10 Ağustos 2012 Cuma

SABIRLA ŞEVVALİN İLK ÜÇ GÜNÜNÜ BEKLERKEN ‘KULLUK VAZİFESİ’

SABIRLA ŞEVVALİN İLK ÜÇ GÜNÜNÜ BEKLERKEN ‘KULLUK VAZİFESİ’

“Allah’a ve ahret gününe inanan kimse ya hayır söylesin ya da sussun.”

Bu düstur doğrultusunda acizane hayra ilişkin söylüyoruz söyleyeceklerimizi. Ama deniz kabuğundan deniz dinliyor gibi herkes ve sessizliği içiyorlar, alkışlayarak. Bu kez susuyoruz akilâne. Sustukça da bakır sahanlarda açlık çekiyor dünya. Ve ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranmak mümkün bu evrende. Yani boş boşuna nefes tüketiyoruz, beyhude kafa yoruyoruz özellikle kentin yoksulluğunu keskinleştiren ve iyice pekiştiren şu özel günlerde.

Çünkü yaklaşık on yıldır her ramazan biraz daha ‘temaşa pınarına’ akıyor hüzne boyanmış gölgeler.  Sinsice ilerleyen bir hastalık gibi gösteriş için iman, göstermelik dincilik modası, sınıf atlıyor yıldan yıla. Geçici bir tiryakilik oluşuyor oluşturuluyor elbirliğiyle din adına. Ve resmen İslam kapitalizmi ar duygusunu yitirmişlik tabanında cirit atıyor. Müneccim lafı üretmeye hiç gerek yok her şey çıplak gözler önünde cereyan ediyor.

Şehirlerin en geniş ve şatafatlı meydanları, dar geniş kapatılmış caddeleri, ara ve arka sokaklar, parklar, hatta okul bahçeleri bile umursamazlığın kırık çizgisinde hantal ve tıkanmış şenliklerle Tanrıya ulaşma biçimleri harmanlıyor.

O meydanlar ki; en kutsalın indirildiği ayda haraç mezat satış reyonlarına, ahkam kesme podyumlarına, yeniden din keşfetme sahnelerine, yarım ekmek arası tavuk dönerine, huşu içinde nargile çekme seanslarına devşirilmiş. Komik panayırlara ve konserve alaturkalıklara dönüştürülmüş bir anda ortalık.  Yani yeri göğü inleten, yerden göğe üçüncü sınıf bir film vizyonda. Böylece dışa bağımlı ekonomi ve dışa bağımlı kutsallık versiyonu sürümde. Artık kaçıncı versiyonsa bu bileşke her şeyi olduğu gibi inançları da hoyratça hırpalıyor.

Tabldot iftarlar, eşyanın tabiatına aykırı medcezirler, dinin özünü zedeleyen dayatma alışkanlıklar, lokma lokma bağışlanmanın esrik dağınıklığını depoluyor orucu sadece aç kalmak bilen ve gören gövdelere. Sanki meleklerin duası lazım birilerine köşe kapmaca oynuyor kelli felli mevkii tutmuşlar. Hiç kimse oralı buralı değil, gelsin tabldot iftarlar, yutulanın kimlere ait olduğunu düşünmeden çoluk çocuk, konu komşu, akraba talukat açılsın iftarlar.

Ramazanı haşmetin hışmına uğramaktan korkmadan fosilsi yöntemlerle bir ‘eğlence ayına’ çevirenler kara çölde buzullarla yarıştıklarından bir haber. Oruç sonrasını sahura bağlayarak safiyane inananlardan bir “eğlence toplumu” oluşturma gayretliliği can damarını resmen çatlatmaktır bu neslin ve dinin. Gün olur nur söner Zuhal kararır, mahirane tarifler ve halisane fetvalar da işe yaramaz sonra.

Bu tam tükenmişlik içinde eski ‘direklerarası’ ruhuna da el Fatiha dedirtir iftar şölenleri ve ardı arkası. Melekler altın tepsilerde son nefesleri sunduklarında ateşe keser yürekler ve böbürlenmeler başlar bu günlere ait. Ama nafile, işte o zaman siyaset bacasından tüttürülen dinsel motifli duman karartır havayı. O görkemli zafer alaylılarıyla, adamlık taslayan zafer şaşkınlarının soluğunu keser Hüda.

Çünkü “Allah kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez” ve “Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini mühürler.”

Bu kurmaca düzen en muteber ayda en hassas günlerde ötekileştirdikçe veya bizimkileştirdikçe düşsever ünlüleri veya ünsüzleri çekirdeğinden sahte kutsallık filizlenir arşa. Sonrasında akıllarda peçe, aradaki perde de kurtaramaz zevatı. Çağ zengini hanelere de uğrar ağıtlar. Ve sonra çağın renkli fotoğrafları da Çıfıt çarşısında satılır beş paraya. Elbette böyle sür-gitmez. İllallah dedirten bu adaptasyona, abesle iştigal bu dellenişe ve en derine gömülüşe bir son yazılır. Mezbeleliğin göbeğinde acayip feryatlar yükselir göğe. Ve demode öncüler, piyese son perde külliyatı ekleyenler emanetlere… kütüğüne çivi çivi çakılırlar.

Ve “Onlar bir ümmetti, geldi geçti” olurlar ilahi makamda…
Ve dahi “Helalin hesabı, haramın azabı vardır” orada…

Eğer bundan kelli oruç aylarında meclis buysa, biz bu meclise girmeyeceğiz. Uymayacağız, saf tutmayacağız cemlerine. Dahil olmayacağız bu fır döndü manzaralara. Ramazanı sunulan lokmalarla gerçeklerin gizlenmesi ayına çevirenlerin bal-kaymak küplerini görmezden gelmeyeceğiz. Ortak olmayacağız ulu orta günahlarına. Dinolojik dengesizliğin müsekkin gibi abartılı ve kabartılı açılımlarına yelken açmayacağız. Politik ilahi sırlara, sosyolojik enkazlara ve mecazi düşlerdeki aksakallı dedelere prim vermeyeceğiz.

Bundan böyle israf ve taşkınlık güncellemelerine, eksik gedik dayanışma püskürtülerine nüktedan şair birikimimizi katmayacağız. Sakın ola aldanmayın biz aldanmayacağız bu göndermelere. Gösteriş amaçlı ve siyasi çıkar beklentili başka keselerden hayır hasenatçıların, tabldot usulü sokak iftarcılarının, debdebeli depicilerin, bakanlı-bakmayanlı manşetik ev ziyaretçilerinin ve gelip geçici menfaatler peşinde koşanların peşinde koşturmayacağız.

Lakin sıkı takipteyiz. Çünkü “hakka dönüş” kaç ciltler doldurur az çok biliyoruz. Öyle tenteler gölgesinde söz arası-sur içi gizli gücün sistem sınamasına kuru laf kalabalığı ile olmuyor “halka-hakka hizmet” onu da görüyoruz ve biliyoruz.

Mülkün zerresine tapmadan oluyor hakka yürüyüş.

Yürekler yeterse şöyle oluyor halka hizmet;

“Allahım beni fakir olarak yaşat, fakir olarak ruhumu kabzet, ahrette fakirle zümresinde haşret”…

Hiç yorum yok: