10 Mart 2019 Pazar

BU 8 MART UNUTULMAZ...


BU 8 MART UNUTULMAZ...

Bu '8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü' de el birliği ile memleketin unutulmazları, unutulmayacakları hanesine yazıldı. Yazık. Yani ilkelce tutum ve barbarca tavır, kadına şiddet şeklinde resmi makamlarca memleket tarihine yaftalandı. Laf ola beri gele usulen kadın öven ve ustalıkla kadın döven bir zihniyete tutsak memleket hali açıkça ortaya çıktı. Anlamak mümkün değil, her şeye herkese müdahale ve şimdi kadına da...

Teoride 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü pratikte gece gündüz gün yüzü göstermeme girişimleri. Bu neyin kafasıysa artık kadın yok, kadın soyut. Bu öyle bir küresel boyut ki kadının özgürlüğe can katmasından korku hat safhada. Hangi aklın ürünü ise Devlet kadına barikat kurdu. Gaz sıktı. Yürüyen kadın durduruldu.

Açıkçası sosyal düzenekte erkek burjuvadır, kadın proleteryadır. Devlet erkek egemendir. Bu gerçek bir kez daha tarihe nakşedildi...

Biber gazlı müdahale parfüm kokularına karıştı. Yaşasın erkek egemen iradesi ve saltanatı tarzını gösterdi. Bir bu kalmıştı yapılmadık o da yapıldı. Topyekun tarihe geçildi. Yabancı haber ajansları bir bir dünyaya geçti manzarayı. Masum ve mağrur erkek kisvesi dünyaca tescillendi.

Bu vaka da gösterdi ki ağanın dediği olur. Ancak hayatın akışına yön vermek için hala Emek harcayan kadınların bu zorbalığı hiç hak etmediği kesin. Ama kati olan bir şey var, iktidar erkinde kafa tek bir şeye çalışıyor. Kadın çalışmaz. Sadece yönetenlere akraba olanlar devlette bal kaymak işbaşı yapar. Gerisi çocuk yapar, kader der analık eder, dizini kırar evinde oturur.

Oysa Emekçi kadınlar tohum eker, toprağı beller yeşertir. Üretir. İtaat etmesi istenir etmez. Devinimsizlik dayatılır devrimci kesilir. Gündüz gece doğru bildiğine yürür. Hak arar haksızlığa kazan kaldırır. Bağnazlığa, aşağılanmaya, zorbalığa direnir. Ürettiyse yöneten olmayı hak ettiğini yüksek sesle haykırır. Mücadele çıtasını yükseltir.

Tüm bunlar elbette iktidarlar için tahammül edilemez şeylerdir. Ama hep unutulur; Kadın emektir. Sevgidir. Cesarettir ve kavgadır. Kadın yıkılamaz güçtür. Hafife alınmaya gelmez. Ruhundaki savaşçı felsefe bir anda tüm katmanları etkiler.

Ayrıca kadın bir memleketin ayakta kalmasında, kurtuluşunda, kuruluşunda ve devamlılığında en aktif etkendir...

Tarihle sabit bu gerçeğe kör bilinçle yaklaşanlar ise yeni bir skandal yarattılar. Dillere pelesenk beka sorunu anında kadınlar oldu. Gözler kadın yürüyüşüne çevrildi.

Ve engellemelere, zulme, kıyıma, baskılara karşı kararlılıkla varım, ben hayatım, hak ettiğimi de alırım dediği için hoyratça gazlandılar...

Kadının toplumsal hayattaki rolünden dem vuranlar, kadınlar birlik olursa vay halimize endişesiyle, resmen kadına karşı saf tuttular.

Birden tarlada bahçede, atölyede fabrikada, ofiste otağda ve dahi evde alın teri döktükleri görmezden gelindi. Üzerlerine biber gazı boca edildi. Birliktelik dokusu bir kez daha tek taraflı bozuldu...

Daha nice neden var ama bu yeter noktası. O yüzden bu '8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü' asla unutulmayacak...
KADIN DÜNYASI

Belki de insanlık tarihinde birliktelik dokusu bu denli bozulmamıştır. Kadın ve erkek bağlamında ise durum bunca feci hale gelmemiştir. Kadın aleyhine bu kadar kölelik tohumu saçılmamıştır...

Bugün erkek egemen toplum boyunduruğunda sıkışmış, zehir zıkkım bir dünyayı yaşıyor kadın. Asla esnemez, iyice kemikleşen normlarda yaşamaya mahkum ediliyor. Kurban ediliyor. Tarihsel ezilmişliğin çok üzerinde ezik bir serüvene yolculandırılıyor. Başkaldırı sıfır.

Gerçekte emperyalizmin kucağında debelenen postmodern bir dünyada kadın olmak zor. Hele ekonomi ile beraber moral değerler de çökmüş ise. Ahlaksal yıkım söz konusuysa. Ve her istediğine erişmenin muhafazakar bir sistemde havarileşme ile olacağı dayatılmış sa.

Maalesef radikal tutuculuğun gölgesinde silik yaşamların devamı söz konusu...

Değil mi ki; egemen sermaye palazlandırdığı sistemlerde ilk kadını, kadınlara rağmen metalaştırır. Bir kulpu bulunup her şey din kisvesinde erozyona uğratılarak eşitsizlik içgüdüsü beyinlere işlenir. Bu normalleştirilir. Kadın hakları tırpanlanarak eşitsizlik kadının aklına yerleştirilir. Sonuç kimlik zaafı. Erkeğe dayalı çıkarcı yaşam modeli. Estetik yoksunu muhafızlara emanet pasiflik.

Peki bu maya tuttu mu? Maya tuttu ki kadın kendi özgürlüğünü engeller formatta yenileniyor. Yeniliyor. Yenilir yutulur olmayan bir bozguna hiç direnmiyor.

Zaten hedeflenen yaşam bambaşka bir aykırılığa sancılı bir geçiş. O süreci yaşıyor, yine de bana mısın demiyor. Yani köleci cariyeci sistem meyvelerini topluyor. Kadın boyun eğiyor...

Sömürüsüz bir dünya için devlet mekanizması ile keskin mücadele yürütülen dönemlerde geride kalınca mülkiyeti tekelleştiren bir kadın dünyası oluştu. Mülkiyetsiz kadın ortamında zalim erkek hakimiyeti yaratıldı. Kadına da cinsel odaklı bir kayboluş. Tetiklenen işte bu.

Elbette erkeğe bu denli sınırsız iktidar kudreti tanıyan evrensel pratiğin oluşmasında kadınlara hepten masum denemez. Çünkü hamurunun ateş ve toprakla yoğurulmuş olduğunu unutarak, ruhunu yanıltarak dinsel tasvirli imgesel düşler diyarına mahkumiyete hiç karşı koymuyor. Kadına şiddet ve baskının makul görüldüğü sözde modern toplumların dinci ve yasakçı zihniyetine gönüllü olunuyor.

Teorik açıdan bile eşitlenme mümkün görünmezken pratikte hiç olma, daima geri plan kalmaya rıza gösteriliyor. Hep dinsel rivayet ve fetvalara endeksli model kadına bürünülüyor. Analık makamı dışında iş göremez bir konuma sürüklenmeye karşı koyulmuyor. İşte sorun burada başlıyor.

Oysa kosmos ve kozmosu var ettiğine inanılan büyük güç dünya egemenliğini kadınlara bahşetmiştir. Yani kadın insansıdan bu yana insanın en prestijlisi olarak evrimlenmiştir. Ama ne yazık ki bin yıllar içinde kadına sunulan bu kutsiyet hep reddedilmiştir.

Sonuç itibariyle binlerce yıldır kadın için yaşam koşulları iyice ağırlaşmıştır. Kademeli gerileyiş dinlerin kurumsallaşması ve iktidar erkinin dincileşmesiyle daha katı, ketum ve baskıcı tavrı öne çıkarmıştır. Zulüm kendiliğinden artmıştır.

Zaten her devlet ve dinleri, inanç formatına uygun kendine özgü ve sadece kendine ait olacak kadın tiplerini yaratmıştır. İşte bu yarım yamalak yaratı ortodoks yaklaşımlarla hiyerarşinin devamında da roller üstlenmiştir. Hem de kendi özgürlüklerini hiçe sayarak.

İşte kadın dünyasında değişmesi gereken budur. Çünkü kadın ayni kaldıkça çarpık ve güdük sistemin değişmesini beklemek hayal olur. O da ayni kalır...
TEK DİNE KARŞITLIK KAPUSU...

Mitolojik çağlardan bu yana Tanrı tek dine karşı olduğunu defaatle insanlara dikte etmiştir. Buna karşılık insanlar kendi din bilimcilerini yaratarak ruhbanların hakimiyetinde değişik dinler icat etmiştir. Farklı kapılar aralamıştır...

Dinler tarihi uzun yıllar boyu aynı sürece yığılmıştır. Aynı bölgelere hapsolmuştur. Her şeyi bilen gören duyan tanrısal güç oralarda insani değerler düzleminde hataya düşmüş veya düşürülmüştür. Yani dünya ve insanları bu yüzden tamamlanmamış dinlere uymaya mahkum edilmiştir. Bütün natamam dinlerin değişmez kuralı ise Tanrının hissettiklerinin asla karşı çıkılamaz ve kıyaslanamaz doğrular olduğunun kayıtsız şartsız kabullenilişidir. Tüm dinlerde temel şart budur. Bu sınırsız saygı ve sorgulamasız sayma dinler özelinde makbul ve dine kabul formülüdür.

Formüldeki ufak değişikliklerden doğan şaşkınlıklar ise otorite ve dogma çatışmasını tetiklemiştir. Bedeli ağır bu kargaşa dönemlerinde de dağılan tüm parçaları yine Tanrı bir araya toplamıştır. Yani hep bir yenisine yeni bir dine mecbur kılınmıştır. Mecbur kılmıştır.

Diğer bir deyişle dine ve dinsel dogmalara karşı direniş bir açıdan Tanrı'ya körü körüne bağlılığı da reddediştir. Belki Tanrı'nın istediği de tamamen budur. Veya insanların Tanrı odaklı banal düşünceye aldanmaması dinlerin asıl gayesidir. O yüzden peşpeşe her defasında evrensel ilkelerin gerçekliğinin kabullenilmesi ve yaşam gereği kılınmasına dönük birbirini tamamlayan ve destekleyen dinler varolmuştur. Var edilmiştir.

İnanç bazında tüm bu sunuşların Tanrısal olduğunu kabul etmek Tanrı'nın tek dine bağlı kalmayacağının veya tek dinin Tanrısı olmadığının tasdik edilmesi demektir. Tanrı huzurunda veya Tanrı katında bilinen veya bilinmeyen tüm dinler aslında vicdan özgürlüğü ile ilintilidir. Evrende var olan ve doğabilecek din ve inançlar yani evrenin tüm dinleri Tanrı'nın tek bir dinle yetinmediğini açıkça onaylar. Veya Tanrının tüm dinlerin tek Tanrısı olduğunu.

Ancak bu dünya saltanat gerçeğini her fırsatta evirip çevirdiğinden kurulan bütün din anlayışları kendi hegemonyasını kurmak ve yerleştirmek üzerine kurumsallaşmıştır. Bu açık Tanrı emri olmayan harici çaba yüzünden insanlar doğruyu bir türlü görememişlerdir.

Bu gözü karalılık yeryüzündeki Tanrısal iradenin zayıflamasını getirir. Güç insanların eline geçer. Öyle ki beliren dinsel yılgınlık din tanımazlığa ve tanrı tanımazlığa kadar varan bir özgürleşmeyi haklı çıkarır. Yani inanç özgürlüğüne engellemeler ve çıkarcı taktikler yersiz takdirler Tanrı inancını da zedeler. Din bağını da koparır.

İşte bu nedenle belki de Tanrı'nın öngördüğü dinsel barışa veya dinlerarası hoşgörüye kaba karşıtlık tekilliğe ulaştırmaz. Çoğulcu yanılgılara zemin hazırlar.

Unutulmamalı ki ilkel çağlardan bu çağa dinsiz devlet, Tanrısız insan kavmi hiç var olmamıştır. Mutlaka bir şekilde Tanrı'ya ulaşma yolları aranmış ve bulunmuştur. İnsandaki bu pusulasız yol bulamaz hali Tanrıyı ve Tanrı da defalarca dinleri güncellemiştir. Böylece Tanrı tüm dinlerde kutsal, güven verici, yol tayinci rolüne soyunmuştur.

Ancak Dinler tarihi bilimsel veriler ışığından uzakta, tarihsel kanıtlar içermeden yazıldığından pusula her defasında şaşmıştır. Tanrı'nın kendini tekilleştirme hakkına ve tekniğine bir şekilde hep karışılmıştır. Bu üstünkörü karışmalar ve karmaşadan çıkar yaratmalar da temelsiz dayatmaları getirmiştir. İç kapılar yanlışa açılmıştır. Ve bu açmaz dinlere tam karşıtlığı doğurmuştur.

Bu arada tüm dinlerin bir ve tek Tanrısı olduğu taraflarca hep unutulmuştur...
FİGÜR AN...

Figür başka figüran başka. Öyle bir an geldi çattı ki tüm figürler artık katıksız figüran...

Fi tarihinden beri hatırlı bir figür koleksiyoncusudur hayat. Alır satar. Bu razılık düzeninde figürlerin en modern halleri bile binbirçeşit formlarda geriler bazen. Çoğu kez gümler. İşte o zaman gürler yaratıcılık. Sözler çarpıcı yeniliklerle dökülür dillerden. Figürler ve kalıplar yeniden şekillenir. Yani fikirler kaçağında en ileri teknoloji ile ulaşılan basma kalıplıktır figüranlık. İşte o gerçekleşir.

Figür ise klasik ve karakteristik bir duruşun şıklığıdır. Değerlidir. Evet bugün şıklık diyerek sunulan herşey ise asla vazgeçilmemesi gereken değerlerden hiç adına kopuştur.

Aslında estetik ve gelenek çatışması ile şekillenebilecek fikirler bu tip anlarda fiyasko sonuçlara denkleniyor maalesef. Figürler arenadan çekilince figüranlar sayesinde kemikleşiyor evrenin tahtları. Bu arada saflık ve erdemlilik de kayboluyor. Yani figüranlar en kıymetli diye gösterilerek geri dönüşüm gerçekleştiriliyor. Kağıttan modeller prim yapıyor. Yaptırılıyor. Altın ve ziynet ile örtüşen kıyaslanamaz güzellikler bir anda çirkinleşiyor. Çirkinleştiriliyor.

Oysa gelişim, bedeli ödenerek alınamaz. Bir kere kaybedildi mi bir daha geri alınamaz, satın alınamaz. Ama asla alınmaz, satılmaz boyuttaki kimlikler de binbir dalavere bozuluyor.

Ayrıca savunulan alternatifsizlik bahanesiyle evrensellikten uzaklaşmak uzun yıllar ilerlemeye de ket vuruyor. Ömürler bitiyor. Hayatın en mükemmel ve köklü özellikleri ile dahi yol bulamaz figüranlar başrol kesiliyor. Nesiller boyu kurtarmak ve yok etmek üzerine şekillendirilen figürler figüranlaşıp birbirleriyle çatışmaya başlıyor. Çatıştırılıyor.

Zaten figür dizayncıları asil ve nesil olmaya yakın karakterleri güncel kuruntularla boğarlar. Bağlarlar. Ayrıca sıradışıları bile sıradan hale dönüştürürler. Öylesi bir ruh halini figürlere yansıtmak ise mücevher tasarımı gibi incelik ister.

İşte o incelik, figürü figür kapsamından çıkaran öylesine bir yalnızlıktır. Yanlıştır. Geçici yaldız ile kaplanan bir parlaklıktır. Görsel açıdan göz doldursa da o figüranlar hiçbir zaman yıldızlarla boy ölçüşemezler. Sıcak enerji geçişi sağlayamazlar. Sadece binbir emek üretilen enerjiyi boş yere harcarlar. Yine de orjinal halleri ile günlük yaşamın belirleyicisi olurlar. Mistik ve modern bir yüzleşmenin en yüzlerinden olmayı da huzurdan sayarlar.

Figürler dururken buyurucuların hayata yön vermesine de daima figüranlar sebep olur. Neredeyse fan kulüplerine dönüşen keskin sirke küpüne zarar bir ruh yapısıyla koleksiyona parça olurlar. Zaten istenen de budur.

Bu gerçek ötesi odaklanışın otağında ise hayat doğumdan ölüme gerileyen formdaki figürleri modern hayatın dışına iter. Ve bu edilgen hal lafta olan ne varsa bir bir gerçekleşmesini sağlar.

İşte o vakit figür başka figüran başka demek de çare olmaz...

Hiç yorum yok: