16 Mayıs 2020 Cumartesi

MAYIS20-3


KURTULUŞA SIKILAN İLK KURŞUN...

Pandemide bile demleyip durup bol palavra. Dünya salgından perişan olmuş, memleket maddi manevi uçurumun kenarında, millet ölüm geçim arasına sıkışmış kalmış, hala veresiye veya peşin, ölesiye palavra. Parabolik pazarlıklı palavra sıkmaya devam. Hiç de yeri ve zamanı değilken, hiç gerek yokken hemde. Bu resmen köşeli ve gölgeli gazetecilik. Zaten bir kısım çakma gazeteciler yüzünden, hele de onlar bunlar geldikten sonra en gözde mesleklerden sayılan gazetecilik bozuldu. Gazetecilere güven azaldı. Meslek sıradanlaştırıldı...
Oysa gerçek gazeteciler, gerçekçi gazeteciler devrimcidir. Vatanseverdir. Yurtseverdir. Her zaman revaçtadır...
Tarihin tanıklığında tam yüz bir yıllıktır revaçta olmak. Önde olmak. Öncü, önder kişi işidir, önemli iştir gazetecilik. İtibarlı iştir. Pandemide bile punduna getirip palavra sıkmaktan değil, kurtuluşa sıkılan İlk Kurşun'dan gelir itibarı. Ta,15 Mayıs 1919'dan. Gazeteci Hasan Tahsin'den...
Hattızatında onlar bunlar pek beğenmezler ama gazeteci asla yılmaz direnişçidir. Hattıbala bir duruştur. Tam yüzbir yıl öncesinden başlar kutlu direniş. Kutsal isyan. Çakılan ateş...
Kutlu kurtuluş mücadelesinde ilk kurşunu sıkan ve Anadolu'ya yayılan mücadelenin sembolü bir gazetecidir...
Yani Yunanın İzmir'i işgalinde Hasan Tahsin'in, piyon paravan düşmana çaldığı o ilk kurşun, emperyalizme karşı sırmalanan büyük direnişin simgesidir...
Onlar bunlar hiç istemez ve hemen atar içeri ama gazeteci isyancıdır, isyankardır. Tam yüzbir yıldan beridir. Olanca asilik, yedi düvele asaletle sıkılan o ilk kurşundan gelir. İlk kurşun, kutsal isyana atılan damgadır. Millet nazarında memlekete basılan mühürdür...
Mührbend o tarihi gün de, Kordonboyu’nda cesaretle, yiğitçe ilk kurşunu tetikleyen, kutsal isyanı başlatan, katipler, zevatlar, zabitler değil Gazeteci Yazar Hasan Tahsin'dir...
İşgalin öncesinden başlar işe, istisnasız ve istekli. Hiç durmaz emperyalist işgale karşı isyanı körükler. Meydanlara durmadan hitap eder. Diğer yandan başyazarı olduğu
Hukuk-u Beşer'de durmaksızın halkı direnmeye, mücadele etmeye çağırır.
Başta Paris Barış Konferansı kararlarını sertçe eleştirir. Gazetesinde hiç çekinmeden yazar; “Burayı Yunan’a vermeyeceğiz. Vermek isteyen kuvvetle paylaşacak kozumuz var..."
Yani Gazeteci Hasan Tahsin emperyalist düzen planı, yıtturulmaya çalışılan düzmece yazgıyı canı pahasına da olsa kabullenmez...
Üzerinden yüzbir yıl geçse de daha dünkü mevzu bu. Onlar bunlar, uyanlar duyanlar, keşke Yunan kazansaydı diyen tarihi hokkabazlar, tarih budalası hokkabazlara kananlar, kibir yüklenip karşı cenahlarda arzı endam edenler anlamazlar bu meseleyi. Tınmazlar bu ulvi vatan millet hevesini. Tanımazlar hürriyet için, bağımsızlık için hokkanın altına giden yurtsever gazetecileri. Sevmezler. Tam yüzbir yıldır, onlar bunlar ve de şunlar hep böyle sevgisiz...
Tam yüzbir yıl önce, İzmir’li rumlar, 13 Mayıs 1919 salı günü Aya Fotini Kilisesi’nde, İzmir ve yurdun dört bir yandan işgalini öğrenirler. Öğle sonrası Yunan albay Mavrudis'ten. Kral Venizelos’un beyannamesini okuduğunda. Toplu saldırı netleşmiştir. Ve sabırsızlıkla beklerler o günü!
Ve o tarihi gün gelir,15 Mayıs 1919. Yunan İzmir’e çıkartma yapar...
Yunanlıların Patris ve Atronitos isimli gemileri sinsice Pasaport’a yanaşır. Efradı adıde Efzon Alayı saat 08:55 sıralarında İzmir'e ayak basar...
Bir başka kuvvet 5. piyade alayı Punta iskelesine çıkartılır. Punta’dan ileri Kadifekale işgali başlar. Efradı aile sayılmış rumlar ellerinde Yunan bayrakları ve çiçekler Kordonboyu’na dizilirler. İşgalci Yunan askerlerine alkış tutarlar. İşgalcileri İzmir Metropoliti Hristostomos takdis eder...
Efradı fesatlar, onlar bunlar taifesi ve yedi ceddi işgale selam dururken, Gazeteci Hasan Tahsin, koyu renk takım elbisesini giyer,15 Mayıs 1919 sabahı saat 07.30'dan itibaren Konak Meydanı Kordonboyu’nda nöbete durur...
Yunan alayı Hükümet Konağı, Kışla, Kokaryalı istikameti ile Karantina’ya doğru yürüyüşe geçer...
İlk işgalci adımlar tam Kışla hizasındayken, kaşla göz arasında Gazeteci Hasan Tahsin kalabalıktan sıyrılır ve haykırır; “Olamaz, olamaz, böyle ellerini kollarını sallaya sallaya giremezler...”
Çakmak hızıyla çeker revolverini basar tetiğe. Patlatır. Kurtuluşa patlatılan ilk kurşun. Varır hedefine. Kurtuluş ateşi daha sonra tüm Anadolu'ya dağılacaktır...
Gazeteci Hasan Tahsin, hiç çekincesiz silahındaki tüm fişekleri sıralar. İlk kurşunlarla iki Efzon askeri ölür. Sonra yaylım ateşiyle kendisi. Kordonboyu’nda. Henüz 31 yaşındadır, Şehit Gazeteci Hasan Tahsin. Tam yüzbir yıl önce...
O yüzden onlar bunlar gelmeden önce de, geldikten sonrada en revaçta meslektir gazetecilik. İlk kurşun'dan bu yana yüzbir yıllık yürüyüşün de hakiki tanıklığıdır. Kurtuluşa değen yolculuktur...
Onlar bunlar, yedi sülalesi ne yaparlarsa yapsınlar, yüzbir yıl evvel kurtuluşa sıkılan o ilk kurşunun izini tarihten asla silemezler...
Tüm dünya pandemiyi yaşarken paniğe hiç gerek yok denilemez. Değişmez devrimci, değme Vatansever gazeteci sözü; bu beter saldırı da geçer gider. Tarihe yazılır. Kurşun harflerle...

KORONAVİRÜS/KOMPLO KOMPLİMAN-KOMPLE KOMPLEKS...

Kafadan komplo diye önemsenmedi koronavirüs. Koronalı kompozisyon iyice belirginleşince iş işten zaten geçmişti. Komple pandemiye sürüklendi Dünya. Günler sürgit kompleks günü. Komple virüs. Ve hala kamplaşma...

Günler hiç de özel zeka gerektirmeyecek basit önlemleri içselleştirme günü belki de. Koronavirüse kompliman yapmadan saatleri ve dakikaları bile panoya noktalamak.

Aylardır milyonlar milyarlar nevrotik açmazda. Koronavirüs mührü tek bir kişiye geçince, elden ele dolaşıyor meskenleri, mekanları. Harala gürele hayatlar, hayat tarzları da ardı ardına mühürleniyor. Kahorla kaşeleniyor. Kültleşmiş her şey bir anda karikatürleşiyor. Toptan maddi manevi zarar...

Dikkat ve aşırı özen, sıkılmadan usanmadan, azami tedbir...

Çünkü artık populasyon tehlikede. Popüler yanılmalar, antisosyal tutumlar, demode tiplemeler, asabi kimlikler, asılsız takılmalar, mübarek zatlar, plastik güruh yani akla gelen gelmeyenlerin kompleksi artık işe yaramaz...

Tek kompleks geçerli, hastaneler. Gerisi palavra, büyük yalan, toplu zırva. Tek çare Tıp, sağlıkçılar ve dosdoğru sevk ve idare...

Ancak hala bencillik tetiklemesi, komprador takılmalar, cahil hevesi, ciğer iltihabı, haleti ruhiye bozukluğu ve yılışık kompliman yarışı...

Komplo, laboratuvar ürünü, deneysel üretim vesaire derken komple pandemiye yakalanılmış hala kamplaşma taktikleri. Komple kompleks...

Pandeminin başından beri parametresi bozuk, çok bilinmeyenli aynı denklemler. Kara fanus içinde hariçten gazelciler. Koronavirüs zehirlenmesiyle haybeye güzellemeler. Komple çürüme yarışı. Çözülmeler. Koronavirüs saldırısı ve yayılmasına karşı bilinçdışı biçimlenen genel dünya kompozisyonu bu. Ve özel efektli deliller, delalet, cehalet. Peşinden kusurlu komplo, ağır kusur. Kusurlu olma hali ve başka kompleksler. Gaflet...

Gayesiz yaşananlar, nefret ve merhamet açmazı. Kara vicdanlı koronavirüs....

Aylardır binler, milyonlar, milyarlar ağır ağır yürek sızlatan sona doğru evrildi. Koronalı kompozisyon ileride kendini iyice hissettirecek. Korkulan komple karantina devri. Milletler, devletler kısa sürede kaba saba, yoksulluk ve yoksunluk girdabında. Kartlar dağıldı. Ezen ve ezilenin aynı mayadan olduğu bir güzel tescillendi. Laboratuvar ürünü, komplo deyip durup koronayı önemsememek ve kontrolü kaybetmek yerine komple hazırlanmak gerekirmiş. Komplekse girmemek gerekirmiş...

Meğer çok güvenilen zengin dünya da, birkaç aylık güce sahipmiş. Övülen kapitalist düzenek hapı çoktan yutmuş. İhmal ve ihlaller ile zaman geçirmekteymiş. Gün gibi aşikar oldu...

İşte o yüzden komple komplekslere hiç aldırmadan, başta koronavirüsü yenmek gerek. Sonra da, sonrası kendiliğinden gelir...

KÖYLÜ...

İnsanlık için, her çağın insanı için beslenme ve barınma temel ihtiyaçtır. Bu ihtiyaçların karşılandığı en doğal ve dinamik yaşam merkezleri ise köylerdir. Bin yıllardır beyaz veya siyah asıl efendi ise köylülerdir...

Doğrusu tırnak içinde; "Türkiye'nin asıl sahibi ve efendisi gerçek üretici olan köylülerdir. O halde herkesten daha çok gönenç, mutluluk ve serveti hak eden ve layık olan köylüdür." Açılımıdır.

İnsanlığın ilk dönemlerinden bugüne, topluluk düzeninin en iyi işlediği, işletildiği sosyal bulgudur köyler. İnsanları bir arada tutan köy olgusu, başlarda zorunluluk iken daha sonra kan bağına dönüşen yakınlıklardır. Yani birlikteliğin koşullarından en önemlisi ilerleyen çağlarda akrabalık olmuştur. Bu sosyalizasyon temelinde mekanik işleyiş, binlerce yılın güdülemesidir.

Köy, köylü olmak ve köylülük yerleşik yaşam biçiminin en özgür yüzüdür. Veya en tutsak, rehin köle...

Bitki ve hayvanların evcilleştirilmesinden bu yana köyler ve köylüler birikim paylaşan, sıkı alışveriş düzeneğidir. Bu öyle bir düzenektir ki, başta tarım ve hayvancılık insanlığı ayakta tutmuştur. Özellikle artı kalan yani artık üretimle site kentleri de besleyen, kentlerin varolmasını kolaylaştıran bir modda tarihe model olmuştur. Hatta köyler ve köylüler megakentleri de yaratan temel unsurdur...

Kentleşmeye dönük öbeksel merkezli yaşam sistematiği, köyler ve köylülerin üretimleriyle örgütlenmiştir. Köyler ve köylüler takas, değerli maden, para, diğer kredibilitesi olan maddeler ve yöntemlerle ürün aktarımlarını sağlayarak ticaretin de kavramsal öncüleridir...

Yani sadece toprağı işleme, hasat kaldırma veya verimlilik paylaşma merkezli bir algoritma değildir köy yaşamı ve köylülük. Bunların yanı sıra tarihsel gelişim, alışveriş, beslenme akışı, birikim pratiği ve paylaşım dinamizmi de köyler ve köylülerin insanlığa armağanıdır. Köylülük insanlığın gelişimine dönük tecrübelerle on binlerce yıl yaşamı şekillendiren ayrıcalıklı tekrarlardır...

Köy, köylü, köylülük ve köy-kent kurumsallaşması ilk mülkiyet sistemleridir. Toprağın mülkiyetine esas olan, mülkiyetin kimde olduğudur. Kimin işlediği veya kimin namına işletildiğidir. Köyler ve kentler sistemini var eden, köylüyü veya köylülüğü yerleşik yaşam içinde geri bıraktıran işte bu toprağa sahipliğin hiç hak etmeyenlere soy, soyluluk, aristokrat kimlik veya üst tabakadan sayılma gibi kimlikler kazandırmasıdır. Bu yönüyle işleyen sistem zoraki yönlendirmelerle diğer tarafta mülksüzler kesimini oluşturmuştur. Hatta dört bir yandan sosyal-siyasal kıskaca alınan, kendi toprağında üretime devam eden köyler ve köylüler dahi zaman içinde çeşitli dalaverelerle mülksüzleştirilmiştir. Alavereler dalavereler savaşları, savaşlar
büyük savaşları, büyük savaşlar da büyük vurgunları hızlandırmıştır...

Hız kesmeyen insanlık toprak ağalığı, derebeylik, beylik, paşalık ve benzeri ünvanların çeşitlendirilmesiyle toplumsal aşamalardan geçerek kendi içi dinamizmini de yaratmıştır...

Yani köy, köylü ve köylülük deyip burun kıvırılmayacak denli derin bir konudur bu. Zaten söylenecek söz açık ve net, direkt en başta söylenmiştir. Hatta hangi çağda olursa olsun; "Köylü milletin efendisidir."

Siyah veya beyaz asıl efendi köylüdür...
PANDEMİ, AVMLER VE MESCİDLER...

AVMler toptan açık ama komple değil. Mesela çocuklara ayrılmış sahalar, sinemalar, yeme içme ve dinlenme mekanları kapalı. Peki binlerce çalışanı olan ve ayakta durarak çalışan emekçiler ve on binlerce AVMSever gezginler temel ihtiyaçlarını nasıl giderecek? Bunun bir çaresi bulunabilir gibi. Ama mescitler açık mı? Kapalıysa eğer bu binlerce çalışan ve on binlerce mutlu misafir ibadet ritüelini nasıl gerçekleştirecek. Örneğin çok uluslu bir firma, mahalle bakkalı gibi kapısının girişine bir tabure koyup seccadesini sererek ibadet yapamayacağına göre bu içsel gereksinim nasıl karşılanacak? AVMHeveslisi tüketim toplumu hayranları nasıl ve nerede ritüelini eda edecek. İşte orası muamma...

AVMlerin açılma meselesi bu kadar basite alınmamalı. Dibi delik gemide, yelkeni doldurma söylemleriyle millet ve memleket feda edilmemeli. Yani bu pandemik girdaptan sol gösterilip, sağın muhalefeti sağ maharetiyle çıkılamaz. Problemlerin müsebbibi soldur demek alışkanlığıyla bu virüs saldırıları çözümlenemez. Dümen başkasının elinde ama götüren sol aforizmalarına da kimse inanmaz. Diğer yandan kontör tedbirlerle giderilemediği açık bu salgın, farkındalık iyice arttığında tüm günahlar sola yazılamaz. Günah da sevap da hak edenin olur. Artık dünya epey küçük. Küçük dünyaların da içinde başka küçük dünyalar var. Her şeyi halleden, medeniyet, hayat, başarı, hizmet, buluş, uçuş her şey sağın eseri değil yani. Bunca gereksizlik içinde, çok kültürlü bir dinin yaygın biçimde yaşandığı bir memlekette pandemiye göre dini vecibeleri uygulama hali ne olacak? Tek mezhep kalıplaşmışlığı ile AVM'leri açık tutup mescitleri kapatmakla,
daha derin yaralar açılmayacak mı?

O yüzden bu karar yeniden irdelenmelidir. Mescidlere de hal çare bulunmalıdır. Kısa bir süre için de olsa bu uygulama, Tanrıya ulaşma yolculuğunu aksatır. Dinsel tutku çizgisinde kırılmalar sağlar. Yani izin ve ruhsat çerçevesinde, din ve eylemsellik kontrol edilemez. Bu kontrol girişimleri kabahatler arttıkça kontrolsüz tepkileri de günceller. Sonuçları da ters teper...

Memleket toptan sağcı olunca sadede ulaşma ve aykırılaştırma birlikte yürür. Tartışmalı yöntemlere itiraz da gelmeyince bariz dayatmalar dağılmanın ve yıkılmanın emaresi izlenimi verir...

Evvelemirde emir yüksek yerden bağlamında zihin fukaralığı, akıl ukalalığı devreye girer. Girse de bu kez işe yaramayacak gibi. Dinsel değerlere saldırı var, derhal savunma gerektirir tarzı da yön şaşırmış gibi...

Bu elbette maksatlı bir uygulama değil. Ancak virüs tehlikesi geçmemiş olsa da alışveriş yap, tedbirli davranarak gez dolaş denilen AVMlerde, sağlığı tehlikeye atmayacak biçimde kontrollü ibadet yapma özgürlüğü de olmalıdır. Bu AVMler ibadet yapmak isteyenlere de hizmet vermelidir. Tabii kapalıysa. Eğer açıksa da ciddi biçimde başta buraları denetlenmelidir. Temizlenmelidir. Huşu içinde Yaradana yakarış rahatlığı sağlanmalıdır. Yoksa sağlıksız şartlarda göz göre göre ölüme gidişler güncellenir...

Memleketin çoğunluğu sağcı güveniyle şirinlik pozları da zamanla vicdanların sesini kısar. Yani gerçeğe göz kapamalar, kabına sığmazlıklar hiçbir işe yaramaz. Kolayca suça ortaklık zemini de hazırlanamaz...

Dünya alem biliyor memleket toptan sağcı ama AVMlerdeki mescidsizlik de sağlıksız bir durum...

Bu konuda sağlık olsun denilemez. Denilirse de çok ayıp olur...

VİRÜS, AVM VE CAMİİLERİMİZ...

Virüs salgını açıkça gösterdi ki, kutsal kitaptan uzaklaşmak, yanlı tefsirler yapmak, maksadını aşan tipik müslümanlaşma, hükümranlığa teslim olma yanlışlıklarını da güncelledi. Öyle ki tap alış veriş merkezleri açık, camiilerimiz hala kapalı. İlginç bir uygulama. Sanki merkezi otorite dinsel disiplini kaybetmiş durumda. Ve sağlık olsun denilip geçiştirilemeyecek bir vaka. Ama sağ cenahtan fısıltı bile duyulmuyor. Sol haklı olarak yükselen tonda konuya dikkat çekiyor...

Camiilerimiz memleketin manevi rahatlık merkezleri. Arınma kapıları. Cemevleri de öyle. Hepsi kapalı. Sorun bu sorun. Bu sorun, öyle toptancı kafa ve sağın dar mantığı içinde halledilemez. İmasız, amasız, yorumsuz gerçeklik ise şu; millet ve memleket adına baştan olumlu görülen sığ ve sağlıksız ne varsa sanki sağın eseri ancak solun suçu. Genel algı bu. Bu sağlama doğru kriterlerle yapılmadığından hala her konu da sola hesap kesiliyor. Faturalar sola ödetiliyor. Milletin toplam zihin seviyesi de sağ değerlere yoğunlaştığından tarihe hep aynı not düşülüyor. Sağlıksız her durum solun yüzünden. Ve hep sol suçlanıyor...

Bu virüs salgını, AVM ve camiiler üçgeninde ki cemevleri, diğer dinlerin mabetleri de bu makalede camiiler kapsamında durum böyle. Mührün kimde olduğu hiç önemsenmiyor. Tüm olumsuzluklar daima sola mal edilerek, din yaftası, iman tahtası üzerinden sağ kutsanıyor. Aslında çarkın sağdan döndürüldüğü hep görmezden geliniyor. On yılların asışsız yaygarası; Sol camiilerimizi kapattı!
Yine mi?

Hatta yersiz manasız sol açılımlarla sağın açıkları gizleniyor, günahların da üzeri kapatılıyor. Ancak bu kez bu konuda da kapatılabilir mi? Bilinmez...

Bu camiilerin kapalı olması meselesinde tüm sağ cenahta, nedeni belirsiz biçimde yorumsuz bir kabulleniş de var. Öyle ki sıcak havayı çekip, soğutup üfleyen bir klima tertibatına sahip AVM'ler toptan açık ama her türlü ferahlatıcı konfora sahip camiilerimiz kapalı. Cemevlerimiz kapalı. Diğer dinlerin ayin kurumları kapalı. Akla mantığa uyar bir uygulama değil. Hangi tarif edilemez anlayışın ürünü bu kısır teşvik sorgulayan yok. Ya da tahrif edildikçe tersine misallarla güçlenen hangi dinde var böyle bir yöntem ve yönteme riayet? Bu da anlaşılmaz...

Hele ki, dinsel ögeler ve dini öğretilerin zirve yaptığı kutsal Ramazan ayında bile camiisiz kalmaktan doğan bir yabancılaşma var mı? Var. Sanki ileri de dinsel ritüellere de yabancılaşma doğacak gibi...

Sanki dış güçlerin ve büyük sermaye mihraklarının AVM'de virüs yok, camiilerde var tezgahı gündemlenmiş. Tatbikatta. Karşı çıkan yok. Hep toptancı zihniyet kabullenmesi...

Kabul görür görmez memleket toptan sağcı olduğundan, sağlıksız sonuçları bir kalemde sola etiketleyip kurtulma taktiği. Bu sıfır maliyet taktikler ve üslupla millet ve memleket için yapıldığı ifade edilenler hep birilerine fayda sağlıyor. Yani sadece birileri varlıklardan nasiplenirken, hep sağın değirmenine su taşınıyor. Sağ düşünüp taşınmadan yaptıklarını, malum işlerini sola havale ediyor. Solun kıymeti harbiyesini düşürme gayreti, düşkünlükten yükselme gayesi oluyor. Bu kez taktik tutar mı? Da bu Camiiler, virüs salgını ve Avm üçgeninde hangi sonuçlar doğar ilerleyen zaman gösterecek...

Diğer yandan virüs istilasına bağlı bu yaptırımlar, kutsal kitap önermelerinden bir nebze uzaklaşmayı sağlıyorsa bunun vebali de çok ağır olur. Hesap keser bir anlayışın, her şeye çare bulan dizayn edilmiş dini metinlerle konuyu, maksadını aşan bir seviyeye sabitlemesi de günü kurtaramaz. Bu sabit fikirli dinsel dayanak ve savruk dayandırmalar takipçi ve taklitçi din anlayışını getirir. Ve bu vaka çeşitliliği içinde tehlikeli tespitler eşliğinde, yakın plan dini kurguda sağdan sola herkes acayip etkilenir. Suç sola yıkılsa bile tek başına bu yükü taşıyamaz. Sandığa çare olmaz. Sağ da safa çekilir...

Nasıl sa memleketin topu sağcı ve savcı, hep bir şekilde sağ iktidar ve her sağlıksız atmosferin sorumlusu, tek suçlusu da sol diye geçiştirilemez bir durum bu din, ticaret, siyaset üçlemesi...

Artık camiiler de açılsın sesleri hafiften yükselirken duyulsun. Aksi halde bu millet, bu inançlı millet sonrasında affetmeyebilir. Ayrıca kolay sipekule edilmeye açık bir vaka. Edilmeye fırsat verilmesin...

Artık sağ veya sol şu din gergefinden arınsın, arınmalı...

PANDEMİ, AVMLER VE MESCİDLER...

AVMler toptan açık ama komple değil. Mesela çocuklara ayrılmış sahalar, sinemalar, yeme içme ve dinlenme mekanları kapalı. Peki binlerce çalışanı olan ve ayakta durarak çalışan emekçiler ve on binlerce AVMSever gezginler temel ihtiyaçlarını nasıl giderecek? Bunun bir çaresi bulunabilir gibi. Ama mescitler açık mı? Kapalıysa eğer bu binlerce çalışan ve on binlerce mutlu misafir ibadet ritüelini nasıl gerçekleştirecek. Örneğin çok uluslu bir firma, mahalle bakkalı gibi kapısının girişine bir tabure koyup seccadesini sererek ibadet yapamayacağına göre bu içsel gereksinim nasıl karşılanacak? AVMHeveslisi tüketim toplumu hayranları nasıl ve nerede ritüelini eda edecek. İşte orası muamma...

AVMlerin açılma meselesi bu kadar basite alınmamalı. Dibi delik gemide, yelkeni doldurma söylemleriyle millet ve memleket feda edilmemeli. Yani bu pandemik girdaptan sol gösterilip, sağın muhalefeti sağ maharetiyle çıkılamaz. Problemlerin müsebbibi soldur demek alışkanlığıyla bu virüs saldırıları çözümlenemez. Dümen başkasının elinde ama götüren sol aforizmalarına da kimse inanmaz. Diğer yandan kontör tedbirlerle giderilemediği açık bu salgın, farkındalık iyice arttığında tüm günahlar sola yazılamaz. Günah da sevap da hak edenin olur. Artık dünya epey küçük. Küçük dünyaların da içinde başka küçük dünyalar var. Her şeyi halleden, medeniyet, hayat, başarı, hizmet, buluş, uçuş her şey sağın eseri değil yani. Bunca gereksizlik içinde, çok kültürlü bir dinin yaygın biçimde yaşandığı bir memlekette pandemiye göre dini vecibeleri uygulama hali ne olacak? Tek mezhep kalıplaşmışlığı ile AVM'leri açık tutup mescitleri kapatmakla,
daha derin yaralar açılmayacak mı?

O yüzden bu karar yeniden irdelenmelidir. Mescidlere de hal çare bulunmalıdır. Kısa bir süre için de olsa bu uygulama, Tanrıya ulaşma yolculuğunu aksatır. Dinsel tutku çizgisinde kırılmalar sağlar. Yani izin ve ruhsat çerçevesinde, din ve eylemsellik kontrol edilemez. Bu kontrol girişimleri kabahatler arttıkça kontrolsüz tepkileri de günceller. Sonuçları da ters teper...

Memleket toptan sağcı olunca sadede ulaşma ve aykırılaştırma birlikte yürür. Tartışmalı yöntemlere itiraz da gelmeyince bariz dayatmalar dağılmanın ve yıkılmanın emaresi izlenimi verir...

Evvelemirde emir yüksek yerden bağlamında zihin fukaralığı, akıl ukalalığı devreye girer. Girse de bu kez işe yaramayacak gibi. Dinsel değerlere saldırı var, derhal savunma gerektirir tarzı da yön şaşırmış gibi...

Bu elbette maksatlı bir uygulama değil. Ancak virüs tehlikesi geçmemiş olsa da alışveriş yap, tedbirli davranarak gez dolaş denilen AVMlerde, sağlığı tehlikeye atmayacak biçimde kontrollü ibadet yapma özgürlüğü de olmalıdır. Bu AVMler ibadet yapmak isteyenlere de hizmet vermelidir. Tabii kapalıysa. Eğer açıksa da ciddi biçimde başta buraları denetlenmelidir. Temizlenmelidir. Huşu içinde Yaradana yakarış rahatlığı sağlanmalıdır. Yoksa sağlıksız şartlarda göz göre göre ölüme gidişler güncellenir...

Memleketin çoğunluğu sağcı güveniyle şirinlik pozları da zamanla vicdanların sesini kısar. Yani gerçeğe göz kapamalar, kabına sığmazlıklar hiçbir işe yaramaz. Kolayca suça ortaklık zemini de hazırlanamaz...

Dünya alem biliyor memleket toptan sağcı ama AVMlerdeki mescidsizlik de sağlıksız bir durum...

Bu konuda sağlık olsun denilemez. Denilirse de çok ayıp olur...

TANRISAL FİGÜR SAVAŞÇILAR...

İnsanlık tarihinde Tanrı figürü, insanüstü gayret ve cesaret, korkusuz ve savaşçıl bir mertebedir. Tanrıçalar tarafından da desteklenen ve bazen insanların bir kısmına da sunulmuş ilahi bir vasıftır. Yani yeryüzü düzenleyicisi, toplumsal lider, başlı başına Tanrı veya Tanrı adına savaşan bir nefer konumunda...

Yani neolitik çağlardan şu yaşanan çağa tanrısal figürlü savaşçı ve savaşçılar daima var olmuştur...

Tarihin en başından bugüne hiç sorgulanmayan, bu lider yönetici tasviri bu tanrısal figür figürasyonluğu her şart ve koşulda tutmuştur. Ve iradeyi eline geçirmiştir. Yani siyasal ve sosyal güç devşirme ve mevki kazanma zemini onlara bir şekilde hazırlanmıştır.

Kurulan sistemler önce zihinlerde sonra her olay ve olgu da tanrısal bir karşılık aranması ile dizayn edilmiştir.

Akıllar bu arama ve aranma ile meşgul edilince de dünyevi ve ruhani kurumsallık kendi tanrısal figürlü savaşçısı ve savaşçılarını var etmiştir. Karşıt savaşçısını ve savaşçılarını da var etmiştir.

İnsallık da önüne koyulanı önemli görmüş, öyle göstermiş ve de yüceltmiştir. Yani daima içgüdüsel hafıza, yeryüzüne hakim olacak bu savaşçıların boyunduruğuna girmiştir. Bu eşitsizlik düzenini biçimlendiren bozulmaları da Tanrı ve Tanrılar bir türlü giderememiştir. Hatta çok çeşitli dinler vasıtasıyla dahi tanrısal figürlü savaşçıların, savaşları zenginliğe döndürme amaçlarının önü bir türlü kesilememiştir...

Bu noktada kesin olan bir şey varsa Tanrı tarafından görevlendirilmiş farz edilen bu figüranların yerleşik yaşam düzenine de düşmanlıkları ve verdikleri zararlardır.

İnsanlık tarihini biçimlendiren savaşlar da bu tanrısal figür savaşçıların öncülüğünde yapılmıştır. Tümü toptan mülksüzleştirme ve mülkiyet edinme gayretleridir. Gösterişli kapışmalardır.

Ruhani ve dünyevi destek bulan her tanrısal figürlü cani türlü acımasız savaşlara atılmaktan geri kalmamış ve usanmamıştır. Çünkü her savaş ganimet ve zenginleşme temelinde egemenlik kurma girişimidir. Ve her savaş köle, kullanılacak kitle, kazanılan toprak, alınacak vergi ve haraç demektir. Bol zenginlik demektir...

Zenginleştikçe kent ihtişamı ve site kentler kurmak demektir. Krallık, hükümdarlık, devlet, imparatorluk demektir. Birini yıkıp diğerini kurmak demektir. Daha çok sömürü, daha çok kıyım, daha çok hazine demektir...

Bu savaş mantığıyla, maddiyat zeminine oturtulmuş ve tanrısal figür savaşçılarla kotarılmış savaşlar, tarihin ilk evrelerinde modern çağa kadar değişmeyen tekrarlardır. Her savaş barışı het barış savaşı tetikleyerek bu günlere gelinmiştir. Araçlar ve aracıları değişse de değişmez unsur hep tanrısal figür savaşçıdır...

Kabile göçebe dönemlerinden, sanayi dönemine tanrısal figürlü savaşçılar her ciddi krizde başrole soyunmuştur. Her dönem ve her yerde birden tarih sahnesine girmişlerdir. Sermaye ve sermaye temsilcileri tarafından allanıp pullanıp savaş arenasına sürülmüşlerdir...

Tanrısal figür savaşçıların çoğu faşist, özlenilen ve dayatılan model ise faşizmdir. Savaşların bitmesi ise mutlaka tanrısal figür savaşçıların sonu ile gelir...

Daha önce kurulanlar ve her defasında yeni dünya düzeni diye yutturulmaya çalışılanlar açık veya gizli yapılan ve yapılmakta olan savaşların bir ürünüdür.

Ve bu yağma düzenleri mutlaka tanrısal figürlü savaşçılarını yaratır, işleri bitince de yok eder...

Not; Daha fazlası için, Savaşçılar ve maceraları- Saliha akan-Su Yayınları

KİTAP DÜŞKÜNÜ...

Kitap düşkünü civil çocuk kitaba düştü, yanağında altın değerinde bir öpücükle. Sıcak bir dokunuş, yüzü kızardı. Düzayak pencere dibine oturdu ve verilenleri okudu iştahla...

Cep fotoromanlarıydı ilk kitapları, çizgi seriler sonrasında. Renkli hayal dünyalar, güzel kızlar, yakışıklı delikanlılar. Aşk ve entrikalar. Kıskançlıkla bezeli benzetmeler. Araya giren kötü şahıslar ve tek karelik tek kerelik dudaktan öpücük. Islak ve sıcak bir dokunuş...

Çipil çocuk bisikletli ve misketli mahalle çocuklarına aldırmadan, buldukça okudu. Benzer senaryolardı. Yinede okuduğu yüzlerce çizgi roman sonrası bambaşka dünyalardı.

Baktı ki bu cep fotoromanlar kızlar için sanki. Genç kızlarlık atraksiyonlar. Kişiler yüzler değişse de, sonuç hep aynı, mutlu son. Diğer yandan birinde iyi rol alan diğerinde kötü. Hikayeler o yüzden hep birbirine karışıyordu. Kimin kim olduğu belli değildi. Garip biçimde aşk ve aşka güven odaklıydı foto kareleri. Ufak kaçamaklar ve saplantılar haricinde. Bir gün mutlu hemen yarın mutsuzluk akıyordu konuşma balonlarından...

Ve civil çocuk hikayenin başından sonunu görmeye başladı ve sıkıldı. Boş hayal ve yalan örgülü aldatıcı bol senaryolar. Belki de gerçek hayat buydu. Yakalanamaz güzellikler, yakalanan çirkeflik. Çirkin bir dünya kurgusunun güzellemesi...

Kurtulmak istedi çipil çocuk. Çizgi romanların uydurma kahramanlarından ve cep romanların uydurma karakterlerinden gına gelmişti...

Elinden bıraktı hepsini, aklından çıkardı. Düzayak pencereye seslendi, okumayacağım artık bu zırvalıkları. Ve okumadı bir daha...

Civil çocuk, hayata açılan o düzayak pencere sayesinde kitabı gördü. Hiç resmi olmayan, resimsiz. Sade yazı sadece okumalık. Bakmalık değil. Sayfa atlamalık hiç değil. İlk defa hiç resimsiz bir kitap okudu, okudukça bayıldı. Aynı kitabı iki kere okudu. İlkinde kaçırdıklarını sonrasında yakaladı satır aralarında. Okudukça zevk sarhoşu. Bilgi ve deneyim.

Çipil çocuk ufaktan kitapların içine düştü bir daha çıkamadı...

Kapısına dayanan, düzayak pencere altında koca bir dünyaydı. Aklı ve gönlü kocaman bir dünyaya açıldı...

Civil çocuk kitaplara düştü, kitap düşkünü oldu. Hayatın çizgilerle, fotoğraf kareleriyle örülü ve sınırlı olmadığını öğrendi. Yepyeni ve akıl ötesi bir yaşamdı önünde açılan. Yanağında sır sıcak bir dokunuş, imli simli bir öpücükle...

Çipil çocuk on yıllardan sonra pencere dibine oturdu ve yazdı. Bir kere yazdı, ikincisini de yazdı...

Kitap düşkünü civil çocuk düşlerden düştü. Hayata çivilendi...

“ANALARDIR ADAM EDEN…”

Anamedenim, adam olmak veya olmamak bütün mesele. Adan zye adam ve erişilmeze adanmak. Ezcümle; "Analardır adam eden adamı… Analara kıymayın efendiler..." Ana kuzularına da...

Anamnurum, şu hain salgın, bu katmerli kıyım atmosferinde ayak bastığın her yer cennet köşesi. Ayağının altı cennet. Devrilesi boynum devrilmeden, mühürlenesi dudaklarım mühürlenmeden, son bir kez Cennetinden öpeyim. Sonra eyvallah, öleceksem öleyim…

Anaparem, yekpare yoksulluğun hissedildiği o gönlü zengin günler çocuğuyum. Atışalanında sokak çocuğu. Sonra ‘Valde Mektebi’ evvelinde oruçlu. Daha sonra ‘Pertev’. En sonra da ‘Yüksek’lere savrulan şahin. Sayende. Şimdi şahlar şahına yolcu. Çetin ve zorlu yolculuğumuz sanki bitmek üzere...

Anamyoldaş, ilk ve tek yoldaşım. Doğanın kanunu, vaktin tamama erdiğinde de gitme. Babam gitti sen de gitme anam. Son yolculuğuna dek, tekçe seninim. Oğlunum. Anamsın. Yazgı kaygı, sevgi saygı piramidinin baş mimarı. Mihmandarım. Kal kalabildiğine gönlünce.

Validem Pertevniyal Sultanım, velinimetim mihrimahım, meğer ne zormuş anaya methiyeler dermek. Ne zormuş ezelden ebede tüm anneler şahsında o hiç incitmeyen o yüce şefkati övmek. Ana varlığıyla kuşatılmışlığın ıssızlığında sevgi seline boğulmak. Dualardan dua beğen, yarım imanla da olsa hiç durmaksızın duacınım...

Babaemanetim, bakıyorum da birlikte büyürken ne çok anı saklamışız. Evlere şenlik. Tam evladiyelik...

Anambabam, sanki o en değerli gün sana yakın, bana yakın. Söyle, ustam boğazda bir menfezde beklesin yeter. Heyecanla küreklerine asıldığım kayık zaten çoktan yan yatmış. Hazırım. Nazırım. Kayın ormanlarından süzülen pırıltılar ciğerimde. Karaltıların arasından karşılasınlar ikimizi de. Ana oğul. Çelik grisi zırhlının güvertesinde uçuşur, saçlarının ipek teli. Deniz mavisi gökyüzünde birkaç damla gözyaşı. Birlikte süzülürüz belki gözyaşından dalgalarla sonsuzluğa…

Anamebem, sanki lacivert mavi Denizle yıkadın, Atlas göğe beledin minik bebekliğimi. Yıldızlarla örttün üstümü. Beşiğimi rüzgârlara bağladın sanki. Asla örtmedin, gözlerimi. Dünyayı sundun küçük dünyama, bak dedin hayat gördüğün gibi değil, çok acımasız ama çok güzel. Gör ve hisset. İlerisi gerisi boş. Hayal. Maskaralık. Manasız düşler kurma, kara düşlerden uyan. Seninkine paralan… Sırıdın kulağıma kulağıma. Tüm sıralı yangınlarda, sırçasaray felaketlerde hep seni dinledim. Sadece seni. Ana yüreğini. Ve şimdi kırklar sofrasında kırk pareyim…

Oy anam vay anayarim, her ana doğaüstü varlık ve ilahe takdir güzellemesi. Güzele güzel nice söz birikti avuçlarımda. Zaman epey kısa. Bizde o ömür nerde? Anaların pirine tek cümle; “Hayatta bir melek tuttu elimden, anamdı…” Analar ki, dünyanın ve cennetin tam merkezi. Naçizane sürdürülen yolculukta, su ve ekmek uğrundaki ağır yorgunlukta, şehirlerin şeyhine isyanda, göğe kuru yaprak misali savrulan da, bir kadın tutar elimden, Anam...

Anampirim, aksu inmiş gözleri gül buğusu. Katkısız safi melek. Zor anlar Hızırı. En hınzır zamanlarda tutar elimden. Yalan yok, assalar da ölmezliğe mahkûmdur bedenim. Sırf bu yüzden...

Anamaney, yıllar yılı dünya döndü, ben durdum. Dünya başımı döndürdü. Tek gözlere tıkıldım. İçimde kaleler yıkıldı, dışımda kuleler çöktü. Yaşlandım. Yaslı anam anladı halim. Gözledi yolum. Kopan nice fırtınalar, kopartan acılar, gerçeğe boğulmalar. Asla dönmedim yolumdan. Doludizgin devrimcilik. Geciken oyun evcilik. Az biraz duruldum.

Anamtahtım, yine de ayakta ölmeyi yeğlerim. Ana öğüdüm bu. Delikanlıya yakışan. Daima öğrettiği yoldan. Yıkılış değil yeniden doğmak için. Ömürlük değil sonsuzluk için. Tutsaklık değil tam bağımsızlık için, silme sınırsız özgürlük için. İnandım bir kere Mahirlik, Denizin bittiği kıyıya ulaşmak. O yüzden nice kavgalar bıraktım ardımda. Gözümü kırpmadan...

Anamgülüm, hiç gocunmam. Gerilmem, gerilemem, yerinmem. Yer gök bir, vira bir kır çiçeği tuttu elimden, üç kırmızı karanfil tuttum elimde, armağanım memleket kokulu anamdı...

Anamhamurum, asla ödenemez emeğin, hızla dolaşırsın kanımda. Onca yoksulluğa sunduğun zenginlik şerbetin damarlarımda. İçim yandıkça sen ferahlatırsın…

Anambacım meğer sen en hakiki devrimciymişsin. Memleket çocuklarına, haksız
kıyılan gariplere hala ağlarsın. Hele üçlere, onlara ne çok ağlamıştın. Erenlere gidenlere. Hiç unutmadım. Ne çok. Vallahi unutmadım, billahi unutamadım…

Anamgülsünüm, dilerim artık ağlamayasın, güzel anam gözlerinin ışığı hiç sönmesin. Doğacaksam bir daha, beni yine sen doğur. Doğaya doğanda beni yine sen dirilt. İçir çiğ sütünü. Tükürüğünle ıslattığın baldan tatlı yumuşamış o ilk lokmayla doyur. Helalden helal besle. Bereketine dolayım. Sapsarı mısır unu bulamacına bulanayım. Başka ana istemem…

Anamservetim, serilmişim ayaklarına. İlkim, ilkem, secdem, kıblemsin. Uygun düşerse seni de ben indireceğim ebedi istirahatgahına. Çekmeyesin evlat acısı. Tamam. Görme devrilişimi. Devrilişimizi. Bu da sana son duam…

Anamranam, ayağının altı cennetten köşe. Başım vurulmadan, boynum devrilmeden hemen önce Cennetinden öpeyim. Sonra evelallah gidersem gideyim cehenneme…

“… Analara kıymayın efendiler..." Ana kuzularına da...



İLAÇ NEŞTER MOLA, BERHAVA...

Bilemediğim hiç tatmadığım böcek ilacı tadında ağzım.
İçim dışım, yanım yörem beter böcek istilası
tedbirliyim tedarikliyim tetikteyim
gece gündüz nöbetteyim…


İlçem ilim, bölgem koca vatan
adı batsın Koronadan mütevellid
kapsamlı karantina…


Karam, kana kan kıstasa kıstas kıyasıya intikam zamanı…

Boğazımda virüs bulantısı
burnumda sen kokusu

ve yamacımda ölüm korkusu.
Zemheri esince tersten karıştı aklımın ince telleri
asla korkmazam itten kopuktan…


Değil mi ki, eriştiğim erişeceğim her şey çok evvelden
hatta bebekken elime öldü benim.
Doğdu elime gerildiğim geliştiğim gençlik
yarı ölü ve yitik.

Bilen bilir kulvarım kuşağım en belalı
bilmeyenler de çok yakında öğrenir

o yüzden korkmam ben hiçliklerden hiç kimseden
ölümün bin bir yüzlü fesatlığı yüzünden…

Ama bu virüs işi başka…

Yıllar yılı sağlık adına bildiğimiz ilaç neşter ve mola
Bu covid 19 şakaya gelmez modda
Modullasan olmaz, kovsan gitmez sanki faşist
böcek desen böcek değil ayrıca
aynıyla sabit virüs fabrikası emperyalist…

Beynelmilel fondayım tam formdayım
molal mahlul ayıbını aykırılayan.
Sırlı kırık aynada sarı sapsarı bir yüz
yüzüme yüzüme sarı sıcak gülüyor
ben ki güldestelere ağlamakytayım…


Balkonlar renklenmiş al bayraklarla
saksılarda kavrulmuş süs bitkileri
kurumuş bakımsız yılların hıncı kurumlu.
Güneş vuruyor sündürüyor bağ bahçe
çehresi değişmiş dünyanın ne çare…

Son çare toprağa yatırıyorum ara sıcağı
ve çıpıldak kaçağı

Güneşi güneşe, güneşe akın mısralarıyla.
Yadırgıyorlar yeri göğü kara toprağı
hep o fıtrat hikâyesi ve sıradan temaşa…

Kuruyan çiçek inceliğinde bedenim
zar gibi tenim içim dışım bir
yaprakların susuzluğundayım demir gibi ağır
anılarımı presliyor başımdaki gros tonluk ağrı.
Ve korkulu filmler beyaz perdelerden akıyor
ağlıyor kırmızı karanfiller dünyası.
Karakter kırıtıkları arsızca 

kırmızı kadifeden perdelerin açılmasını bekliyor
film aynı film pandemik buhran…


Köpüklü ayran tadında dilim
bileğimden kopmuşçasına fersiz tutmuyor elim
elim bir kaza arsız bir köşe kapmaca
kaza desen kaza değil tam bir aymazlık.
Palas pandıras pang pangodoz çıkmazı
ve hain virüs tutmuş bütün köşe başlarını
başlamak lazım soyuna sopuna ama pandemi…

Çığ düşmüş çağın tam çağlayacağı yere
sahile vurmuş sodalı ve bol dalgalı deniz
kara toprağa çiy üşüşmüş
çiğ süt emmişliğin emrinde iyice çırpılmış düşler.
Düşler düşenler çarpılanlar hepsi otağıma
bir yudumluk hayat bir büyük ateş kıvılcımı
dört bir yanı sarmış virüs yangını.
​Olsun varsın çetin sular tandemindeyim.


Kupamda kekremsi acı bir tat
kapımda soğumuş bayat bir hayat.
Alıştığım her şey fide halinde fidel
haliyle boynu inceden ince denizim körpe fidan
virüse dolanmış hayata yapışmışım
kula kulluk etmekten ise bitmeyen kavgaya…


Dünyanın en feci salgınını yaşıyorum
ve de yaşlandım biraz sanki çok sabırsızım
iskele sol, sancak sağ, karaya oturduk istisnasız
mevsimler ayast iklimlerden virüs…

Gerçekten gemi karaya oturdu yüzde yüz oturumlu
sağlığımda olanlar yasımda olmasınlar
oturdum düşündüm de çoğu yüzsüz…



Ne haldeyim bilseniz
neler ummuşum neler bulmuşum.
Nerde varsa emanete ihanet
emin olun hepsinin toptan ağızları açık. 
Aç açık düşünmeden
toptancı stokçu yarı açık düş hapisliği.

Kavlimiz kıvamında ilaç neşter mola
kaç posta oksijen çadırı yeter yetmez berhava.
Sanılmasın ki yapılanları unutmuşum…

Keskin bıçaklar açmaz ağzımı susarım
nefesimi soluğumu almaz yanık ciğerim kusarım
boğulmuşum sanki pusarım
veya asılmışım tam da salgın zamanı
ayaklarım yerde başım göğe yakın…


Fildişi kutuda kağıt kağıt hatıralarım…

Böcek gibi ezilmişim mavracı mantıksız manevralarda
hayasız bir hava manasız bir dünyada
farkındalıklarım artmış arınma yaşlarımda
felaketin felasında uyanmışım 
berhavalığı görmüş felaket azıtmışım.

Coşmuşum ve ölümle burun burunayım ne fark eder
bulaştım bulaşacağım nasılsa kara meleğin tırpanına
boğazına çökeceğim ama her şeyin bir zamanı var…

Şimdi yeniden doğmak zamanı
bir ölmek bin doğmak zamanı.
Daha dün bacak kadar çocuktum
eskiden yeniye ilaç neşter mola büyüdüm.

Bugün tam demi pandemi ölürsem ölürüm
beter böcekler de yaşamasın tam demi…

Zaten yok yarınım, yarınlar sıralansa da şahsıma...

MAYIS-20-2



 ANAM, AYAĞININ ALTI CENNET…

Anam, ayağının altı cennetten bir köşe.  Devrilesi boynum devrilmeden Cennetinden öpeyim. Sonra öleceksem öleyim…

Canparem, sayende yoksul ama yoksunluğun hissedilmediği gönlü zengin günlerin çocuklarındanım ben. Sokak çocuğu. Sonra ‘Valde Mektebi’ çocuğu ‘Pertev’. En sonra ‘Yüksek’lere savrulan kartal. Yolculuğum sonsuzluğa.

Doğanın kanunu işte sona yakın anam bana, ben anama kaldım. Ama anamdan çok babamı sevdim. Vakti tamama erdi o gitti. Sen gitme anam, tüm güzel günler senin olsun. Her şey gönlünce ve güzel olsun. Ve ikimizden birinin son yolculuğuna dek seninim. Oğlunum...

İşte o en değerli gün gelince, koca ustam boğazda bir menfezde bekleyecek. Ben heyecanla küreklerine asılacağım yan yatmış kayığın. Kayın ormanlarından süzülen ışık ciğerimde. Karaltıların arasından karşılayacaklar bizi. Gri çelik zırhlının güvertesinde ipek saçlarında tanyeli. Deniz mavisi gözlerde birkaç damla yaş. Birlikte açılacağız gözyaşı dalgalarıyla engine. Eminim…

Anacığım ebediyete göçmeden sana itirafım olsun; meğer ne zormuş anaya methiyeler dermek. Ne zormuş ezelden ebede, asla incitmeyen o yüce şefkatin ve ana varlığıyla kuşatılmışlığın ıssızlığında sevgi selini yazmak. Duacınım.

Bakıyorum da ne çok anı saklamışız, birlikte büyürken annem. Evladiyelik. Arkadaşça, dostça. Anam ilk ve tek yoldaşım. Yazgı, kaygı, sevgi saygı piramidinin mimarı. Mihmandarım.

Canım anam ben er vakit doğan da, sanki sahipsiz ovalara kestin göbek bağımı. Lacivert mavi denizle yıkadın. Atlas göğe beledin. Yıldızlarla örttün üstümü. Beşiğimi rüzgârlara bağladın. Gözlerimi hiç örtmedin, dünyaya bak dedin hayat gördüğün gibi ve çok güzel. Görmek istediğin gibisini gör ve hisset. İlerisi gerisi boş hayal. Kimin kim için gördüğü önemsiz düşlerden uyan. Seninkine paralan. Dinledim seni ve kırk yıldan sonra kırk pareyim.

Oy anam nice söz birikti avuçlarımda bilsen. Nerde o yetenek, anlatamam. Baktım ki tek kelime; Ana. Ve tek cümle; Hayatta bir melek tuttu elimden, anamdı…

Tarihe kaydı düşülsün her ana; doğaüstü varlık ve takdir güzellemesidir. Analık dünyanın merkezi. Naçizane dünyanın merkezine sürülen yolculukta,  su yoluna, ekmek uğruna yorgunlukta, şehirlerin şahında göğe savrulduğumda,  bir kadın tuttu elimden, anamdı. Gülen gözleri gül buğusu. Bir melek. En zor anımda tutar elimden bilirim. O yüzden assalar da ölmezliğe mahkûmdur bedenim.

Yalan yok, yıllar yılı dünya başımı döndürdü. Dünya döndü ben durdum.  Tek göz odalara savruldum, içimde kaleler yıkıldı, kuleler çöktü, yaşlandım. Ancak asla dönmedim yolumdan. Tek yaslı anam anladı halimden. Gönlümde kopan fırtınaları gördü. Acı gelse de gerçeğe boğulmayı, doludizgin devrimciliği yaşamayı ve ayakta ölmeyi öğütledi daima. Öğrettiği yıkılış değil yeniden doğmaktı. Ömürlük armağan. Gözümü kırpmadığım kavgalar bıraktım ardımda. Hiç gocunmadım. Yerinmedim. Çünkü bir çiçek tuttu elimden, bir çiçek tuttum elimde; memleket kokulu anamdı...

Anladım ki Mahirlik, Denizin bittiği kıyıya ulaşmaktı. Can siperane. Hala anamın ödenemez emeği dolaşır kanımda. Onca yoksulluğun ortasında sunduğu zenginlik şerbeti. İçimi ferahlatır hala. Meğer anam en hakiki devrimciymiş. Bu memleketin çocuklarına anam çok ağlamıştı; Vah çocuklarım vah, kıydılar gariplere. Aradan çok geçmeden o çocukları tanıdım. Ayni yola yolculandım. Anam gibi ben da yandım. Ve hiç unutmadım. Ve garip anam ne çok ağlamıştı. Ne çok. Vallahi onu da hiç unutmadım, unutamadım.

Anam güzel anam yaşa, sen çok yaşa. Gözlerinin ışığı hiç sönmesin. Doğacaksam bir daha, beni yine sen doğur. Başka ana istemem…

Doğaya doğan da ilk nefesimi, bebekliğimi yine sen dirilt. İçir çiğ sütünü. En kadın, en ana, babadan baba, helalinden helal büyüt. Baldan tatlı tükürüğünle ıslattığın yumuşatılmış o ilk minik lokmaya doyayım yeniden. Bereketine dolayım. Siyah buğday ekmeğini ve alın teri dökülen o sapsarı mısır unu bulamacına bulanayım. Ver kucağıma baş kabak, kısa pantolonlu günlerimi. Kanayan yaralı dizlerimi. Çipil gözlerimi. Sokak çocukluğumu. Kara önlüklü öğrenciliğimi. Beynelmilel isyankârlığımı. Ölümsüzlüğü. Zor kazanımları, tüm kaybedişleri. Adına adımı. Canıma canını.

Anam serilmişim ayağına. İlkim, ilkem, secdem, kıblemsin. Vakit tamama erince, zamanı gelince ben indireyim seni ebedi istiratgahına. Korkusuz anam, çekme o en korktuğun tek korkuyu, evlat acısını. Ana görme devrilişimi. Bu da sana son duam.

Canım anam, ayağının altı cennetten başköşe. Başım vurulmadan, boynum devrilmeden Cennetinden öpeyim. Sonra gidersem gideyim cehenneme…

İDRAK KAPALI
Kapalı idrak, zayıf idrak gücü ve zihnin takibinden çıkmış paspal iradeden büyük acemilikler. İki günlük parmak şıklamasıyla hiç şık olmayan sağlıksız görüntüler. Ağır ihmaller ve hafif itiraflar eşliğinde kaçınılmaz güçsüzlük. Bu yeşermeyle virüs iyice yerleşir. Boş bakar gözlere de büyük uçurum...
Uçurumun kenarında, suçlu günahkar hiç farketmez. Boşluğu dolduran sadece yokluk içgüdüsüdür. İstem dışı eylemlilik. Yetkili emriyle etkili ve pek güzel olmayan sona hazırlık. Aslı hazırlıksızlık...
Epey çömez duygular girdabında, esrik idrak ve şirazesi kaymış irade ile beklenmedik nazik son. Pandemi, günlerce pembe masaldan ibaretken bir anda trajediye açık çek. Çekilmesi gereken ama dayanılası dert değil yüksek tırmanış. Riziko. Tepe nokta. Tıkış tıpış yapılanların milletten yıllarca esirgendiği acı gerçeği de başka bir illet. Bir başka olay. Vahim vaka.
Vakaya aldırmadan, hiçbir şey olmamışçasına güç devşirme merasimleri. Sinsi söylemlerle sinyal şaşırtmacalar. Ve son derece rahat ve berbat yaklaşımlarla sıfır noktası...
On yıllarca iddia edilenlerin tam tersine istilacı bir zihniyet. Vicdani ihtiyaç savrukluğu. Soluk kesen bir kullanmışlık. Asla geçmişte arada derede kalmış bir hesap olmayacak denli hesapsızlık. Aciz bariz güç sapması. Kapalı idrak güçsüzlüğü. Lafta gücenmişlik. Nasıl olsalı naif dönüşüm beklentisi...
Katlanılan kısır döngü. Kapsamlı kararın izdüşümü idrak bunalımı, irade kaybı ve tarihsel ihmal. İkircikli itiraf. Hayatın anlamsızlığı. Süngüsü düşmüş akılların uğursuz fısıltısı. Fırsatçılık...
Virüsten nem kapma günlerinde, üstü kapalı fiyasko...
İş bu fırfırlı faniliğe hangi ateşkes yeter. Kasti yapılmasa da zihin okumalarından çıkan sonuç ağır sebepsizlik. Atardamar donukluğu. Akıl tutulması. Damarlarda pes ve katı dolaşım zorlaması. İrade dışı, idrak ötesi bir idari karar ile kararsızlık. Hat üzerinde karşılaşılan ise insan suretinde virüs buluşması, vampir dalaşması, kuyruk dolaşması. Ete geçen demir dişlerin bıraktığı çentik. Acısı çok yakında hissedilir. Kötü hayallere köprülenme de. Köpüren virüsün en zayıfı kavrayış anı da...
Bunca emek sonrası bir anda bir kalemde yemek aşkına virüse teslimiyet...
İdrak ve irade çıkmazında alev renklerine, nefes kesici bir fırça darbesi. Kara...
Hangi bir türlü tarif edilemez nefes bu? Nefesi nefsi hepsini geceyarısından evvel doyasıya harcayış çarkı. Her şey karmakarışık. Uçuk alışverişler ve lafta virüse karşı toparlanma süreci...
Hangi toplardamar marifetiyle. Hangi gelir. Sanki genel gider kalemi. Kalplerde, deyimlerde, zihinlerde eksik görüntüler. Yüzsüz yüzler. Gayet gergin bir ciddiyet. Orantısız ve çirkin benzetmeler. İdrak ve irade yalpalaması. Yakılan ateşin acizliği. Faydasız zihniyet. Zinhar emniyet. Yönetemeyen hükümet. Kör noktaya sabitlenme. Sahibinden iptal kaydı. Teriyle teniyle asla inkar edilemez icraat. İcmali muhteşem insafsızlık. Çatık kaş çatlak dudak. Duraklayan kiralık akıl...
Aklı durduran vurgu virüs vurgunu. Vurgun vuranın zayıflığı. Zarfı pullama ıslaklığı. Kullanılması yasak terazi. Beter acı ve zehir yapışkanlığı. Takıştırma. Yakışıksızlık...
Nihayet kafa toparlama seansları. Gecikti...
Zayıf idrak ve kayıp iradeyle kilitli kapıların kırılması yanlış odaklanma. İstikrarsız yöneliş. Aklıevvel yönetişim. Hilafsız hata. Her hata suç üstü yakalanmak için sanki.
Hala aleni alaycılık. Beklenen karar ve sıradan tatbikat.
Kapalı devre sadece virüse yaradı...

MODA ZİHNİYET...

Pervasız virüse karşı koca dünyada, hala cılkı çıkmış politikalar sürdürülüyor. Kopyacı moda zihniyet her yerde. Her yerde grafiklerle süslenmiş, hatır gönül ilişkileri ile düzenlenmiş katran karası karartmalar, eti budu belli, edi büdü siyaseti. Ve virüs salgınına savrulmuş milyonlar. Figür hepsi. Çürük moda zihniyetin esiri...

Gayet güçlü irade ve dünyaya egemen sermayeyi felce uğratan virüs karşısında hala iki yüzlü pompacılık. İkircikli yaklaşımlar. Doğruyu söyleyenleri değersizleştirme çabası. Tek dert zemin kaymasını önleme. Değişmez tabiyet ve tabela tuzağı...

Dünya ölçeğinde günlük hayatlara yüzyılın belası virüs düşmüş, hala kör ve sığlık versiyonu. Sağlık tehlikede. Bu halde bile çürük güce ve hırsa aşkın güven. Bildik, dimdik maskaralık. Felaketi bir yerlere yaslama dürtüsü. Beylik paşalık derdi...

Virüs mecal bırakmamış hala mecazi yakıştırmalar. Olmadık pozda virüsle yakınlaşmalar. Oysa mecburiyet başka, bambaşka. Gelecek kuşaklara miras kalacak denli büyük kapışma ve toptan parçalanma. Hala klişe iddialar. Rakamlar ortaya koyarak gündelik perdeleme tavrı. Peki nereye kadar. Niye?

Jargon belli jargon. Ama moda zihniyet tüm dünyada demode olmuş halde artık. Mantıklı ve makul tepkiler de buraya kadar. Köken, sınıf ve toplum yapısı ayırmayan virüse karşı her şey buraya kadar. Çünkü emperyalizme yataklık ve yatkınlığın maliyeti ağır.

Ağır olunca direkt ilgilenmesi gereken virüs salgını çayıra salındı. Mevlam kayıra bazlı. Felaket önleme taktikleri de karnaval havasında. Hala taşeron zihniyeti...

Keti, seti, meti kafi derecede olmayan moda zihniyet. Her türlü varyasyon da tutmayınca dünya resmen ortada kaldı. Herkes virüsün eline kaldı. Sağlıkçılar da...

Moda zihniyetler tüm dünyada virüs ile doğru orantılı çöküş içinde...

Çöküş yüzünden virüsten kurtulmak adına dengeli, merkezi adaptasyonlar da gecikiyor. Geciktikçe kabile normlarındaki kurgu manevralar da hayata dokunmuyor. Maddiyat ve maneviyat ileri seviyede kan kaybediyor. Emek ve ekmek derdinde hayatlar. Otoriter tercihler ise tüm direnç pozisyonlarını negatif etkiliyor. Ve hala durumdan vazife çıkarmalar gündemde.

Evden de olsa vazife çıkarmaya hevesli moda zihniyet iş başında. Hala hatır gönül çıtasında fırsatçılık. Gereksiz çıkarcılık, genetik inkarcılık...

Dünya kafadan kopmuş, virüs melanetini def etme peşinde. Demoda zihniyet hala despotik diriliş havasında. Bu çeşit havalanmalar nereye kadar, belli değil.

Pervasız virüs cılkı çıkmış politikalar yüzünden, dünyanın cinsine cibiliyetine dek yürümüş hala kraldan çok kralcılık...

Hayatta kalmak için evde kal modası virüse karşı çıkılacak yeni zihniyet. Yeni arayışların da başı...

Ancak Dünya eve sığıyor da, içerde geçirilen zamanla ev dünyaya fazla. Evler. Yani moda zihniyet yüzünden geçim derdi kapıda...










ÖMÜR ADAMLIĞI VE PANDEMİ…

Ömür boyu sürecek sanılanlar, pandemiyle tökezleyince hayatı sürdürme sevdasıdır adamlık. Zaten ömrün demi kesin mizan denkliği. Hayatın rengi, izan mizan çakışmasıdır. Çatışmaların temeli ise medeniyet meselesi. İlim irfan açılımı. Oysa elde kalan gez, göz, arpacık ve tek bir adacık. Ve o adacığa hapsolmuş ömürler, öykünülecek bir ömre adanmış adamlık. Asla adam sende demeden hizalanan ömür. Ömür adamlığı ve pandemi…

Öbür yanda ömrü güzeşte, güzel çirkin, iyi kötü geçmiş gitmiş. Kritiği el yakar. Kıvamı beyin yakar bir muamma. Asla bilmez, ‘adam adamdan korkmaz, utanır.’ Zoru gördü mü sıvışan utanmazlar, arsız, uğursuz, yüzsüzler mecburiyetten âdemden sayılsa da, mücbir sebepten hayatın içinde adamdan sayılmaz. Yağlı tohumuna para verilmez. Boşa nefes, der geçilir. Topu bilirler ama bilmezden gelirler.

Diğer yandan hiç nedensiz yakalanılan tuzak, ömrüne bereket minik kızın elindeki masmavi uçan balon. Deniz gibi mavi. Deniz gibi kara. Balonla yan yana uçuşur anılar. Balon patladığında anılar da unutulur. Adam sende ömrü vefa etmez nasılsa babında aykırılıklar uyutulur. Ama bir yere kadar. Ömür adamlığın gücü bile yetmez, bozulan hayatın utku, nutku tutulduğunda olacaklara…

Pandemiyle geçilen, punduna getirip sarhoştuk bir kere geçtik, sınırıdır geçilen. Ama bir kerelik de olsa haddi hududu aşanlar mavi atlastan çul çullansa, çulsuzdur salınıp yiten hayatın içinde. Adam adamdır olmasa da parası pulu, eşek ise eşektir karun olsa…

Paketlenmesine az kalan bu pandemi gösterdi ki zaman, eşi benzeri olmayan adamlık zamanı. Eşey farklılaşması devri. Alışması uzun sürecek yıkıcı bir salgın ama eşkâl belli. Silaha merak ta Ata’dan. At, avrat ve silah da kafadan anane. Anıların yalımı da günbegün depreştikçe depreşiyor. Tek çare gözlerimi kaparım vazifemi yaparım pratiği…

Ömür adamların da aklı patlar bazen kurusıkı, bazen beylik. Şeytan üçgeninde kaybolmadan, manyetik paravan dalgalara kapılmadan. Kahırlanan şeytan doldurur hakikisini. Kabzası, namlusu, mermisi ekmek hamurundan. Ekmek teknesinde düş kırıklığı yoğuranlara ise rastlantısal ayrıntı. Şeytan ayrıntıda gizlidir misali. Akıl hücreleri dizilir şarjöre. Ömür sürülür namluya. Yolculuk başlar. Vazgeçilemeyen yollarda tetiğin boşluğu alınır. Ve son dua. Ömür adamlığı davası. Dava ömür adamının davası. Pandemiye isyan…

Pandemik simetrik ve sistematik taaruzda. Genel kanı milim kaymaz persperktifte hedefe kiltlenme. Bu akademik boşlukta bile kaçamadı, kaçamaz. Dizgesel rahatlığa sığınışlar da sağlığı bozar. Sadece disipline edilmiş yalınlığa, yalnızlığı ekleyip bekleyenler, gez, gör, dolaş, yekûnu bir küçük, minnacık adacık olanlar yırtar...

Denizden içeri, dağların ardı kontrolde tutulan dünyalardan, dünyalık kapmak ile özdeşleşince kör nefis, ömür boyu sürmez hiçbir şey. Anında biter ısmarlama yaşanan âlem. Anılar çemberinde ata yadigârı belinde bir gölge. Hayranlık duyulacak cinsten bir gözü kara. Son yolcu. Kaynar içten içe. Çelik tellerle ciltlenen adamlığın kitabı elinde. Korsan kitabı dahi bilmezler, boşa tüketirler vadelerini. Zaten kısa veya uzun vadede bu vasıfsız adamcıklar, pandemi diyarının yolunu tutarlar.

Yıllar, uzun yıllar geçse de üzerinden bitmez pandemi. Unutulur sadece alışılır. Gün gelir adalar denize gömülür, ömür adamlığı gönüllere, adacıklar mavi atlasa, denizler okyanuslara. Bu adamcıkları ise kara toprak dahi kabul etmez. Herkes kendi hayrına kendi cenaze merasimine…

Ömür sürdüğünce sürer bu kovuşturma tutkusu. Tutku Adam gibi adam kalma tutkusu. Güç yettiğince hayat mücadelesi. Asla taviz vermeden ömür adamlığı. Ömür yeterse de ne pandemi kalır ne de virüs salgını, kökünden kazınır duygusu…

Az kaldı gibi görünüyor…













SON TARİHİ YOLCULUK…
           
Ömür denilen şey tarihsel eylemlilik ve çok kısa. Elden gelen gelmeyen neler yapılsa edilse de santim uzamaz, uzatılamaz. Hatta gün güne kısalır. Fizik ötesi bir yerlere kör bağlantılar, uzun yakarmalar ve envaı çeşit dualar da ömre ömür katmaz. Öyle dua olmaz, yok. Olsa da hiç kabul görmez. Kar etmez…
           
Yani uzun ömür dilemek ve çok yaşamak da özünde adım adım sona yaklaşmadır. O yüzden tarihe, tarihi bir damga vurmak için ömürden ömür verilir. Ancak ömür boyu tam tekmil ştampila elde dolaşılsa bile hayatı kaşelemek, mühürlemek herkese nasip olmaz. Tekâmül meselesi. Ayrıca akıl, bilim ve cesaret işidir, tarih yazmak ve tarihe yazılmak.

Kısa veya uzun, an gelir vade dolar ve hesap düşer. Düşülür bilinmez yola. Sere serpe. Son yolculuk başlar. Son tarihi yolculuk…
           
Ömür öyle bir şeydir ki, başlarken biter veya biterken başlar. Ömür ve ölüm sanki yapışık kardeşlerdir. Araya girilmez. Gerçi pandemi geçici süreliğine biraz ucuzlattı ama pahada ağırdır ölüm. Önüne yığınla servet dökülse ölüm meleği satın alınamaz. Bazen kantarın topuzunu kaçırıyorsa da işini hakkıyla yapar.

Dün bir bugün iki, yarına sıra kalmaz dünya cehenneminden diğerine geçilir. Dünyada cenneti yaşayanlar bu geçiş işlemlerini uzatmak için bin bir bahane uydurmaya, ölümü geciktirmek için bin bir çare bulmaya yırtınırlar. Ne var ki ölümün yüzü soğuktur. Kara meleğin soğuk bakışı dokundu mu koskoca bedenler buz keser. Yani anlı veya ansız, zamanlı veya zamansız son yolculuk, zorunlu tinsel ve cisimsel ayrışma güncellenir. Böylece maddiyat ve maneviyat gündeminden kopan mermerden tenleri, mermerden lahitler paklar.

Ahit lahit öncesi paklanırken pahalı kefenlere sarılmalar da, debdebeli definler de, kutsallık bulaştırılan pandomimalar da son yolculuğa estetik kaygıdan öte bir mana yüklemez. Yolcu için akıl dünyasına kapılar kapanmıştır. Kabahat ve günah, selamet ve sevap diyarına tek gidişlik bileti elindedir. Elde belde dilde malikliği savsaklayanları da malik karşılar son durakta. Ömrü billah kefenin cebi olmadığı o zaman dank eder. Ancak son yolculuğun ağır yorgunluğu vurur perdeye. Tarihi kadife dökümlü perde kapanır…

Ömür denilen şey işte o perde arkasında âlemlere açık masaya yatırılır. Ömre bedel ne varsa veya yoksa, maksatlı maksatsız ritmik ibadetler, periyodik egzersizler, değme jimnastik hareketlenmeler, ağlak yakarışlar,  boş ama hoş dualar, kendine saklanan sırlar, esnek figüranlıklar sırayla geçer gider. Çok kolay ve çok çabuk verilir hesap. Hesaplanamayan tam maharetlerin mahareti gösterilecekken ömrün tükenişidir. Ve akıl duvarına denklenmesi zor bilançolar asılır. Esi esnası, ezası cefası, havası sefası esefle estirilen bir ömür tarifiyle. Tarih defterinde de yok yere geçirilen ömürlere yazılır. Yazgı oymuş buymuş hikâyesinden öte işte asıl yazgı budur.

İşte bu yazgı kabul edilesi bir yazgı değildir. Çekilmez hayat zaten ömür törpüsüyken.  O halde pandemi mandemi martavalları bırakılmalı. Çünkü bu çağda ömürler ve ölümler bu kadar ucuz olmamalı. Ucuzlatılmamalı. Salgınsa salgın, bir an evvel bu virüssel baskı dünyadan kovulmalı. Bu pandemik sarsıntının öyle lirik söylemlerle atlatılamayacağı da bariz. Adam gibi önlemler alınmalı ve uygulanmalı. İkinci sendrom buluşmalar da kapıda. O zaman son tarihi yolculuğun ilk anında, gerisingeri giden ilk adımında, ömür ve yazgı kapsamında tam sıkışacaklara acil destek. Akil dayanışma. Nakil hizmet.  Ömürlerin güzel eylendiğini nitelikli eylemlerle hissettirmek. Yani maddi manevi değer aktarımı, yaşama hakkı…

Bu yüce hislerden ve hisli eylemlilikten gayrı ömür denilen şey nedir ki? Nice uzun, upuzun yaşansa da, yekûnu tarihe bir çentik atamadıktan sonra ne fayda. Bu ne yaşamak. Üstelik son yolculuk da çetin geçeceği besbelliyken. Uğurlayıcılar hedefsiz, isteksiz haldeyken. Ufukta son tarihi yolculuk varken…

Son yolculuğun son durağı, ömür denilen şey tarihsel eylemlilik ve tekrarı yok durağıysa. Ahret suali şudur; N’oldu? Durmak yoktu hani…











GÜLLERİ SOLDURAN GÜN 6 MAYIS…

Gülleri Solduran gün 6 Mayıs. 6 Mayıs fidanları darağacına gönderen gün. Dünya döndüğünce 6 Mayıs devrimci yüreklerde tükenmez bir hasret ve asla sönmeyecek bir ateş bırakacak. Gelen zaman delice aksa da, arzdan arşa ölümsüzlüğü sonsuzluğu çağrıştıran yine onlar olacak. Unutulmayacaklar…

Alelacele havalandırmaya kurulmuş darağacına giderlerken, gece ayazı bile olsa üçü de mutluydu. Güldüler ve inandıklarını son kez haykırdılar. Devrimcilerin avukatları ağladı. Devrimcilerin babaları ağladı. Analarının yürekleri yandı. Hayat her birinin aklından öptü…

Haklarında haksızca idam fermanı verildi. Meşhur mecliste onandı. Senato biraz direndi. Çünkü hiçbir biyografiye sığmaz cesaretteydiler. Yaptıkları ve yapmak istedikleri ile büyüdükçe büyümekteydiler. Mevcut devlet erkânı zekâsı ile çözülemez boyutta akıllıydılar. Akıllarından devrim tanrısı öpmüştü…

Koca memleketi yönetenler onlardan acayip korktular. Kıskandılar. Astılar. Ve şu fakir milletten, memleketin geleceğini çaldılar.

Tek suçları adı memleket olan ve sekterleyen ihtiyara elvermekti. Birlikte omuz vermek, kol kola yürümekti. Yürütmediler. Zamanlı zamansız mahkûmiyetler ve yerli yersiz ölümle kuşatıldılar çepeçevre.  Ancak onlar; “ yüz metreyi en hızlı koşan çocuklar”dı. Devrime koştular. Teklemedi hiç kalpleri. Sadece yaşanmazı yaşamak incitti ve acıttı yüreklerini. Yine de alınmadılar. Başlarını öne eğmediler. Kimseye eğilmediler. Ölüme bile. Avluda o kirli gecede Ölümsüzlük üçünün de alınlarından öptü…

Hiç korkmadan sehpalarını kendileri devirdiler. Tam bağımsızlığı haykırdılar ve gittiler. Defnedilirlerken memleketteki çıkışsız labirentlerin esrarını ve devrimciliklerinin sırrını da yanlarında götürdüler.  Ve hayat o dayanılmaz ıstıraplı günde devrimcilerin babalarının aklından öptü…

Gülleri Solduran gün 6 Mayıs, fidanları darağacına gönderen gün, yaslı. Devrimcilerin gözleri yaşlı. Üç kırmızı karanfil karşıyakada dost bağrında. Ve hayat onların devrimci yolunda ilerleyenlerin de aklından öptü…
Devrim aklının ince gülleri, uyku bozuğu gecelerin kırmızı karanfilleri, izmlere bulanmış hayatın kırgın fidanları onlar.  Onların “başı dikti ve hayal ettikleri güzelim dünya için, ülkeleri için, memleket için, sıla için, anaları, babaları, kardeşleri için, kurtuluşa giden devrimci isyanları vardı. Kutlu olası devrimci yolları vardı. O yüzden devrim andı içtiler ve sehpaya-musallaya yürümekten çekinmediler, asla korkmadılar. Asla yılmadılar. Hiç baş eğmediler ve asla hiç kimseye eğilmediler. Dimdik durdular ve yiğitçe gittiler. Çünkü onların ince gelecek hesapları, kişisel kaygıları yoktu. Sadece pırlanta akılları, altın yürekleri, gümüş parlağı bakışları ve gencecik umutları vardı. Tek cümle ile izahı, onların cesaretleri ve umutları vardı yığınlara mal olan. Ve devrim akıllarından öpmüştü…”


Her sene Gülleri Solduran gün 6 Mayıs’ta, fidanları darağacına gönderen günde.  
Zorumuza gider bir parça günlük hayat huzuru tatmadan gerisingeri devrilmek. Gerçeğin özüne zamansız girişin mükâfatıdır, kırk küsur büklümlü özlem.

Oysa tarihi sulandırmaktır-sulandırılmasıdır insanın içini en acıtan. Ve zayıf düşmemek içindir her mayısın ilk haftası, dördü ile altısı arası şu anda en lüzumlu ve özlenenler arasından onları çekip çıkarmak. Derin uyku hali haraca kesmiş iken düşünceleri onlara sığınmaktır, kösnül yalnızlık ve tekdüzeliğe inat. Varsın olsun ayrılık şarkıları, yaratının kalıtsallığını bozmayacak aykırılıkları. Çünkü her içli şarkıda titrer zaman…

“Gülünün Solduğu Mayıs Akşamlarında”  kurtuluşa mukabil ise yolculuk dayanılır babında hayat şeridini bir ucundan diğer ucuna ağır yolcu farkıyla dolaşırım. İmgeler yeşerdikçe, gece sohbeti yapacak dostlarımı ararım her köşede. Naaşımız kara toprağı öpene dek sürecek bu kervan. Onlardır, babamdır aradığım, unutmadığım ve unutamayacağım…

Sonsuz bilgiler gölgesinde inanmak insana gerçekten kuvvet verir. Zamanla güç kaynağı bile olabilir çekilen tüm acılar. Ortalığı sürüyle yeşillik-zerzevat istila eder ama en nazlı yetişir olanlardandır onlar. Ey çıfıt kıyafetli ölüm, sahipsiz ölüm meleği ölüm tek celselik aşktır yiğitlere. Ve yüzüne vurulacak daha çok ayıp var, çok ayıplısın sen.

Eğer ozan özür dilerse en dalgalandırıcı biçimde diler, sinkaflayacak ise de çekinmez. Yeter ki, öğüt vermeye kalkışan denizin diplerinde ayıp arayanlardan olmasın.  Gülün dikeni yüreğimizi kanattığından iğneleyici sözler sarfetmeyeceğiz bu güne özgü duygusallıkla.

Babam akşam güneşini çimdikleyince yarım kalmış sevdalar, çok düşünerek yazmak, hiç düşünmeden söze başlamak gibi bir şey oluyor. Affet babam. Ve biraz daha zaman tanı. Daha zaman var sararan yapraklara ve lacivert taş üzerine kazılı bilgeliğimize.


BABALARIN BABASINA “4-6 MAYIS”…

Hani dünya ötesi sevilenlere sıralı ölüm yeğlenir ya tam da öyle. Mayıs dört ila altısı arası saklı kentin, sapağına saklanır nar gözlü hüzün. İnceden ince yüreğim kanar. Hüzünlenirim. Ve her dört ila altı mayıs akşamlarında bir kez daha ölümsüzlüğe uğurlarım, Terzi’yi, Denizleri ve seni, canım Babam. Derya Deniz dost bağrına gömülü sönmez Fikri, solmaz üç kırmızı karanfil ve sonsuz şahım babam Çavusolu. Son nefesime sizi unutmam. Bizdeki de harlı hasret işte…

Hem kim demiş, duyguların efendisi olmak bir yana, karanfil kokulu mayıs akşamlarında, babasına ağlamazmış diye. Yoldaşlarını anmaz diye. Devrimcilik biraz da babası öldüğünde ağlamak. Hayat yolcularını hilafsız dirençle anmak ve yaşamak. Tüm unutuşları da bir bir anlatmak…
Atambabam demem o ki; Yılın başından itibaren tüm dünyayı yüzyılın salgını kuşattı. Bu bilinmedik virüs saldırısı yüzüncü yılına hazırlanan memleketi, şubat sonu sallamaya başladı. Resmen beynelmilel bir felaket. Faşist midir, gomonist midir belli değil, adı koronavirüs. Pandemi kor ateş gibi dört bir yana yayıldı. Mart geçti, Nisan geçti dağlarına bahar gelmedi memleketin. Virüsler birleşince 1 Mayıs’ı bile evhapsi ile geçirdik. Bu virüs melaneti çöküşün çoktan başladığını, bitişe doğru sürüklenişin işaretini çaktı güncelere. Yani virüs korkusu dağları sardı...

Babam, dostlar, yarenler; ne zor günlerden geçiyoruz bilseniz. Öyle ki, 'helalin adı kaldı bilen yok, haram kapış kapış yiyen çok’. Üstelik hala saygıdan maaile iftardayız. Gün geçmiyor ki, milletin alın teri çalınmasın. Koronavirüsle hukuk, adalet ve kalkınma resmen dip yaptı. Başlarda hiç umursanmayan virüs pik yaptı.  Yerden göğe hak edilmiş ne varsa yerlerde. Yazıkmış, günahmış tınmıyor ekâbir kesim. Hepsi hala kerevetine çıkma derdinde. Milletçe maddi manevi bittik. Moralman çöktük. Değerlerimizi kaybettik. Rejim bitik. Umursayan yok…

Babam benim, bu kez tam nefes alacağız derken koronavirüs vurdu makası. Takatten kesildik. Kanarya can çekişiyor. Hakikaten yalpaladık. Dolar doymuyor. Altın el altından zula. Borsa tepetaklak. Çarşı pazar ateş pahası. İşsizlik had safhada. Rekor işsizlik her eve dayandı. Yüzsüzlüğün bu kadarına pes. Ama hala pes diyen yok.

Babaeren hal böyleyken hala güllük gülistanlık edebiyatı. Memleket bekası. Millet sevdası. Yut dışına özel kargo uçaklarla hibe yardımlar. Millete üç beş bez maske dağıtımında beceriksizlik. Resmen rejim garabeti…

Evet, Babayaren işin kötüsü bu salgının ne zaman biteceği muamma. Şimdilik karantina. Hafta sonları ev hapsi. Ağırdan ağır acılar en zirvede. Tırmanan çekilmez günlerin ve bu hale getirenlerin topuna isyan sanki yakın. Sevindirici tek şey bilgeliğe ve bilime ihtiyacın farkına varılması. Ölüm korkusundan da olsa hayata kazındı gibi. Ancak virüsten kurtuluşa daha epey zaman var…

Babadost, olsun varsın, usanmadan beklerim. Nasılsa çetin ceviz rüzgârlar vuran viran iskele benim. Yelkenleri şişiren ölümler de. Asarım anılarımı rengârenk bulutlara. İçimdeki yalanlar soyunur, büyük yangınlarda pişerim. Asla al benekli hayallere dalmadan, gerçek hayatı çarpıtmadan dirençle patlarım. Bakarsınız pat diye gelirim. Çünkü yeniden demlenecek ömür kalmadı cepte. Zaten ölümsüzlüğe doğmak değil mi gaye. Bir ölür bin gelirim. Az müsaade…

Beynelmilel babam, her ne kadar atlas maviye kanatlanmayı, o sınırsız boyuta uçmayı, Denizlerle buluşmayı, Denizi karartan iman, fındıklıkları yeşerten inançla sonsuzda kucaklaşmayı içtenlikle arzulasak da biraz işimiz var. Bu virüs ihanetiyle hesabımız var. Bıçak sırtı güneş, iç karartan mayıs akşamları kızaran damlara vurduğunda, gülün dikeni hala yüreğimizi çentikliyor. Ruhumda ruhsuzlaştıran fırtınalar kopuyor. Sanki arzdan arşa sonsuzluğu içmeden, alnımıza zindan karası değmeden Baba ve oğulları misali, beynelmilelce buluşmaya hazır değiliz.  Sanki ebedi kurtuluşa az biraz zaman var…

Dedesoylum, iyi bilirsiniz siz; Yırtılır tarihin duvarı, duvarlar yıkılır. Darağaçları kurulur. Çarmıhlar çatılır.  Dişler kırılır. Gözler kararır. Asılanlar, çarmıha gerilenler narin boyunlara nazar, buz keser buse olur. Ve sünepe kara melaike. Ölüm yüzlü virüs melaneti. Kıyı bucak,  kenar köşe saklanan ihanet. İşte o ölüm yüzlü süflüyü yakasından tutar, darağacına çeker çekmez, çekip gelirim. Sıramız yakın, sıramızı savsaklamadan savarız. Asıl yaşamak o an. Yaşarız…

Atababam vaziyet durum bu.  Sensiz geçen yıllara ve azgın virüse inat zihnimdeki beynelmilel diriliş ve dilimdeki dirilmiş sözcükler şimdilik bunlar. Başta sen, hepinize selamlar. Saygılar…