22 Ekim 2019 Salı

ekim 3


SİRKECİ, HAYDARPAŞA…

Denizin, Marmara’nın karşılıklı iki yakasında iki gar var. Sirkeci ve Haydarpaşa. İstanbul’un demirden gözleri. Demiryolunun, demir ağın ilkleri…

Haydarpaşa, taşı toprağı altın İstanbul'a adım atışın ilk adresi. Anadolu’nun posta kutusu. Yeni bir hayata başlangıcın simgesi. Sirkeci ise İstanbul'dan Trakya ve Avrupa'ya yayılışın sembolü. İkinci hayatın tesisi. Her ikisi de tarihi eser. Haydarpaşa Cumhuriyet, Sirkeci Cumhuriyetin devamı…

Haydarpaşa Garı, zamanın İstanbul-Bağdat demiryolu güzergâhının başlangıç istasyonu. Cumhuriyet Dönemi, Devlet Demir Yollarının ana garı. Anadolu'nun baş istasyonu.

Haydarpaşa Garı binası, 1908 yılında hizmete girmiş…

Haydarpaşa'ya kim gelmedi, kim inmedi ki o merdivenlerinden? Trend değişince, kaç göç dönemlerinde, nostalji trenlerinden sırayla. Haydarpaşa garı var, okulu, hastanesi var…

Devlet Demiryolları sahipliğinde görünen tarihi ve görkemli gar binası, Marmara’ya çakılan bin yedi yüz kazık üstünde yükseliyor. Barok mimari, klasik Alman tarzında bir şaheser. Taş ustalığı mucizesi.

Tarihte yanıyor yakılıyor. Teröre, kazaya, patlamalara, kurban gidiyor ama beş katı ile hala dimdik ayakta. Selimiye Kışlası ile yan yan. Paşaya jest babında Haydar ismi verilmiş. Semtin adı da Haydarpaşa olmuş, o civarın da.

Zamanıyla Hicaz’a bağlanan demiryolunun ve memlekete dört baştan örülen çelik ağın en büyük garı; Haydarpaşa. Dünyanın ve memleketin göz bebeği. Tarih ile buluşulan altın nokta.

Anadolu'nun en uç noktası Haydarpaşa garı. Sıfır noktası…

Sirkeci Garı İstanbul'un Avrupa'ya açılan ilk kapısı. Batının bitip doğunun, Doğunun bitip batının başladığı yer. Ortak nokta…

Sirkeci Garı, 1890 yılında hizmete girmiş…

Demiryolu tarihinin en canlı örneklerini bünyesinde taşıyor. İçinden tren geçen müzesiyle müzelik ediyor. Tren nostaljisi sunuyor. İçsel düşsel yolculuk pınarı. Şark Ekspres’in hayat bulduğu istasyon. Roman. Sirkeci’nin de ilk adı Paşa. Sonradan olmuş Sirkeci.

İstanbul Sirkeci Garı, Avrupa oryantalizminin tek katlı en görkemli örneği. Gar demiryolu ile deniz arasında. Tek katlı koridorlar, vaktiyle birinci ve ikinci mevki bekleme salonları. Sonra depolar. İdari bürolar. Kemerli pencerelerle donatılmış bir üslup. Mağrip mimarisi.

Sirkeci ve Haydarpaşa Garı ve sahaları tarihi, kültürel ve endüstriyel miras. Yüz küsur yıldan sonra garlara ait depolar, açık kapalı alanlar, kiralama yollu özelleşiyor.

Birkaç gün önce tarihi Sirkeci ve Haydarpaşa garlarının bazı bölümleri, kültür ve sanat etkinliklerinde kullanılmak üzere kiraya verildi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, yerlerin tümünü kiralamak için ihaleye alınmadı.

Ve Tapu kayıtlarına göre TCDD’nin sahip olduğu, Sirkeci Garı'na ait 1 ada, 20 parsel 98 bin 199 metrekare’den, 2 bin 420 metrekaresi kapalı olmak üzere toplam 4 bin 170 metrekaresi ihale ile kiraya verildi.

Yine TCDD’nin sahip olduğu, Haydarpaşa Garı’na ait, 240 ada 16 parselde bulunan 390 bin 700 metrekarelik alanın, 2 bin 340 metrekarelik kapalı kısmı ile toplam 25 bin 50 metrekarelik alan ihaleyle kiralandı.

İhaleye tek başına sokulan Hazerfan danışmanlık adlı dünkü firmaya, iki yaşındaki şirkete hiç kimselere danışılmadan; 29 bin metrekareden fazla,  atıl depo gösterilen kapalı ve açık alan, aylık 350 bin lira kira bedeline verildi.

Şimdi İstanbul halkı adına, bu bedel biçilemez, paha biçilemez memleket değerlerinden ikisi, kurulan ihale komisyonu marifetiyle, taraflar pazarlığa çağrılmadan, bir miktar artırımla istenilene verildi bağlamında, hukuki yollardan ihaleye itiraz edilecek. Davanın sonuna dek takipçisi olunacak.

Peki, sonuç alınır mı? Bu iktidar döneminde zor…

Ya on beş yıl çarçabuk geçer, on beş yıl sonunda veya iktidar değişir, on beş yıldan evvel özel mülkiyete döndürülmeye çalışılan bu memleket değerleri asıl sahibine geçer…

TÜM PERTEVLER TEK YÜREK, TEK YUMRUK…

İyi ki ekol okullar var. Çünkü ilmi bilimi çarpıtan, soyut duyarlıkla geçinen, hümanist duyguları eriten, çağdışı doyumlarla yoğrulan tipik projelerin hayata geçirilmesine bir tek ekol okullar karşı koyar. Hiçbiri de tek kitaba sığmaz. Çünkü onlar dönemsel dayatmaları daima ret eder. Otorite tanımaz. Arka bahçe olmaz. Küçük bir kıvılcımla evrimleşir. Devrimcileşir. Tıpkı Pertevniyal gibi...

Eğitimde çağdaşlık ve bilimsellik insanlık tarihinin binlerce yıllık deneyimidir, en verimli kazanımıdır. Tüm deneyim ve kazanımlar zamanla kendi ekolünü yaratmış ve köklü eğitim kurumlarına dönüşmüştür. On yıllarca evrensel ilkeler, akıl ve bilim doğrultusunda düşünen, düşündüğünü korkusuzca ifade eden, ülke sorunlarını irdeleyen sorgulayıcı genç beyinler eğitmişlerdir. Tıpkı pertevniyal gibi...

Kendi ekolünü yaratmış okul olmak, okullardan olmak, o ekollerin sınıflarında tebeşir tozu yutarak, mürekkep yalayarak büyümek ve o okulları bitirmek, mezunlarından olmak ömür boyu sürecek bir sevda, büyük bir onur ve haklı gururdur.

O yüzden pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, tüm Pertevler tek yürek tek yumruk…

Her dönem, iktidarların devamlılığı ve sürekliliği için yüzlerce yıllık bu karşıt türden ekol okullar, türdeşler sınıfına kaydedilmeye çalışılır. Geriletilmiş, hoş ama boş mekânlara dönüştürülmeye çaba gösterilir. Boşunadır. Çünkü bu okullar nice yerli yerinde isyana ev sahipliği etmiş, kurulu düzen karşıtlığı duvarlarına sinmiş eğitim kaleleridir. Tıpkı Pertevniyal…

Nitelik ve nicelik açısından çok az kalmış olsalar da yükselen değerdir onlar. Okul , ekol, ve Pertev dayanışması ile yıldızlaşırlar...

Bu büyük dayanışma; adı Türkiye soyadı Devrim olan nice Pertev kazandırmıştır topluma. Nice Pertevler, gevherler ve devrimciler yetiştirmiştir Pertevniyal...

Özellikle 12 Eylül faşizmine ve diğer benzer faşizan dönem uygulamalarına karşı baş eğmeden dimdik durmuş, direnmiştir. Bu yüzden evinden olmuş, yerinden yurdundan sürülmüş, yılmadan mücadeleye devam ederek, yine yuvasına geri dönmüştür. Yani Türkiye’nin faşizm ve gericilikle mücadele tarihinde en erdemli yolculuğun, yolcuların eğitim kapısıdır.

Dört koldan sızmalarla bu ekol-okulu yıkma girişimleri tutmamış, Pertev sönmemiş, gevher körelmemiş, okul varlığını korumuştur…

Emperyalizmin kurulu köhne düzen sahtekârlığı, kapitalizmin her türlü enstrümanları, faşizan planlar, faşist projeler bu ilerici eğitim yolculuğunu, yolundan saptıramamıştır. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, tüm Pertevler tek yürek tek yumruk olmuştur…

Gelenekten aldıkları cesaretle, kendi yolunu ve ekolünü yarattıklarından asla oyuna gelmezler. Ülkenin kuruluş felsefesi ‘fikri hür vicdanı hür nesiller’ yetiştirme yolunda,  pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, tüm Pertevler tek yürek tek yumruk, yürürler. Oyunları bozarlar…  

Gelmişi geçmişi, okutanı, okuyanı, velisi, mezunu, derneği, vakfı; Ekol, okul ve Pertev olmanın gereği, memleketi yaşanmaz kılanlara, okulları ile uğraşanlara, ayarını bozmaya çalışanlara, müfredat kapsamında, bilimsel öğretiler doğrultusunda karşı koymaya hiç çekinmez. Çapsız ideolojilere geçit vermez.

Karşıtlığın, omuz omuzalığın tek dayanağı ise aidiyet duygusudur. Bu duygu ömür boyudur. Ölümsüzdür. Dünya çapında ve kâinat karatındadır. Değerlendikçe değerlenir. Daima değerlenir.

İşte bu değerle, Tüm Pertevler tek yürek tek yumruk. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, aşuresi bozulsun…

KİM DEMİŞ…

Kim demiş ki; Ülke süper gitmiyor? Ve Dünya bizi kıskanmıyor? Ve Batı bizi kıskanmıyor? Süper kıskançlar. Kıskaçtayız…

Çünkü yılbaşından bugüne her şeyin temeli olan Elektrik-Su- Doğalgaz fiyat ayarlamaları %65’lere ulaştı. Dünya da böyle bir furya olsa yönetenler için deprem olur. Avrupa’da millet sokaklara dökülür. Japonya’da harakiri.
                                                                                         
Kıskanacaklar elbette bizde ortalık süt liman…

Ve peşinden her şeye gelen yağmur gibi fiyat düzenlemeleri. Örneğin 95 TL. olan büyük rakıya büyük ayar, şu an 205 TL… Sarhoş olmak da yasak…

Fakat emredilmiş enflasyon oranı %9,3 çıkıyor. O da inci ayar…

Yersen yemezsen de durum bu. Ülkeye ayar üstüne ayar çekiliyor, aymazlığa tepki sıfır...  

Resmi işsizlik oranı %13,9, dünyada avrupada olsa üretim araçları el değiştirir. Bizde iş çok çalışan yok masalıyla uyuklamaya devam. Elalem kıskanır elbet. Örnek; 6 kişilik Bayan şoför kadrosuna başvuran 5000 kişinin 600 tanesi erkek.

Kim demiş ülkede işsizlik var diye…

Ekonomi de tıkırında. Dış borçlar 150 milyar dolardan 550 milyar dolara fırlamış. Borclandırma Genel Müdürlüğü kurulmuş, Aynen  Osmanlı’daki Duyunu Umumiye gibi.

Kim demiş borç var, IMF’ye biz borç verdik, veriyoruz…

Devlete ait üretim yapan fabrikalar, kurumlar satılmış ve kalan diğer banka ve finans kurumları Denetim dışı Varlık Fonuna aktarılmış ve Borçlara karşılık ipotek edilmiş. Hani borç?
Kim demiş? Üretim yerine tüketim ekonomisi ( AVM'ler ve diğer enstrümanlar yolu ile) teşvik edilmiş ve dışa bağımlılık artmış ve Parlamento devre dışı bırakılarak, Demokrasi dışı Tek Adam düzeni  kurulmuş.

Kurulmuş ise ne olmuş? Tüm kainat ileri demokrasimizi kıskanıyor.

Kıskanacaklar elbette? Ve bu Yabancılar bizi daha çok kıskanacaklar. onca şeye rağmen, onca dezenformasyonla ve yandaş medyanın algı operasyonlarıyla, mevcut yönetimi iyi bulan hipnoz verilmiş hastalar gibi uyutulmaya devam edilen bir ülke.

Kim demiş ki; dünyada yalnızlaşıyoruz. Tek sebep kıskançlık. Ve Dünya bizi kıskanıyor… Ve Batı bizi kıskanıyor... Onun için başta Süper ülkelerin kıskacındayız.

Kim demiş ise doğrudur; devlet millet süper kıskaçtayız…

Savaş BARIŞ MASASI

Dünyanın dört bir yanında yasal çerçevesi tartışılan, ‘savaş ve barış’ silahlı girişimi anca bir hafta sürdü. Harekât, yaylım ateş, tivit, yaptırım, mektup, sıkılov derken taraflar dünya kamuoyunda üst düzey yıprandı. Son çare masa kuruldu. İmzalar atıldı ve tepegöz masala ara verildi. Operasyon durduruldu…

Pek inanan kalmasa da on küsur yıldır alışılageldiği üzere, kâğıt üzerinde kazanılmış savaşlara biri yenisi daha eklendi. Laflar; kazandık, ara verdik, durdurduk, iyi de oldu. Allayıp pullama mahareti seçimlerde…

Böylece ‘barışın kaybedeni olmaz’ demokratik söylemi bir kez daha yerini buldu. Artık güvensiz bölgede kontrol kime geçti ise güvenliği onlar kuracak. Toprak kimin ise onlar hazıra kondu, derdi fakire.

Kimsenin derdi değil; üç buçuk milyon sığınmacıya, boşa çıkan on binlerce  radikal-dinci militana, yeni hayatlar kurmak bu zengin memlekete kaldı…

Diğer yandan on yıla varan bu savaş, barışçı harekât ve sonrası anlaşılan biçimiyle bölge paydaşlarını toptan sınıfta bıraktı. Neden ise taraflar bir türlü bir araya gelip de kendileri çözemediler meseleyi. Çok kutuplu dünyanın süperleri bir çırpıda dizilip halletti. Görünürde çağrılı olarak, davetsiz misafir olmaktan aklanarak.

Yok. Mektup iyi okunamadı. Densizlikler yanıtsız bırakıldı. Çözümler çöp tenekesine atıldı. Masada tabaklar çoğaldı. Dönem hikâyesini yazanlar ile mektubu doğru okuyamayanları tarih nasılsa kaydetti…

Ama akıllarda soru çok; Harcanan onca kaynağın, yanan canın hesabını kim tutacak, kim verecek? Belirsiz. Şimdi orada iç siyaset malzemesi yapılan çiftlik evlerini, okulları, üniversiteleri kim kuracak. Sabırsızca dalınan sınır ötesi bölgelerde kim güvenlik alacak. Yanıtsız. Bakanların anlaşılan tarafta yığdığı mal varlıklarına dokunma var mı? Banka davaları ve diğerleri raftan iner mi? Himayemiz altında ne demek? Daha başka ne yaptırımlar uygulanacak? Kısıtlamalar aileye dek uzanacak mı? Yatırımlar ne olacak? Dolar kaça bağlanacak?...

Akıllarda deli sorular…

Anlaşmanın metni de önceden hazırlanmış bir mektuptan başka bir şey değil. Danışıklı dövüş. Olmadığının ortaya çıkması da düşündürücü. Demek ki tüm ‘birçok iyilik için sertlikler’ baştan sona bir kumpasmış. Plan-proje…

Emperyalizmin pentagonvari-proje tasarımında taşeronluk yarışı ile mevki makam kazanılmayacağı da böylece netleşti. Sol tahlilde üsler hala üst, obüsler boşa gitti. Üstelik Semamca düşman değil müttefik. Paralar yandı. Parasavaş…

Rejim ordusu sınıra dayandı. Bu masa yetmez. Demek ki yeni bir masa kurma gereksinimi doğdu. O zaman kim neyi kazanacak, neyi kaybedecek tam belli olacak. Yani militan piyonlaşmanın, militarist kapışmanın eşantiyonu nasıl paylaşılacak. Parsayı kim kapacak? Daima mağdur ve mağrur edebiyatını yapanlar mı? Yoksa…

Yoğu varı, bir kez daha içte dışta dengeli ve diplomatik politikadan uzaklaşılır ise hiç de sineye çekilmeyeceği bir güzel anlaşıldı. Savaş ve barış heyecanına şimdilik nokta koyuldu. Bir kez daha görüldü ki para devrinde de olsa, para karşılığı savaş ve savaştırmalar yine tutmadı. Ortaya savaşları saraylar kaybetti. Barış çok paralara maloldu.

Çok paralılar olayı kurguladı, sonra olaya müdahale etti. İnce hesaplar paralandı. Seçime yatırımlar pazarlandı. Azarlandı, mastarlandı, masalar gururlandı..Neyse ki ateşkes yapılmadı, lafıgüzaf denildiği gibi ara verildi. Operasyonlar durduruldu. O da bir şey…

Sonuç itibariyle sınırın her iki tarafında da egemen sermayenin dediği oldu…

Kurulan masanın tablosu bu. Metazori mutlu sonla birlikte ifade özgürlüğünün de önü açıldı. Örtülü sürdürülen Savaşa Hayır yasağı da kalkar artık.

O halde bir kez daha Savaşa Hayır…

BİLGE TANRILAR, TANRI BİLGELER DİNLERİ GETİRMİŞTİR…

Bilginin önemsenmesi ve bilgeliğin kutsallaştırılması ile bilge tanrılar belirmiş, Tanrı bilgeliğinden de dinler güncellenmiştir…
Bilgelik Tanrılara mahsus bir yakıştırmadır. Var olan olmayan, kavranılmaz değerler ve kuşkular kehanet derecesinde Tanrıya bağlanarak kolaycılığa kaçılmıştır. Tanrılar ve seçkinleri bilgelikle donatılmıştır. Seçkinlere atfedilen bilgelik Tanrı armağanı kabul edilmiştir.
Böylece var olmayan, varsa da insan aklı ile kavranamayan her şey mitolojik çağlardan bu yana tartışmasız, kuşku ötesi Tanrı olarak kabul edilmiştir. Tanrı bilincinin üstün tutulması ile birlikte komünal sistem ideolojisi de geçerliliğini kaybetmiştir. Yaşam seyri değişmiştir.
Bireyselleşen yaşam insan aklı üzerinde olanları egemenleştiren bir çatışmaya odaklanmıştır. Tanrı ve dinlerden bağımsız olmayan, birikimsiz akıl yürütmeler ise bilgelik sanılmıştır.
Yine de bilgi ve bilgelikten Tanrılar türemiş, dinler doğaüstü kökene bağlanmıştır. Felsefe ile eşzamanlı inanç ve bilgi çelişmesi ve çekişmesi böylece doğmuştur. Doğurmuştur.
Bilgelik tartışmaktan çok açıklanan tanımlanan bir savunmadır. Bilgeliğin Tanrıya atfedilmesi ise geleneksel inançların bir neticesidir. Gelişen öğretilerin tanrıyı ilk devindirici niteliğinde kabullenmesi yeniçağ yaratancı inancı da yaratmıştır.
Yani bilgi ve bilim peş peşe uzun dönemler boyunca tanrıyı bilgeleştiren kuramlar üzerine yoğunlaşmıştır. Teolojik kozmolojik açılımlarla öteki dünyaya tırmanışın tanrıcı modlarını da biçimlendirmiştir.
Gizemci yaklaşımlarla insani bilgeliğin, tanrısal zeminde görülmesi ve gösterilmesi ise çok tanrıcılığın karakteristik özelliğidir. Dinsel tarih kutsal bilgeliği, tanrının varlığına, gücüne, düzeni ve yönetimine bağlayarak bir şekliyle dinleri de kaçış veya kurtuluş yolu olarak sunmuştur.
Evren ve sonsuz varlık tanrı imgesine soyutlanarak, insanı tanrı tanrı insan imgesinde yarattı ikilemine Dogmatik bir doğrulama getirmiştir. yani kutsal bilgelik ve uzantısında Tanrı ilahi çağrılarda akla yasak olmadığını da göstermiştir. ilimi geliştiren bilgeliği temellendiren İşte bu mirastır.
Evrene ve Evrensel değerleri ulaşmaya dönük eylemlilik de Bilge insanın işidir. bilge tavrın ilerletilmesi ile dinlerin Doğa ötesine dayandırılması, Doğa dışı görülmesi de dinsel deneylerdir.
Bu deneyimlemeler bilgeliğin kutsallaştırılması yerine tapınmaya değer Bilge tanrının soyut ve Sonsuzluğa güncelleştirmesini oluşturmuştur.

AKP VE SURİYE POLİTİKASI                                                    

AKP’nin 2011’den beri Ortadoğu’da izlediği Neo Osmanlıcı politik stratejisi resmen çöktü…

Suriye’de Esadların onlarca yıldır diktatörlük yaptıkları bilinen bir gerçek. Ancak AKP tarafından önce kardeş Esad, sonra düşman Esed ilan edilerek ABD’nin Ortadoğu’ya lafta Demokrasi  getirme projesine ortak olundu.

Komple Arap Baharı tuzağına düşüldü…

Hükümetin Suriye’deki  İhvancı-Siyasal İslamcı El Nüsra ve türevlerini desteklediği söylentileri yaygınlaştı.  Sonuçta Suriye iç savaşına müdahil oldu. Seküler çizgideki Esad’a karşı, Siyasal İslamcı örgütleri desteklendi. Her fırsatta Suriye rejiminin devrilmesi gerektiği vurgulandı.

Bu girişimleri takip eden Batı dünyası, 2014’den sonra AKP’nin diplomasiyi işletmeyen, Siyasal İslamcı-Neo Osmanlıcı, ılımlı İslam görünümlü katı politikalarını da görünce 180 derece dönüş yaptı.

Ve Rusların da Esad yanında devreye girmesiyle birlikte, rejim seküler grupları desteklemeye başladı…

AKP hükümeti hem bu sebeple, hem de içteki ekonomik çöküntüyü örtmek amacıyla Suriye’de operasyon kararı aldı.

Daha önce Zeytin Dalı sonra Fırat Kalkanı harekatlarıyla yaklaşık 5000 Km2’lik bir alanı kontrol altına alınmıştı. Sınır güvenliği maksatlı Barış Pınarı Harekâtını başlattı. Uygulamaya geçti...

Fakat süper güçlerin izlediği stratejik taktikler neticesinde bir kez daha tuzağa düşüldü. Veya iktidarın diplomasiyi öenmseyişi yüzünden kurulan tuzak görülemedi.

Ve Türkiye Dünya genelinde yalnızlaştı, işgalci konumunda kaldı. Bir anlamda siyasal İslamcı-Neo Osmanlıcı  AKP stratejisi çöktü. Bu günden ileriye yeni ve makul stratejiler uygulamaya konulacak gibi.  

Cumhurbaşkanı son beyanatında girilen toprakların Suriye toprağı olduğunu vurguladı. Bu açıklama bile bölgede yeni gelişmeler yaşanacağının ve strateji değişikliğinin ipuçlarını taşıyor.

Ancak her türlü diplomatik gelişme ve girişilen savaş,  AKP iktidarının hem Ortadoğu için, hem Ümmet sayılan Arap Dünyası için, hem de Türkiye için kâbus haline geldiği ve sona yaklaştığı gerçeğini örtemez.

Muhalefete gelince; Muhalefetin ve  çağdaş laik-demokratik güçlerin öncelikle barıştan yana olması gerekir. Türkiye’nin geleceği ve terör karşıtlığı noktasında harekâta verilen desteğin de takibini ciddiyetle yapması gerekir.

Muhalefetin asli görevi, olası enkazın altında ezilip kalmadan memleketi bu felaketten kurtarmaktır…

LA REVEDERE…
Geceden akla kondurulamaz, gitmeler saklı loş odalara. Yürek titrek her yeni güne. İrkilir akıl hücreleri. Ve konsollu aynaya değdiğinde güneşin ilk ışıkları, vedalar yayılır dünyaya. Elvedalar. La revedere…
Zihni saran hayat öpücükleri ıslak, yaş dolu gözler kıpırtılı. Pencerelerde mavi bulut perdesi. Endişe verici saatler. Yağmurun cama vuran ilk damlaları kaçak. Damardaki küçük büyük can dolaşımı temkinli. Gönül seyreder telaşı. Zira…
Kindar bir gün, dindar bir gelecek. Kopma saati, gitme dakikaları. Bir kez daha düşünmeden, hatta. Uyku mahmuru benzeri bir yalnızlıktan doğan davet. Ve davete icabet.
İcabında şikâyetler mırıldanarak kalmak veya gitmek. Neticeye rıza göstermek. Erken yol almak. Kim bilir belki duygular seline kapılıp, geç yakalanmak. Kalpaklı ormanlara kapaklanmak. Bir yerlerde, hiç bir yere, geri dönüşsüz sınırı geçmek. Ve her şey çoktan unutuldu zarfına yeni adresi karalamak. Damgalamak...
Kara bir geleceğin, yine buluşuruz içerikli mektubunu buruşturup atmak. Mazi çöp kutusunda. Bedeni sarıp sarmalayan hataların, halatını kesmek hayatla. Sonra ardına bakmadan yüzünü dönmek, dönülmeze. Dönülmez akşamın ufkunda. Yürümek. Denizin karasında ufalmak…
Yolun bu tarafı yokluk. Yorgun yolcuyu kararlı bir sesle çağırır peri masalları. Yasal gibi yasaklar. Bütünden bir parça avuçlarda. Hep sonra, sonra diyen bir seda dillerde. Geceden sabaha ayni tonda yalvarma.
Sabahın aklı karışık ve saten örtülü pencerelerin gözleri kapalı. Kapılar duvar. Yeniden hayat. Yeni. Bayat ekmekli papara. Manasızlığın masasasında mamaliga...
Camları döven yağmur camdan çıngırak. Çıldırmak üzere anı. Camgözler tık nefes. Tıkanık patikalar. Pınarı tersine akıtan hep aynı nefes. Geri dönülmez bir memleket. Vuruyor ağlak kentler aklın ötesini. Tertiplenen terkidiyar aceleci. Seyahat. Hayat...
Dindar bir gelecek, dini dar bir çerçeve. Çerçevede ısrarla çeşnicilik. Acılarla işlenmiş her şey. Her nüans. Bir şans daha diyecek yok. Çok isteyecek yok. Yokluk. Nafile. Çekilecek ruh, devrilecek duygular. Devrik zaman.
Zar zor duyulan son iknacıdan serzeniş. Mutlak uyulacak. Duyulmayacak belki de. Vakit tamam. Tam sefere. Tam da tadını çıkarma zamanı, yol ayrımının. Konsollu aynaya vuran ilk güneş ışıklarının perişanlığı. Sanki bambaşka bir zaman, aynadan yansıyan. Güle güle desenli. Sırlı…
Sırtta onca yük. Onca yük varken. Kat kat silme vakti kahırları. Aklın duvarına kayıtlanmışları. Nice dünyalık duyguları. Durup sonra, son bir kez daha bakmak yalan dünyaya. Ve bekle beni demek anı. Sonra üç boyutlu mekânı koşar adım. Nihayet. Ve boyutsuzluk eşiğini geçmek aykırışlığı.
Geçip gidişi seyredenler olmayacak bu kez. Bu veda konsollu aynanın kenarına tutturulanın. Saman sarısı. Akla sarkan sanrı. Yabancı gözlerle izlenecek geceyi sorgulayan vurgun. Sabahında merci. Durgun bir yürek atacak geride. Çoktan beri beklenen. Kaybolacak ıslak hayat öpücükleri. Vedea. Kalatorya...
Ve elvedaya duracak sabahın körü. Üstünkörü veda. La revedere…

Hiç yorum yok: