12 Ocak 2019 Cumartesi

örfi mörfi


ÖRFİ MÖRFİ KANUNLAR...

Şu fakir millet oldum olası örfi, örfi idare kanunları ile yönetildi. Yönetildikçe yönetildi ve sihirli şapkadan bu günler çıktı. İdarei maslahat son yıllarda ise alenen mörfi kanunlar düzeyinde seyrediyor. Yine de onlar revaçta ve yürürlükte...

Zaten hayatta asla başa gelmez ve karşılaşılmaz denilenler birbir gerçekleşince bundan başkası da başa gelmez. Başka çare de kalmaz. Kalmadı. Hiza kayar. Kaydı. Sonra bu kaygan zeminde illaki ilan edilecek pratik çözümler seferberliği de hiçbir işe yaramaz. Yarasa da düzelme çok uzun yıllar alır. Çünkü nedensiz gerekçesiz ne zaman bir şeylerden vazgeçilir, yerine hemen vazgeçilenden daha beteri gelir. Getirilir. Maharetli millet. En çetin şartlar, eza, ceza, cefa geri döner. Döndükçe de kanıksanır. Bir Garip millet.

İşler hepten ters gittikçe göz göre göre sanki öncesinde mükemmeldi veya bundan ötesi cennet denilerek ters giden işlere azami hız verilir. Tepe taklak yuvarlanışa tam yol verilir. İşler arapsaçına döndüğünde de görgüsüzce acı acı gülümsenir. Yani arsızca ağlanacak hallere gülünür. Bu arada 'kötü gidişin suçu hep başkalarına yüklenir. Ardı arkasına 'akla suç yüklenecekler geldikçe' tebessümün dozajı ve söylemin şiddeti bir tık artırılır.

Bu tersoluğa kimseler çıkıp da böyle gelmiş böyle gitmez, 'çok denenmiş yol hiçbir yere çıkarmaz' demez. Diyemez. Takdiri ilahi bağlamında tavlanılır, uysal davranılır. Hele ki yakın gelecekte hiç bir şey söylenemeyecek kıvama hazırlanılır.

Biteviye dava denilip durulur ama davalık her konu 'birden çok seçenekle halledilebilecekken, bu seçeneklerden sadece birinin olumsuz sonuca götüreceği veya faciaya davetiye çıkaracağı biline biline kesinlikle o kötü seçenek seçilir' ve durum daha da fecileşir. Yani örfi mörfi derken öyle bir an gelir ki; en akla gelmez dayatmalar peşpeşe sıralanır.

Oysa sıraya girmeden, rakamla sayılmadan, safa durulmadan evvel hataları önleme stratejisi belirlenmelidir. Ve tüm benzer stratejiler ciddi temeller üzerine kurulmalıdır. İlkeler modern bir teknik ve analitik ölçütler içermelidir. Bunlardan vazgeçilirse sonuçta kötü olaylar silsilesi kendi kanunlarını da yaratır. Geleneğe takılanlar güruhu sayesinde bilimsel bir gerçeklik taşımayan olasılıklara bel bağlanır. Olanların, bitenlerin tamamı da ilahi emirmiş gibisine koşulsuz şartsız kabul edilir.

Kabullenme tam tamına yerleşince lokalde totalde tüm 'kesinlik içeren şeyler olumsuz ve negatif düşünme ile biçimlenir ve bu biçimleniş asla değiştirilemez' gerçekliği unutulur. Dosdoğrulara uzayan bir gerçekliğe hizmet ve hizmet talebi asla rağbet görmez.

Böylece 'mümkün görünen kötü koşullar eninde sonunda mutlaka gerçekleşir' özdeyişsel kanunu haklı çıkar. Kısa zamanda kötünün kötüsü gerçekleşir.

İşte o saatten sonra beklentiler olumlu veya olumsuz olsa dahi kötü sonuçlara gebedir. Çünkü hiç yanlışsız anlatımlar bile o ortamda birilerince yanlış anlaşılır. Yalan yanlış anlatılanlar ise her defasında yarıdan az fazla eğilimle doğru farz edilir.

Hal böyle olunca 'kolay yol mayınlıdır' savı yerini bulur. Yollara cehennem taşları döşenir. Ayrıca öngörülen ne olursa olsun salt kendi görüş ve düşünceleri doğrultusunda gerçeğe ulaşmaya çalışmak ve benmerkezci ısrarcılık sonuçta acı gerçeklerle yüzleşmeyi de getirir. Onca perdeler, engeller ve engellemeler yetmez. Zehir zemberek günler gerçeğin öteki yüzünü ayan beyan gösterir.

Oldum olası o yüzleşme dönemlerinde ise bütün terslikler, tüm aksilikler gelip şu fakir milleti bulur. Ve tersliklerin, aksiliklerin suçlusu da hep o olur.

Şimdiye dek rüzgara karşı, yokuş yukarı koşuların bu garip milleti hiç akıllandırmadığı, akıllı saydıklarının da milleti hep aynı yere götürdüğü hep unutulur.

Bu balık hafızalılık denizinde rota hep örfi, örfi idare ve mörfi kanunlarına çıkar. Yollar kurur, yolcular kurutulur. Bütün bu terslikleri ve aksilikleri yaşayıp da makul görenlere ise artık gerçekleri göstermek neredeyse imkansızlaşır. Çünkü onlar görmezler, duymazlar ve söylemezler. Ve dahi hiç düşünmezler.

İşte bu düşüncesiz düş ortamında kendinden emin olmayanlar en ikna edici konuşanlardır. Ve kendine güvenmeyenlere acayip inandırıcı olurlar. Ve bu tezgahta inançlar çatallaştırılır. Bardağın boş ve dolu tarafı ikileminde suya hasretlik artar. Suya yazı yazanlar azarlanır ve azaltılır. Boşa inananlar çoğaltılır.

Akan zamana aklı yetenler öyle böyle derken, örfi mörfi idareyi yazgılaştıranlar ise akılda son kalanları sonlandırır.

Böylelikle 'ilerde kanunda kalmaz düzen de' resimleşir, resmileşir...
ON OCAK...

Her şeye rağmen On Ocak, On Ocak çalışan gazeteciler günü. Çalışanına çalışamayanına kutlu olsun...

Nice ocaklar söndü bu uğurda. Bu yolda, bu yolculukta. Ama bu gün hayata gazeteci olarak devamın en zor dönemi yaşanıyor. Gazetecilik adına zor günler. En zor. Yerelde başka, genelde bambaşka zorluk. Yerelde gazeteciyseniz eğer başka bir işi lokomotif yapmak gerek geçime. Genelde ise asla geçimsizlik çıkarmamak gerek...

Aslında gazeteci kalmanın tek yolu gazeteciliği yok sayan ve silikleştiren sisteme, sistemli karşı koyabilmekten geçer. Öyle kimin kayığına binerse onun küreğini çekenlerin gazeteciliği bir yere kadar. Sınır geçildi, duvar açıldı mı ortada zaten gazetecilik filan kalmaz. İş başka yerlere kayar.

Gazeteci, mazeteci olunca bildiğini, düşündüğünü ve gördüklerini açıkça yazmaktan da kaçınır. Magazinel sansasyon peşinde, sistemin izni ölçüsünde farklı bir görev icra eder. Oysa yaşam insana bazen bilinen, duyulan ve görünenlerin aslında doğru değil yanlış, yanlışların da doğru olduğunu yaşatır. İşte bu yüzden gazeteci bu karanlık girdaba düşmemelidir. Çünkü ileride hesabını veremez.

Eğer dik olmak, dürüst kalmak için bir bedel ödenecekse, çekinmeden ödenmelidir. Ancak yiğitlik bir yana yiğitlik gösterisinde bulunmak da artık çok zor. Şartlar güç, yaptırımlar ağır. Yani yapma süreci süründürüyor. Gazetecilik yapma boyutunda bir durum egemen. Egemenleşmiş.

Hele evrensel ilkeler doğrultusunda özgür ve çağdaş bir dünya için, o dünyanın kurulması için kalem oynatmak gerçekten yürek işi. Onurlu duruş ve kalemi kılıçtan keskin gazetecilik erbaplığı ise çok eskilerde kaldı. Şimdi gazetecilik korku tünellerine hapis. Bu tutsaklık vicdan ve adaletten uzaklaşmanın ve gerçek hayattan kopmanın da birebir göstergesi.

Görünürde kamuoyunun bilgilenmesi ve aydınlatılması için her türlü şart ve durumda mesai harcandığı söz konusuysa da artık sözün bittiği yerde gazetecilik. Yılın her günü on ocak olsa nafile. Gazetecilik resmen ocak tüttürmez bir meslek oldu. Oluyor. Yani bu mesleğin korkusuzca idamesi şimdilik ufukta görünmüyor.

Elbette gazete şart, gazeteci şart. Böyle söyleniyor ama şartlar günden güne zorlaşıyor. Zorlaştırılıyor. Anlamak mümkün değil. Ayrıca çalışılabilir ortamlar da daralıyor. Yetkiler ve yetkinlik de kısıtlanıyor.

Hal böyle olunca, görseli göstermiyor. Yazılısı da yazmıyor…

Gazeteciliğin fıtratında varsa da her hâlükârda söylenene aşırı dikkat, yazılana on dikkat gerekiyor. Dikkat eksikliğinde olanların ocakları sönme aşamasına geliyor. O zaman da kalemşörlük modası yaygınlaşıyor. Tek seslilik prim yapıyor. Dayatılıyor. Çok seslilik tarihe karışıyor.

Yine de bir On Ocağı daha gökyüzüne bakarak görebilmek ve erişmek güzel. Büyük mutluluk. Hayata umutla bakabilmek için, umut var göstermek ve yazabilmek için yaşamak şart. Yaşasın gazetecilik, gazeteciler.

Çünkü gazeteci kalemi ile her şeye rağmen başta haber alma hürriyeti sonra tüm hakların teminatıdır. Takipçisidir. Taleplisidir…

Ve her On Ocak'ta duygu ve temenni bağlamında bol keseden dağıtılan ancak yerelde ve genelde tüm gazetecilerden esirgenenler bir gün o yöneticilerin karşısına dikilir.

Duyurulur…

Hiç yorum yok: