3 Mart 2019 Pazar

ŞUBAT19-SON




UÇAĞI KAÇIRMAK

Uçuk söylemlerinde milli uçak kaçırılınca bir sonu olur. Olmalı. Hiç bitmez görünen iktidarların da. Hangi yol denenirse denensin, sözde milli proje kapsamında ne havalandırılırsa sallansın uçak piste iner. Acı gerçekler orta yere serilir. Buzlanma yoksa hele de akıl tutulması yoksa. Ayrıca kaçıranlar bilir, modern dünyanın en gıcık şeyidir uçağı kaçırmak...

Emir demiri keser derecede pek değerli sözler de vardır. Bazen duyulur, bazen dil sürçer veya ağızdan kaçar. Çünkü akıl hangi akıl olursa olsun hep doğruyu söyler...

Laf budur; " Roketleriniz, uçaklarınız olabilir ama kiler boş ise hepsi boştur..."

Fena lakırdı sayılmaz, boşu dolusu bir yana bu millet Cumhur erkanınca yıllarca hep dolduruldu. Donduruldu demek ki. Yaptık ettik diye hep ayni hizaya çekildi. Son yıllarda milli uçak, insansız jet vesaire üzerinden uçuk hitaplar yapıldı. Ama hesap kitap derken o hitaplar da dibe vurdu. Göklerde süzülüyor denilen hava taşıtları meğer toptan hava basmakmış. Devlet ağzından doğrular döküldü de durum anlaşıldı.

Ayrıca ok yaydan çıkınca kime saplanacağı pek belli olmaz. Doğal şartlar bazen yön ve yörünge değiştirtir. Ve tir tir titreyenler oku yeyince kendine gelir. Ve kendine gelenlerde baklayı ağzından çıkarır.

Aynıyla teslimiyet; "Milli uçağımızı 2023'te hangardan çıkaracağız..."

Lakin milli uçmak öyle pek kolay görünmüyor. Laf ebeliği ile de olacak iş değil demek uçağı kaldırmak. Zor zanaat. Hangardan çıkanı göklerde görmek ise şu necip millete 2026'da nasip olacak. Ne demekse anlayan beri gelsin 2031'de de envantere alınacak...

Yani hangara ne zaman geleceği, hangardan çıkıp çıkmayacağı ve ne şekilde envantere girecek olduğu hep bir muamma. Uçargargara. Resmen akıl uçurtan bir mesele oldu şu milli uçak meselesi.

İyi ki de oldu. Bu sebeple her alanda hedeften şaşıldığının, uzaklaşıldığının da resmen göstergesi oldu milli yerli uçak.

Milletçe her konuya baz tarih 2023'tü. Yıllarca öyle söylenildi duruldu. Şimdi hedef yavaştan 2031'lere kaydırıldı. Yetinilmeyerek 2050'ler anlatılmaya başlandı. Yani hesaplar tutmadı. Yaşayanlar görecek, 2050'lerden sonra belki. Olmaz sa tarih 2071'lere dayandı. Ne talihsiz boy, ne kadersiz millet şu millet; bin yılda bir arpa boyu...

Şatafatla geçen 17 yılın sonunda fakir fukara kuru soğana muhtaç edildi. Hedef sapması ahaliyi patates soğan kuyruğuna sokmak oldu. Fakir fukara tamam da, memleketin dolar milyarderleri bile kategoriden düştüler. Uçaklar boşa havalandı boşa indi. Milli uçak havalandı denildi daha parça püskül montajlanmak üzere hangara bile çekilmemiş. Ah Ankara ah...

Bu arada "İstikbal göklerdedir..." sözünü kim ne zaman söylemiştir bakmak lazım. Ek olarak ilk yerli uçağın İstanbul'dan Ankara seferine 75 yıl önce havalanmış olduğunu da hatırlamak gerek. Kıssadan hisse tam 75 yıl gerideyiz. Geriledik. Gerildik...

Demek ki öyle hava atmakla olmuyor uçak uçurmak. Her seçim döneminde memleketin dört bir yanına yerli uçak kaldırdık demekle de olmuyor. Sadece oylar havalandırılıyor o kadar. Sonra proje hangar. Hangara çekiliyor tüm angaryalar. Ve diğer seçimler dört gözle bekleniyor.

Aslında tarife besbelli ama her seferinde millet milli yerli derken uçağı kaçırıyor...
İNCE ARMAN...

İnceden inceye hepten fukaralığa bağlanmışken ana yollar o ince, narin ve güzel adam gece yolculuğuna çıktı. Varını yoğunu derledi yeryüzüne saçtı. Yetinmedi, vakit tamam dedi ışık şehrine göç eyledi. Anında eyvanlarda ay taçlandı. Ablasıya da nazlı yarin harı kaldı...

Gerçek ötesi ustaydı. Öyle her işte olmayandı. Olduğunda da elmas gibi parlayandı. Uzunca zaman radif gözlerde saklı bir damlaydı. Damlalar göl oldu, devasa döküldü. Erdemli yalazlarla yolculandı. Geride yalımı çok, ılım ışık bir iz bıraktı. Sol yanımızı ince ince dağladı...

Öyle bir kutup yıldızıydı ki; ar denizinde yakamoz olur her bahar. Cemrelerde yeniden toprağa tohum, hamura maya. Oğuldur, eştir, eniştedir, en babadır. Kuşkusuz sürgün verir ilk fırsatta dağ tepe. Tutkuyla doğar her mevsimde. Asla ölmez. Pamuk yumuşağı ovalarda hararetle turlar her hasat zamanı. Sektirmez avcı olur her av zamanı. Ve film şeritlerine o büyüleyici sıcaklığını katar oynamadan.

Utku nutku tutuşturan ince hesaplardan şahlar şahı alacaklıdır. Kazanç saymaz alır mutlaka muhtaçlara dağıtır. Hiç durmadan kader çıkmazında karşılaştıklarını da elinden tutar kurtarır. Özlemle kucaklar. Yani sonsuza dek ışığa döner yüzünü.
Uzanır uzun boyuyla en uzaklara. Yakın çekim yakalar hayatı. Yakınlaştırır.

Yaktığı gemilerin kadife kaplı seyir defterine ışığı boca eder. Hüznü hazneler. Yürekler ısıtır. Çünkü gözü kara hayat yolculuğunun fırtınaları durultan en delikanlısı, en yakışıklısıdır.

Duru mavi göğe uzayan merdivenleri de en korkusuz çıkan odur. Gün olur tek hamle güneşi kopartır kozmozdan. Sevdaya tapar dünyanın emrine sunar. Karşılık beklemeden.

Sunaklara yüz sürmez. Çünkü o akrebin yolculuğunu da en iyi bilendir. Değersizleşen hayatın imgelerine, simgelerine aldırmaz. Yoldaşını resmeder kare kare. Kozalar. O kadar.

Ve fukara mısralar dökülür yalnızlığa. Çünkü yılgınlığı götüren gölgeler oyununda hayatın akışından derleyip efil efil deneyimleri dengeleyendir o. Filmlere doğmak ve en üst perdeden yorumlamaktır kaderi. Kederi. O yüzden doğruyu bilendir.

Ve bir gün derlenir, toparlanır ve gider. Gitti de. Film şeritlerinden birer birer silinenlere ismini cismini ekledi...

Demek ki buraya kadarmış. O kartal süzülüşünü aydınlatmaya bir çift söz, anlatmaya bir çift göz ve anmaya bir şair yüreği ister. Onlardan bizde ne gezer..

İnceden fakire arka çıkan şairin sol eli gibiydi. Tutulması, tadılması ve yaklaşılması yakıcı bir seyirdi. Seyrettikçe dayanılmazdı. Tam şahsına nevi. Filmin son sahnesinde sol yanımıza ince bir sızı hançerledi. Sonsuzluğa koptu. Kopuşu bile herdem ayakta kalmaya vesile bir şahlanıştı.

İnce Arman su yeşili gözlerde şifrelenen bir şiirdi. Son fasılda Şair şiirinden ayrıldı. Acı katmerlendi. Buharlaşan esintilerle dağıldı manzumeler. Fotoğrafın arka yüzünde ise biten yolculuklar. Şiirin seyrini de filme yansıttı, şaire gönderilmemiş mektuplar yazdı.

Okumak lazım şimdi ve sonra yine ay kızıla çalınca. Ve başlayınca bir başka yiğidin gidişi. Sahne de söylenen incelikli anılar senfonisi ve ayrılığın manifestosu vurunca akıl duvarına. Durmak lazım. Güneşli bataklıklar bile fesleğen kokar o zaman. Yolculuk ovalara. Dağlara. Perdeye yansıyan yaprak yaprak savrulmanın çekimsiz filmi nice yıllara. Bambaşka diyarlara.

Uzun bir geceye tüten bir avuç gökyüzünde ince tasarımlı, dingin, rötuşsuz, kurgusuz bir senaryonun son sayfası yazıldı. Ve o ince, narin ve güzel adamın ruhu toz oldu. Tozları beni seni anlatır. Bizi. Kim nereye kadar diye yaşayan ve asla ve asla yanlış yoldan gitmeyen bir gönül adamını. Görülmesi gereken bir dünyayı göstereni. Ay taçlandıranını...

Usta, ışıklara yolculuğun filmini çek oralarda. Işık şehrinin. Geldiğimizde hep birlikte izleriz...
KAR DENİZİNDE YÜZMEK...

Deniz, kar istiyor. Yıllar var yürekten özlemiş. Haklı. Haklı ya biz yetişkinlerin penceresiz kaldığımızı nereden bilecek. Bildiği kar denizinde yüzmek istediği. Gök çatının eskidiğini, aktığını düşünmeden. Arap kızların camdan baktığını da. Herkes kendi derdini bilir sadece. Onun mevsim itibariyle tek doğrusu var, kar kış kıyamet bir yana kar denizinde yüzmek. Ancak kar denizinde yüzenler ona bu zevki maalesef yine bırakmayacak...

Deniz, heyecanla doğanın bizim için sonsuz güzellikteki tabloyu bir an evvel çizmesini bekliyor. Hasretle. Her yanın bembeyaz, tertemiz olmasını. Kirliliğin arınmasını...

Bizde düşünmüyor değiliz, belki ince ince bir kar yağar da arsız mikroplar kırılır. Ortalık temizlenir. Beraberce bekliyoruz...

Olur ya en uzun soluklu bekleyişler de bir gün nihayete erer. Bahar öncesi bir temizlik başlar. Dışlanan perspektifler bedeni dondurur belki ama yürekleri yakar.

Ve deniz, ince ince yorumlar yaparak al beyaz dalgalanan göğe methiyeler düzer. Kısa hikayeler yazar. Kara özgü şiirler okur. Düşen kar tanelerini alır bir bir inceler. Kaç köşegeni var diye hesaplar. Altı, yedi, on iki, sonsuza dek sayar. Tutkularını tutam tutam avucunun sıcağında eritir.

Ama bu sıralar akıllarda hep bir can, mal pazarı. Mal canın yongası yangını. Alevler hanelerden içeri. Üstelik umursamazların elinde olmak bahtsızlığı...

Aslında ince ince yağan ve tutan kar da insan ne zaman güzelleşir diye bekler. Düşerken sessiz suskun hicveder. Bazen bembeyaz karanlıkta parlayan anılar iyi gelir insana. Onlardan derler. Ve ürperten soluk ışığın gölgesinde tüm yarımadayı kuşatır şiirsel armoni. Ve sıcak düşler sokağını kristalleştirir sulu sepken.

Deniz işte bunu bekliyor...

Sonra Deniz, kar adam ister. Burnu havuçtan olanını. Attığı yalandan uzayanını. Kömür gözleri hissettiklerini soğuk bakışlarında saklayanı. Daha nice saklı kent talepleri var, kar desenli sunumları güncelleyen.

Ama yağma yok. İnceden de olsa bu şehirde uzun ömürlü olmaz kar. Yağmaz. Yağsa da tutmaz. Hevesi kursakta bırakır, teğet geçer. Ne tuttu ki beklentiler topağından. Hiç. Kar tutacak. Tavlı toprak bunca betona rağmen kara ev sahipliği yapacak.

Çocukluk işte. Deniz, başımıza ince ince, pul pul döküleni gördükçe peşi gelecek sanıyor. Ya da niyeti böyle. Sanmıyor. Gönlü böyle istiyor. Arzuluyor. Dili söylüyor. Kar beyaza sarsın istiyor kollarını. Onun için dört koldan yağsın...

İçinde bin bir dert, berbat sağanağın peşine soluk yüzünü pembeleştirecek kar zerrelerini ev hapsinde bekliyor. Biliyor ki ince ince bir kar yağacak. Yağışı ağır çekim izleyecek. Kar dört bir yanı tutacak. Ve kendini hiç kimseden izin istemeksizin kar pamuk boyuta atacak. Bu en doğal çocuk hakkını alacak. İçindeki ateşi pamuksu tarlaya aktaracak. Kar şerbeti tadacak. Durulacak. Nabzı yükselecek, elleri soğuktan yanacak. Kar denizinde yüzecek. Ve bilgeleşecek.

Anında fırsatını bulup kar çocuklarla birlikte bol kar yağdıracak kar partisi kuracak...

Deniz işte kara dalgalı uslanmaz. Ne hayaller kuruyor boş yere. Karlı şehir üzerine. Üzerine nazlı nazlı dökülsün istiyor gök kubbe. Ama nafile...

Gün gelecek Deniz de bizim gibi dar denizinde boğulmanın ne demek olduğunu öğrenecek. Yaşadıkça daha çok karı görecek. İşte o zaman keşke büyümeseydim, bilmeseydim diyecek. Ve anlayacak kar denizinde yüzmek bambaşka bir hikaye.

Ve yıllar sonra gök maviye, "İnce ince bir kar yağar..." diye yazacak...
MEŞİN YUVARLAĞIN WARI YOĞU...

Meşin yuvarlağın War'ı var ama ne için war bir türlü anlaşılamadı. Rayına da oturtulamadı. War ile bir başka war başladı. Warı yoğu toptan birbirine karıştı...

Fikstürün her haftası War neye yarar. War ile ne değişti; hiçbir şey, elde war sıfır diyenler artıyor.

Artıyor çünkü elin ağzı torba değil ki; Yine buz gibi goller iptal ediliyor, entrika kokan pozisyonlar, kabak gibi kural dışı hareketler görmezden geliniyor. Verilmeyecek goller golden sayılıyor, war ediliyor. Kırmızı kartlar ile sarı kartlar performansı izleyenleri çıldırtıyor. Penaltıların verileni verilmeyeni war ama kritik mi kritik düdükler. Üstelik ofsayt çizgisi bir oradan bir buradan çiziliyor. Yani bazı takımlar göz göre göre çiziliyor.
Tarafkarlıktan birisi kem göze parmak acayip kollanıyor. Kollandıkça da ayaklanıyor. Kanatsız uçuruluyor. Diğer takımlarca o yüzden yakalanamıyor. Böyle diyorlar biraz toptan anlayanlar...

Ekliyorlar peşine de; Diğer takımlar da yanlışların dikalasına ayaklanmıyor. Dimyata giderken eldeki pirinçten olmama hesabıyla ortalık sus pus. Kuzu kuzu bir ordinaryus ligi oynanıyor. İşbilirlerce harmanlanıyor puantaj...

Parantez içi aktarıyorlar sonra; Peki şimdiye dek var mı manipilasyon? War. Oynatıyorlar kare kare varsa da war, yoksa da war. Sahada, masada hakem olanlar maçlara hakkaniyetle hakim olabiliyorlar mı? Yok. Var da mı warın içinde yoksa kaygısı. War olabilir. Saha içinde kul hakkı yeniliyor. Silme tepeleme. Kötü niyet var mı? War sanki, art niyet, denilerek parantez kapatılıyor...

Tırnaklar açılıyor; Sanki ilahi bir emir varmış gibi meşin yuvarlağın warı varken yok, yokken war diyor. Yani tam bir fiyasko. Sessizce söyleniyorlar wara kurban gidenler tırnak arası...

Dişiyle tırnağıyla mücadele edenler; Görüntüde orta ve yan hakemler kendilerine Wara tabi kılmışlar. Bayrak elde, düdük ağızda varsa yoksa Wardan bir haber bekleniyor. Serzenişindeler...

Söylentiler var ayrıca; War önce büyüklere oynadı. Biri kendi hatası da var acayip tökezledi. Diğerleri kadro uyumu ile az biraz direndi. Pek gerilemediler. Şimdi onları da aleyhte lehte bariz hatalarla war dengelemesine aldılar. Bir ona bir buna kayırmacalar yapılıyor. Çaresizliğe çanak tutuluyor. Ligin baştan beri lider vasfına yakıştırılanı ise pek fazla hırpalanmadı. War war ki hep kollandı. Hala daha kollanıyor gibi...

Diğer yandan aşırı güvenceden dem vuruluyor; Taraflara en başta hakem hataları kameraya bağlanınca, war olan yanlışlar ve tarafgir durum ile yanlı tutum düzelecek denildi. Düzeleceği yerde war üzerinden voltaj yükseldi. futbol arenası yangın yerine döndürüldü. Öyle sıkı bir baraj kuruldu ki blok halinde bir yerlere çalışılıyor gibi. Gibisi yok aşikar. War var...

Camialar ve canı yananlar ise; Pozisyon pozisyon bakılıyor yine yanlış kararlara imza atılıyor. Nedense tek taraflı bir war var. Başka bir sistem icat edilene kadar otorite maalesef bu war. İcraata göre düdük çalınır veya çalınmaz ama şimdi inisiyatif ve direktif warın. Warın sonunu siz düşünün. Futbolseverler bu gidişle futbolu protesto edebilir. Warın herkes için eşit bir şekilde yürümediği açık. En azından iddialar bu yönde. Zaten iddaanın oranlarını belirleyen ve oynatan şirketin sahibi de futbolun başı. Dolayısıyla Warın başı.

Başka söze ne hacet deyip kısa kesenler de war; Bu warın öncesi ve sonrası değerlendirildiğinde yeşil sahalardaki mücadeleye resmen çomak sokuluyor. Meşin yuvarlağa ihanet ediliyor. War var da Ar bu işin neresinde diyenler de...

Teknolojiden üst düzey faydalanan, uzman ve eğitimli masa başı war heyetinden şeffaf kararlar bekleyenler de war. Anında görüntü warken tüm ekiplerin lehinde aleyhinde değişik kararlara nasıl warıldığına kuşkuyla bakanlar da.

Hal ve gidiş böyle olunca festival havasında geçecek maçların önüne geçiyor war. Şölen tadındaki futbolun seyirciye hoş vakit geçirtmesi engelleniyor. Bu kompleksli yapının özellikle kendilerine emanet edilen bu hakkı, hizmet kalitesini yükselterek hakkaniyet çerçevesinde dağıtması gerekirken kendilerini belli standartlara oturtmaya çalışıyorlar. Diyenler de var.

Tüm savlananların sonunda aidiyet sorgulamasına waran bir duruma kayıyor war. Oysa kaynaşma ortamı yaratmalıydı. Yoksa meşin yıvarlağın peşinde koşan en prestijli markalar heba olur. Onların yerlerine geçecek başka markalar war mı derseniz war ama tutmaz.

Yani meşin yuvarlağın varı yoğu eski ve köklü markalardır. Diğerleri uzun soluklu olamazlar. Kısa vadede sahalardan silinirler. Dünyada bunun çok örneği war.

Bu gerçek warcılara ve goygoyculara yüksek sesle hatırlatılmalı diyenler de var...

Hiç yorum yok: