12 Ekim 2019 Cumartesi

ekim 1


TARİHİ HIRS VE İHTİRASIN BEDELİ…

Toprağı ve üzerinde yaşayanları, memleketleri ve bölgeyi, kıtaları ve dünyayı etkileyen her türden ordu desteğinde hareket tarihe malzemedir. Tarih, zaman ve yer göstererek böylesi her olayı kitabına nakşeder. Gelişmelerin tümünü ilişkiler, olaylar, taarruzun önü ve sonu itibariyle derinlemesine inceler ve yarınlara nakleder. Tıpkı; ‘Tarihin ahengini bozanlar, işler arapsaçına döndükçe, sonu nereye varacak fazla düşünmeden bozguna aracılığı sürdürürler’ tespiti gibi…

Tarihle sabittir, her yeni sürümde, tarihsel gerçekler hayal gücünü zorlar bir kurguda tersine çevrilir.  Haliyle hayat döngüsü, savaş döngüsüne evrilir. Düşündürücü olan ise bu zorlama akışın hiç yadırganmaması ve eleştirilememe durumudur. Yani tecrübeyle sabit tutum, memleketler kaotik bir döngüde sıkıştığında geçmişten gelen acılara, iflah olmaz yeni acılar ekleneceğini bile bile sözde avangartlığa arka çıkar. Ardı arkası belirsiz ucuza badigardlığa avam tabakası topyekûn inandırılır. Bitmek tükenmek bilmeyen açgözlülüğe, yegâne amacı kaynak sömürmek, özünde insanı sömürmek olan vahşete yeşil ışık yakılır. Bozgunlar desteklenerek kaçınılmaz sona yaklaşılmasına kısmen ortak olunur. Düşündürücü olan işte budur…

Oysa insanlık tarihinde,  yara izleri hala kapanmamış ve asla yaşanmaması dilenen nice dramlar, kara öyküler, belgesel niteliğinde sıfırdan hayatlar capcanlı duruyor. Ancak bozguncu mantıkla bunlar göz ardı ediliyor.

Edilirse edilsin, nasılsa ileride; ince detaylarda boğulan, derin araştırmalardan korkanların otobiyografilerinde bozgun edebiyatı ve demografik bozguncu hatıratı geniş yer tutacak. Ve tarih onları kara listesine kaydedecek. Kararan dünyanın nabzı tutulacak.

Çünkü bu gün sebepli sebepsiz haklı görülen fikri sabit eylemlilik, yarın hangi fikirlerle yoğurulur ise yoğurulsun haklı bulunmayacak. Kayda değer görülmeyecek. Hayra alamet atfedilmeyecek. Hele de tarihin doğal dengesini, mevcut ritmini bozmaya dönük, bozguncu düş severler hiç affedilmeyecek…

Tarihi çok iyi bilir havasında övünenlerin, tarihe ihanet bazında bozgunculuğunu tarih asla affetmez. Çünkü tarihe ihanetin bedeli çok ağırdır. Taşınamaz. Tarifsiz tahakkümün ve tahammülü zor tarihi akibetin sorumluları ise bu yükü hiç taşıyamaz…

Tarihe rağmen tarihsel döngü savaşa evrilince, ne yazık ki; çoluk çocuk ölenler ölür, ölmeyenler ölümden beter olur, ayakların altından toprak kayar. Üzerindeki memleketler dağılır. Dağıtılır. Vatan yiter. Biter.

O yüzden dağılımın ve dağıtımın hemen öncesinde tarihsel doku bozulur. Bölünme ve paylaşım tarihe yedirilir. Bozguncular;  toprakları, memleketleri top tüfek kuşatır. Hayatları kuşa çevirir, ortak nokta sulh da uzlaşışız ortam yaratır. Ve yıkıcı harekâtlara kapı aralanır. Böylece geniş çaplı savaşa odaklanma tarihe kazınır.

Gelmiş geçmiş savaşlar tarihi, siyasetin silah gücüyle içli dışlı olması, sınırların bozulması ve haritaların yeniden çizilmesi kapsamında yazılır. Yıkıma uğrayan toprakların yaşayanları ise her fırsatta hınç alır ve intikam peşine düşerler. Yani ‘barışın kaybedeni, savaşların kazananı’ olmaz. Tarihin doğal akışını değiştirmeye yönelik, toprağın ve üzerinde yaşayanların kaderini derinden etkileyen her savaş ise bozgundur.

Tarihi kaynaklar, yanlış siyasi kararların her bozgunda en etkili neden olduğunu ortaya koyar. Tarihin seyrini bozan birçok olaya siyasi çekişmeler de eklendiğinde başta toprak egemenliklerinin yok olduğu, eksen kaymaları yaşandığı acı gerçekliktir. Hele bozgunu göze alarak, yanlış ve tehlikeli sevk ve sevkiyatlardaki inat, belli zamana kadar saklanabilecek sadece hırs ve ihtiras ürünüdür.

Hırs ve ihtiras öyle bir yere vardırılır ki; ‘bir takım yalan yanlış fikirler, ucuz makaleler ve yersiz eleştiriler’ doğru karar almaya engel olur. Bozguna uğrayabilir olma sebepleri bu şekilde gizlenir. Sonu baştan belli her harekât ve biçimi saklanmaya çalışılır. Ancak şüpheleri artıran, ötekinin berikinin fikriyle geçinenler ve havadan geçinmeler yanlış vadilerde iz sürmeyi meşrulaştıramaz. Tarih görür.

Ne denli meşru ve makul gösterilse de Tarih; yer, zaman ve tarih düşerek, düşünmeden değerlendirmeden icra edilen bütün harekâtları ve savaşa denk her kusurlu kurguyu; ‘Tarihin ahengini bozanlar, işler arapsaçına döndükçe, sonu nereye varacak fazla düşünmeden bozguna aracılığı sürdürürler’ tespitiyle geleceğe taşır.

Bir diğer tespit ise tarihi bozgunlara aracılığın ve tarihi hırs ve ihtirasın bedelinin ödenemez çaptaki ağırlığıdır…
  


SAVAŞ VE BARIŞ.. BARIŞ…

Soğuk savaş döneminden sonra oluşan tek kutuplu-çok kutuplu dünya, zengin enerji kaynaklarına erişim için, bölgeleri ve haliyle enerjiyi kontrol etmek için sıcak savaşı veya savaşa varan çatışmaları günceller. Yani büyük sermaye yaşanan köklü değişimler neticesinde özellikle zengin yerüstü ve yeraltı kaynaklarına sahip bölgeleri ve bölge ülkelerini mevcut insani düşünce kalıplarını zorlayacak biçimde sıcak savaşa koşullandırır.

Her nerede olursa olsun ileri demokrasi adına bol vaat varsa, vaatler ardında ise etnik, dini ve mezhepsel ayrıştırma, aldatmaca, kandırmaca, baskı, tehdit, zulüm, ambargo gizliyse orada savaşa değer enerji kaynakları var demektir. Oralarda mutlaka karışıklıklar çıkarılır. Çatışmalar örgütlenir. Savaşa hazırlık yapılır…

Egemen güçler sıcak savaşa alt yapı oluşturma işini de dini terörist örgütler ve etnik teröre yatkın suç odaklarına havale eder. Küresel oyunun en güvenilir halkası haline gelen çeşitli terör grupları stratejik ortaklarının güdümünde, ulusal politikaları zaafa uğratarak bölgelerde ve bölge ülkelerinde, barış ve istikrarı bozarlar. Fırsat kollayan egemen güçler, sözde açık destek maksatlı, anında devreye girerek, toprak bütünlüğünü hiçe sayarak sınırları yeniden çizerler.

Çizilen yeni sınırların içine başta dinci terör ile etnik ayrımcı terör grupları yerleştirilir. Faaliyet alanları genişletilir. Silah mühimmat aşırı derecede desteklenerek bunlara bölgede stratejik tehdit olana dek, komşu sınırlara tehlike yaratacak düzeyde sarkana dek göz yumulur.

Bu arada bölgelerin demografik yapısı bozulur. Kaçışlar göçler başlar. Sığınmacı modunda milyonlar vatansızlaştırılır. İhmaller yeni işgalleri getirir. Taraflar daha da sertleşir. Düşmanlık rejim tanımaz. Güvenli sanılan koridorlar kararır. Ve beklenen kırılma başlar.

Kırılmayla birlikte uzak yakın herkesin aklına birden, ne hikmetse sınır güvenliği sağlama, barışa destek, çatışmaları önleme, terörizmle mücadele ve insani yardım gelir. Elbette olası harekatları ve muhtemel savaşı haklı kılacak hangi enstruman varsa devreye sokulur. Aslında ulusal çıkarlar gereği bölge politikalarına verilen desteğin bir anlamda boşa çıkmasıdır bu son hamle.

İçeride ve dışarıda müttefik siyasetinin çökmesi, bölgede de olmayan stratejik ortaklığın vekâlet savaşına evrilmesidir son durum…

Devlet hafızasını yok sayan tek adam rejimlerinin, iç ve dış politikada güven kaybetmesiyle yeniden güven tesisi için sınır ötesi silahlı uygulamalara girişmesi vazgeçilmez paradigmadır. Paradays politikanın iflasını tescilleyen acı sondur.

Diğer yandan bu harekat içeride insani ve vicdani ne varsa ruhsat alınamayacağı, uzun süre erteleneceği bir ortam yaratır. Tüm farklılıkların, iç siyasette yaşanılan bütün tartışmaların rafa kaldırılmasını. Ordusu cephe içeride metezori bütünleşme. Lafta barış yaratır. Ancak dışarıda insani ve vicdani değerlerin aranacağı, sınır güvenliği politikası oluşturmak için yapılan silahla bütünleşen bir tescillemedir. Söz verilen sınırları geçmeyin operasyonudur.

Böyle yürütülürse savaşa teslimiyetin, süreç içinde çok daha karmaşık hâle geleceği besbelli. Şimdilik vekaleten yürütülen, savaş benzeri bir tatbikat görünümü söz konusu. Temel dayanağı ise; en uzun sınır komşu olma, kriz cephesinde yer alma, meşru güvenlik savunması, terör kaygıları, terörist saldırılara maruz kalma ve milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği. Ancak başı, ucu, sonu, derinliği meçhul bir girişim.

Bu savaşçı uygulamanın haklılığı yönünde dikkat çekilenler ise; sınır güvenliği tehdidi, sınırların emniyeti, Fırat’ın doğusunda barış ve istikrar. Güvenli bölge konsepti. Sığınmacıların güvenle evlerine dönmeleri…

Dikkatten kaçırıldığı için topyekûn anımsatılanlar ise; toprak bütünlüğüne saygı, diplomatik müzakere, barışçıl yollar arama ve anlaşma. Askeri operasyonun bölgeyi istikrarsızlaştırma ve sivillere zarar verme riski. Durdurulması gerekliliği.

Şimdiden görünüyor ki; en başı kriz olan proje ortaklığının sonucu da kriz olunca, nedense şartlanılmış müttefik siyaseti yeniden devreye sokuldu. Şimdi yepyeni krizler doğacak. Dünya bu bölgeye yoğunlaşacak. Burayı konuşacak. Harekâtla birlikte yeni insani felaketler ve yeni sığınmacı dalgaları oluşacak. Sığınmacıların sayısı arttıkça terörizm yükselecek. Sil baştan içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye kaos. Ve başa dönülecek.

Yani savaş ve barış ikilemi çok başlar ağrıtacak. Elbette ilk tercih barış olmalı.. Hem de yurtta ve cihanda…

SİGORTACILIKTA YENİ ÜRÜN REKABETİ

Son yıllarda sigorta sektöründeki şirketler ağırlıklı olarak yabancılaştı. Şirket evlilikleri ile başlayan bu yabancılaşma yurtdışı pazarlardaki başarılı uygulamaları da sektöre taşıdı. Böylece sigorta sektöründe şirketler 200 dolayında ürünle üst düzey bir rekabete giriştiler. Prim üretiminde lokomotif oto sigortaları olsa da gelecekte farklı poliçelerin öne çıkacağı bir gerçek.

Kanunen 2008 yılından itibaren hayat dışı sigortalar 18, hayat sigortaları için 8 ana branş uygulaması var. Ancak sigorta şirketleri bu 26 branşta yoğun bir rekabete tutuştuklarından farklı teminatları olan çok sayıda ürünle pazarda. Bunca ürün çeşitliliğine karşın her sigorta şirketi aslan payı ürünlerin dışında farklı alanlarda gelecek planları yapıyor. Riskleri güvence altına alan her alanda farklı bir ürün sunma çabasında.

Farklı branşlaşma peşinde olmaları piyasaya yeni ürün sunmalarını engellemiyor. Bireysel ve kurumsal çözümler içeren poliçelere rağmen hala her şirket için üretimin % 50’sini oto sigortaları oluşturuyor. Her ne kadar büyüme stratejilerini değişik sigorta poliçeleri üzerine kursalar da sigorta şirketlerinin vazgeçilmesi kasko sigortaları.

Yenilikçi ürünler ise kısa ve uzun vadede pazar payına etki edecek sağlık, konut, ferdi kaza, seyahat ve sorumluluk sigortalarını kapsıyor. Genelde her sigorta için benzer tablolar mevcut. Elbette farklı branşlara yönelmiş şirketler de yok değil. Onlarda motor branşlar ve motor dışı branşlarda yaklaşık yarı yarıya prim üretimi sağlıyorlar. Buradan çıkarılacak sonuç, temel branşlarda eksik bulunmadığı ve paket çözümlerle branşların desteklendiğidir. Yani Türkiye’de olmayan ürün kalmamıştır denilebilir. Sadece sigortalı müşteriler için cazip fırsatlar ve talebi artırıcı indirimler söz konusu olabilir.

Bir başka üzerinde durulması gereken planlama ise; orta ölçekli işletmelerin sigortaları ile bireysel ürünlere ağırlık kazandırılması olabilir. Kişi başına düşen milli gelire oranla üretilen sigorta primi %1,6 olan bir ülkede tüketiciyi korumaya yönelik ve internet bazlı sigorta ürünlerinin artırılması sektöre nefes aldırabilir. Standart sigorta, paket poliçe uygulamaları yerine çeşitlendirilen ve geliştirilen ürünlerle seçme özgürlüğü sunan ürün yelpazesi ile müşteriye ulaşılmalıdır. Türk sigorta pazarı mevcut potansiyeli ve cazibesiyle çok uluslu sigorta şirketlerini de içine çekmiştir. Firmaların daha net finansal sonuç almaları için sigorta ihtiyaçları doğuyor denilebilir. Bu nedenle yabancı pazarlardaki genel ürünler de hacmi artırabilir.

Genç bir nüfusa sahip Türkiye’de sigortalılık bilinci yaygınlaştırılmalıdır. Sigortalama ve sigortalanma bilinci toplumda yerleştikçe sektörün büyümesi desteklenebilir. Yoksa hiçbir sigorta şirketi enflasyonun üzerinde belli rakamları yakalayan bir büyüme gerçekleştiremez. Sıcak satış, sıcak temas sigortacılığının yerine internet üzerinden poliçelenme, poliçelendirme sigorta şirketlerini istedikleri hedeflere ulaştırmayabilir.

Ülke realitesi göz önünde bulundurularak farkındalık ve talep özentisi oluşturmak, sigorta bir ihtiyaçtır alışkanlığı kazandırmak sektörü rahatlatabilir. Çoğunluğu yabancı sekiz, on sigorta şirketi hegemonyasında yol alan sektörde dünyaya örnek Türk banka sigortacılığının eski işlerliğine kavuşturulması güveni artırır.

Ancak son yıllarda özel veya devlet yerli bankaların yok denecek seviyede azalması sigorta şirketlerinin de yabancılaşmasını güncelledi. Hal böyle olunca sigortaya uzak bir toplumda dünya ölçekli uygulanan ürünlerle yerel müşteriler ne derece heveslendirilebilir irdelemek gerek. Aktüerlerin, ürün yerine yerel müşterilerin ihtiyaçlarına yanıt verecek ürün yelpazesi oluşturması daha rantabl sonuçlar verir…

İDEAL PEŞİNDE

Siyasi buhran, ekonomik sıkıntılar, dış pazardaki karmaşa ve beklentilerin ötesinde döviz kurlarındaki artış sektörlerin ideal büyüme potansiyelini negatif etkiledi.
Aslında 2015 birçok sektör açısından belirsizliklerle dolu başlamıştı. Yılın sonuna yakın büyüme hedeflerinin tutturulamadığı iyice netleşti. On dokuz sektörü kapsayan bir araştırmada “ Yıllık büyüme oranının” yakalanamadığı ortaya çıktı.

Her sektör kendi iç dinamiklerine göre ideal büyüme oranı belirlemiş olmasına karşın parametreler değişkenlik gösterdiğinden sektörler çizgilerini koruma gayretinde. Çift rakamlı büyüme oranı gerçekleştiren sektör yok derecesinde. Kendi idealini yakalayan sektörler de aslında mutsuz. Çünkü onları da diğer sektörlerdeki gerileme negatif etkiliyor. Hedeflerinin gerisinde kalanlar yarı yolda kalmışlıklarını giderecek lojistik destek eksikliği de yaşıyor. İhracattaki gerileme, iç pazardaki talepsizlik ideal oran aslında kaç olmalı sorusunu da gündeme getiriyor.

Özellikle çelik, çimento, organize perakende, plastik, seramik, süt ürünleri sektöründe yıl sonu hedeflerin ideal büyüme oranının gerisinde kalacak olması şaşırtıcı.

Bankacılık sektörü kullandığı parametre dolayısıyla ideale ulaşıyor. Gerçi en doğru parametre olarak kredi büyümesi kullanılmalı diyen sektör temsilcileri de var. Zaten bankacılıkta kredi önemli bir enstrüman. Sektör için kredi mevduat oranlarının %100’ ü aştığı düşünülürse, %15’in üzerinde kredi büyütme oranlarını fonlayabilmek için sektörün yoğun biçimde yurtdışına borçlanması gerekecek. Bu ülkenin mevcut şartlarında pek gerçekçi görünmüyor. Önemli olan kur etkilerinden arındırılmış olan % 15’ler düzeyinde bir kredi büyümesi gerçekleşmesidir.

İdeal eşik kötü geçen 2014, kötü geçecek 2015 ile aşılamayınca üretim artışlarını da olumsuzlaştıracak gibi. Örneğin; çelik sektöründe büyüme üretim parametresi ile açıklanıyor. Yıllık büyüme oranı %5,6 öngörülen üretim artışıyla olası. Ancak 2014’ te sektörün üretimi %1,8 küçülme gösterdi. Daralma bu yılda gözlemleniyor ve derinleşme noktasında bir kapanış sözkonusu.

Yani büyüme oranı tutturulamadığı gibi mevcudun korunması da zor. Bazı sektörler 2014 büyüme rakamlarının yarısında seyreden bir noktada. Sektörlerin uzmanları, şimdiden gelecek yılın planlamaları içinde. İdeal büyüme oranlarında mevcut büyüme eğrileri baz alınarak nasıl bir yol haritası da çizecekleri muamma.

Sektörler içinde şimdiden sağlıklı ve ideal büyümeyi yakalayanlar; bankacılık, beyaz eşya, e-ticaret, hazır giyim, küçük ev aletleri, mobilya, otomotiv ve tekstil-konfeksiyon olarak öne çıkıyor. Elbette 2014’ten sarkan büyüme başarısızlığı da 2015’i etkiledi. Ancak son aylardaki hızlı kur artışı, dış piyasa koşullarına bu nedenle ayak uyduramayış tüm sektörleri olumsuz etkiledi.

Hal böyle olunca ülkenin büyüme hızı da yara alacak gibi. 2023’e dönük yeni hedefler koyan anlayışla günün ekonomik çıkmazı tam bir tezat teşkil ediyor. Ülke ticaretini ayakta tutan sektörler bölgesel gelişmeler, ülke ve dünya konjonktürüne bağlı olarak büyüme açısından sınıfta kalacak görüntüsü veriyor.

Ayrıca aynı yıl içinde yapılacak iki seçim ve siyasal belirsizlik, hükümet kuramayan bir parlamento oluşması da sektörleri zorlayan faktörlerin en başında yer tutuyor. Bu siyasi kaosun bitmesiyle de halledilemeyecek bir durum, yani 2016 sektörler açısından daha da güç geçecek…

DİN VE KİTAP

Yeryüzü dinlerinin tümünün ya kitabı vardır ya da kutsal sayılan metinleri…

Dinleri iyi anlayabilmek, gereğince tanımak ve kabullenmek için kutsal sayılan metinleri ve kitapları ilk referanstır. Çünkü bütün dinlerin Kutsal kitapları bilgi hazinesidir. Tarihin aynasıdır. Dinin kaynağıdır. Bu özelliklerinin yanı sıra ahlaksal kurallar ve öğretiler bütünüdür. Dinler eğer dönem dönem zor günler yaşamışsa ve hala yaşıyorsa, hatta yeni dinler doğmuşsa ana neden kitap bütünlüğünün bozulmasıdır. Yani dinler ve kitapların ahlaki felsefesinin yok edilmesidir…

Bu yok ediş sürecinde ahlakın yerine siyaset geçer. Geleneksel ritüelleri vazife görmek ve istisnasız yerine getirme işlemi de din sayılır. Kitapların temel felsefesinden kopulur. Kopuldukça dinler siyasallaşır, siyaset dincileşir. Tanrısal değerlerden ve değerlemeden uzaklaşır.

Ve arada kalan insanlar da yeryüzü tanrıları icat ederler…

Dinleri tehlikeye atan, dinleri tehlikeli aşamaya getiren durum budur. Diğer yandan dinlerin kitaplarının kutsallığı ve nedenselliği yeterince anlaşılamamış ise veya dinden çıkarı olanlarca anlamsızlaştırılmış ise din zaafa uğrar. Kutsal metinleri de, sadece metnin diliyle ezberlenen, ezbere okunan, okunması için uydurulmuş kutsiyet dışı günlerde anımsanan, anlamadan içlenilen manzumelere dönüşür.

Oysaki kitaplar dinlerin ahlaki teorilerini içerir. Örf adet, gelenek görenek ve kutsal hikâyeler ile beslenmiş örnek derleyicisidir. Değişik alternatifler öğütleyen ahlaksal kuralları kapsar. Tamamen ahlakı en yüce mertebeye çıkaran, akılcılığı öne çıkaran bir yapısı vardır.

Ancak tüm dinler ister yazılı, ister sözlü, isterse sonradan yazılmış olsun kitapların dini olmaktan uzaklaştırıldıkça bozulmuştur. Bozulma ile beraber din mensupları zorbalık dinini kurmuşlardır. Tanrı'dan bile isteye kopmuşlardır. Ve her yaptıklarını din adına yaptıklarını ifade ederek kitaptan ve Tanrı'dan dem vurmuşlardır.

Böylece dinler neredeyse çok kitaplı din olma vasfına evrilmişlerdir. Bu çok kitaplı ilk tanrılı veya tek kitaplı çok tanrılı din olma batağında, ahlaki kuralların yozlaştırılması ile birlikte Kutsal kitapların öğütlediği ve önerdiği modeller yok olmuştur. Öyle ki bireyden bireye, toplumdan topluma değişkenleşen, kökeni aynı bambaşka dinler oluşmuştur.

Kutsal veya değil, kitapsızlığın en son aşaması çağı ne olursa olsun, ilk çağ ilkelliğine dönülmesidir…
Bu ilkelliğe zirve yaptırmak istenircesine, dini ve dinci neşriyatlarla siyasi tüccarlık prim yapar hale gelince kutsal kitaplardan daha da sapılmıştır. Devamla, boyutu genişleyen kurgu eserlerle, dinler yolundan iyice saptırılmış, Tanrısallık ta arada kaybolmuştur.

İşte bu kayboluş veya yok oluş girdabından kurtulmanın yolu yine dinlerin kitaplarıdır. Dinin matematiksel formülü kutsal kitabı içindedir. Işık saklayan, aydınlanma gizleyen ve ahlaki değerler çerçevesinde kurtuluş öğütleyen kutsallıktır kitap.

Dinlerin kutsal kitapları ya da kutsal bilinen kitaplar bazen akıl ve mantık zorlayan aktarımlardır. Onlardan vicdan sesi dinlenerek bizzat faydalanmak gerekir. Dinleri de bu kaynaklara dayandırmak gerekir.

Çünkü eğer dinler varsa ve vazgeçilmez bir olguysa, kitapların dinine, Tanrıların varlığına dönülmedikçe, insanlığın kurtuluşuna dönük çığlıklar işitilmedikçe, Tanrı ile yüzleşme çabası boşa heves olur.

Yüzleşince de, yüzleşmeye yüz gerekir…




TOMAHAWK-BARIŞ ÇUBUĞU…

Savaş baltası çıkarıldığında, keskin ucu parlar ve çok canlar yanar…

Durduk yerde savaş baltasını gömdüğü yerden çıkaran her kim olursa olsun, hiç kuşku yok ki çok zordadır. Ya savaş baltası ile vurmak ve kazanmaktır arzuladığı ya da arzulamadığı bir şeyi, belki de birçok şeyi ortadan kaldırmak, yok etmektir yegâne amacı. Yani her iki düşünce de toprağa gömülmeliktir. Tomahawk’lık değil…

Kuzey Amerikalı Kızılderililerinin kullandığı savaş baltası, devlet gücüyle her türden mücadelenin, olmadık savaşlara girişmenin, hatta sosyal alanlara füze atmanın bile ismi oldu. Cismi oldu. Barış çubuğu bir türlü tüttürülemiyor.

Gittikçe genişleyen coğrafyada ve dıştan içeri değişen hiçbir şey olmayınca hep hawk politika. Devletin istemediği gösteri ve mitinglerde toma. Baltalı ilah baskılı önlem. Yani toplumsal olaylara müdahale aracı sürgünü. Bir baltası eksik.

Daha geniş açılımı, demokratik açılımlara engel olabilecek türde, tırnak içinde izinsiz eylem ve gösterilerde kalabalığı dağıtmak için gaz, köpük ve boyalı su püskürten güvenlik güçleri aracı. İçte böyle, sınır dışarı ise adları unutulan operasyon üstüne operasyon. Bunlara önceki operasyonlara pek benzemeyen uzun soluklu olacağı belli bir yenisi daha eklendi. Resmen savaş ilanı.

Zaten devletlerin birbirleriyle olmayan diplomatik ilişkileri hepten kesilince, savaş baltası topraktan çıkarılır ve ortadan kaldırma, yok etme amaçlı düzenli düzensiz saldırılar başlar. Dünya tarihi benzerleriyle dopdolu…

Tomahawk güçlü olanın, zayıf olana, isteğini benimsetmek için ilk ikaz. Sonrasında tüm olanaklar ve silahlı güçler düzenli saldırıya yönlendirilir. Ülke veya ülkeler de. El birliğiyle meydana çıkarılan bu silahlı vuruşmaya katılma, savaşçı siyasetin yani militarizmin nihai noktaya evrilmesidir. Belki de istenen veya hiç istenmeyen biçimde küçük büyük ordular ve tüm silahlı kuvvetler karşı karşıya getirilir.

Bu çağda bir iç savaşın bile sekiz dokuz yılda, yüz binlerce insanın, çoluk çocuğun hayatına mal olduğu,  milyonlarca insanı vatansızlaştırdığı düşünüldüğünde savaşsız çözüm yollarının neden denenmediği yarınların tek sorusu olacak. Denemeyenler ise başa geleceklerin sorumlusu.

Değil mi ki; şimdinin kan deryası coğrafyada ve yakınlarında yarım asrı bulan tek parti yönetimlerini protestolarla başlayan lafta bahar, mevcut iktidarlara ayaklanmanın fitilini ateşledi. Gösteriler coğrafya geneline yayıldı. Gidişat dış mihrakların eliyle iç savaşlara evrildi ve eskisinden beter hale gelindi. Daha da beteri kapıda.

Geçen zamana gerçekçi, ayrıntılı ve derinlikli bakıldığında bazen baharın savaş getirdiği ve barıştan oldukça uzaklaşıldığı görülür. Tarihte nice altüst olmuş ülkeler ve hayatlar kolayca sıralanır. Geçmişten bu güne kendini en güçlü zannedenlerin bile bir anda bozguna uğrayarak, en ürkütücü savaş sonuçlarına rıza gösterdiği, razı edildiği görülür. Savaştan beter ayak oyunları ile muharebelere sürülerek iyice zayıflatıldığı görülür. Cepheleri arttığı ve genişlediği görülür. Ayrıca savaşların beslediği klikler, artan kaos, kara vicdanlılık ve etik kopuş zafer kazanacağız diyenleri de kısa zamanda ters köşe yaptığı görülür.

Savaş baltası çıkarıldığında savaşın provası olmaz. Savaşılır. Ve evrende bir savaşa giriyoruz, biz kazanacağız diye bir dünya da yoktur. Gerilen toplumu öyle veya böyle, savaşa hazırlamak ve savaşı meşrulaştırmak amacı güden benzer duygusal savaş naraları büyü bozulduğunda da çok baş ağrıtır. Savaş üzerine temellendirilen tüm sinsi oyunlar büyü bozulduğunda geç de olsa anlaşılır. Zaten har vurup harman savurduktan sonra savaşmak binlerce yıllık yeryüzü geleneğidir. Ancak çoğunlukla savaşlar, beklendiği gibi sonuçlanmaz.

Sonu baştan belliyse eğer, savaşmanın mantıksızlığına vurgu, barış özlemi ve söylemi savaş baltasının keskin ağzı parladığında işe yaramaz. Oysa ‘Savaş hiledir, hileden ibarettir… Ulusun yaşamı tehlike ile karşı karşıya kalmadıkça, savaş cinayettir’…
Amerika yerlisi Kızılderililerin savaş baltası, kendine çok uzak bir coğrafyada, Denizden karaya, denizaltıdan karaya, karadan karaya, Denizden denize, havadan karaya savaş yağdırıyor. Ve Barış çubuğu unutuluyor. Barış çubuğu törenleri de. Bu törenlerin sosyal, ekonomik ve siyasal boyutta törenler olduğu da…
Vaktiyle Kuzey Amerika Kızılderilileri savaş baltalarını gömer, Reis ve diğer temsilciler bir araya gelir, uzun barış çubukları tüttürülürdü. Başta reis çubuğu tüttürür, sonra barış çubuğu elden ele geçer ve herkes bir kez üflerdi.
Barış tesisi için, ciğerler paralanırdı belki ama canlar yanmazdı…

Hiç yorum yok: