, perspektifin ters açıdan tercih edilme disiplinidir …
Zirve taşını kutsamak ise çok daha başka bir şey…
Zirveyi kazanma sürecindeki çalışmalarda çoğunlukla fikir yelpazesinden kopuşla amaca ulaşılacağı kuvvetle muhtemeldir. Kaynağı ne olursa olsun zirve taşı sentez ve doktrin tanımadan amaçlanmış ve başarmış görünmenin en değerli unsurudur. Ama bu zirve sarhoşlamasıdır. Bu sarhoşluk akıl sağlığını da bozar, sağlama yapılmasını da güçleştirir.
Güçlük ussal ve kutsal her görüşten soyutlanarak tecrit edilmişliği resimler. Yani çetrefilli bir dünya kurgusuna bağlanarak başta kutsal değerleri kabullenip zirveye kurulma, sonrasında unutmadır tüm plan program. Bir taşla iki kuş misali dahilenmektir. Dahil edilmektir. Her şey birbirine girerken tek gaye mümtaz sima sayılmakla günü kurtarmaktır. İlle de zirve taşını sahiplenmek için doğru görüş ve doğal teorilerin uzağında bambaşka esas ve metotlara yuvarlanmaktır.
Yani hakimiyet aslına rücu eder…
Zirveye mahkûmluk tabiileşince, ahlak tökezlenmesinden beter bir yöntem takipçiliği sürmek gerekir. Bu izi sürme izinsiz ruhsatsız her şeyi kabullenmektir. Zirve taşına dokunmak, sızma fikirler ve iletişim yansımaları ile renkten renge bürünmektir. En zirve taşının uzlaşı bilincini dondurduğunu donduracağını bile isteye, değişik sözde benzerlikler öne sürmektir.
Kabahat büyürken kehanetler sunarak, sosyal çözülmeyi sağlayan rotaya dümen kıvırmaktır. Hemen sonrasında süslü bezemeli işaretlerle tıkanıklığı belli tanıdık eğilimlere yamamaktır.
Yani zirve taşı, zirveye taşıyan en değerli taştır. Ancak tılsımına kananları, ağına düşürdüklerini bilinç dışına iterek değersiz taş kıvamında taşlaştırır.
İşte unutulan budur…

KHALDUN…
Ortaçağ karanlığının aydın, aydınlık yüzüdür Khaldun, İbn Haldun… 
Khaldun, tarihçidir. Felsefeci, sosyolog, ekonomist ve siyaset teorisyenidir. Din temelinde kalarak, felsefe dili ve vurgusuyla radikal muhalifliğin kökenini oluşturan âlimdir.
Zamanına göre hiç çekinmeden inanç sisteminin nitelik değişimine uğradığını veya uğrayacağını varsayarak yeni bir kavrayış ileri sürmüş, materyalizmin öncüsü bir çizgi çizmiştir…
Varlıkların gelişimi ve insanı yaratan gelişim düzleminde, sosyal-siyasal gerçekliğin araştırması ve açıklanmasını bilimsel zemine çekip, felsefe doğrultusunda yeni bir doktrin kurmuştur.
Khaldun siyaset felsefesini diyalektik bir anlayışla oluşturmuştur. Neden-sonuç, illiyet zilliyet bağıntısını mekanik bir determinizm ile ele almamıştır. Tarihsel gelişime, toplumların gelişim aşamalarına diyalektik inceleme, iş bölümü ve ekonomik üretim tarzlarının şekli açısından bakmış, çağına bir yenilik getirmiştir. İlk olmuştur.
İşte bu sıradışı yönelme, Khaldun’u tarihsel materyalizmin öncüsü sayılabilecek bir konuma getirmektedir…
Özellikle siyasal birimlerin ortaya çıkışına sebep olan, farklı faktörlerin tahlilini objektif değerler ölçütünde yapmıştır. Ancak geleneksel dini ilkeler, kurduğu metodu üzerinde yine de etkilidir denilebilir. Bu etkiye rağmen laik unsurları öne çıkaran, ortodoks dini anlayıştan farklı orijinal bir sistematik ortaya koymuştur. Bu çıkışı çok eleştiri alsa da direnmiştir.
Yani Khaldun materyalist bir yorum ortaya koyan, dualist ve metafizik düşüncenin sınırlandırılmış gerçekliğini öne sürmüştür.
Yaşadığı dönem düşünüldüğünde, devletin yalnızca laik temeller üzerine kurulabileceğini, kurulan devletin devamlılığının ise siyasal erdemlerin kaybolmaması ve moral değerlerin terk edilmemesi ile mümkün olacağını savunması çağının çok ötesinde bilimsel tavır, devrimci duruştur. Çağların öğretisidir. Öğreticidir.
Hele; ‘her şey Tanrıdandır, fakat her kazanç ve sermaye birikimi insan emeği ile sağlanır’ yargısı, içinde takdir tecellisi bulunsa da bin yılların gerçekliğinin tam ifadesidir.
O yüzden tarihçiler, Tarih biliminin kurucusu olarak onu görürler. Sosyologlar Sosyolojinin habercisi, siyaset bilimciler çağdaş anlamıyla ilk siyaset bilimci olarak onu görürler. Ancak bu tanımlamalar İbn Haldun için az bile gelir. Yetmez…
Önemli olan tarih, siyaset, iktisat, sosyoloji, psikoloji, siyaset bilimi gibi bilimlerin Khaldun'un düşünce sentezinden yararlanılarak mantık çerçevesinde açıklanabilir olmasıdır.
Diğer yandan çarpıcı olan Khaldun’un dini uygarlığın çökme döneminde, her şeyin altüst olduğu bir aşamada, toplumsal olayları incelemiş, toplumları üretim biçimlerine göre değerlendirmiş, devlet ve iktidar olgusunu bu değerlendirmeye göre irdelemişliğidir.
Yani Khaldun, tarihe ve bilime, diğer bilimlere asla din çerçevesinden değil daima bağımsız bakmıştır.
Sosyal kurallar ve kanunların; varlığın tabiatına uygun değişeceğini, kavimlerin, ülkelerin, zamanın, olayların mutlaka değişmeye mahkum olduğunu ve değişimin etkilerine göre değişmesi gerektiğini savunmuştur.
İşte o yüzden ortaçağın en aydın, tüm çağlarda karanlığa ışık karakteridir, Khaldun…

Hiç yorum yok: