9 Aralık 2019 Pazartesi

aralık-1


KONGRENİN ORTASI
Kongrenin ortasına doğru beyin fırtınası başladığında, determinist etikten uzak, tasarlanmış itirazlar ve hırsla baskın basanındır mantıksızlığı ortamı gerer. Yüksek gerilim bir yana tüm unutulanlar bir bir anımsanır. Ve her şey ince hesaplaşmalar üzerine detaylanır. Haliyle bu yersiz hırs, kasıtlı ve asılsız göndermeler, birçok soruyu akla getirir. Sorulara yanıt hep aynıdır; Makam bilmeyenlerin bestekârlığı…
Böyle şekillendirilmeye çalışılan kongre ve komplo dolu kompozisyonda, organizasyona sıkı sıkıya sarılmışlar da takınılan pozlara ve pozisyona aldanıp kısa dalgalı makamlara gayretlenir. Ve makamsız bestekârlık ile notaya değil rakama dayalı beste bir kez daha prim yapar. İşte bu metronom cereyanın heyecanına kapılanlar ise yenilenme devrinin geçtiğinin çok geç farkına varırlar.
Kongreler mevsiminde vaat ve vaazlar, hesaplı veya hesapsız nidalar yine kürsüleri kaplayacak. Söylemesini bilenlerin söylevi, algısı ve yankısı ortada organize işleri kimin dümenlediğini kısmen hisettirecek. Yani kanun çalarken çömlek çatlar hesabı kabuk çatlayacak. Çatlak çini cinliği yan basacak. Her hal ve tavır, aslında erki berki birmiş, bu iş bitmiş makamsızlığına işaret edecek. Eder mi eder.
Çünkü makamsız mekansız sarf edilen ve sarf edilecek sözler, gelip geçici her dalgayı durdurur. Durduk yerde keyifler kaçar. Kaçar çünkü müzi ile müziç, müzikten hiç anlamaz. Ayrıca sıradanlaştırmaya direnen yürekler orta ve uzun vadede asla yalpalamaz. Rotaları değiştiren gerçek nota, nota nota yayılır. Çünkü yüksekten düşmek, yüksekten bakanların boşa zaman harcamışlığına armağandır. Yılbaşına teselli ikramiyesidir.
Bozuk düzende, düzeltilecek çok şeyler söz konusudur ama usul ve makam bilmezler hep benzer nota imlerini hitleştirir. Kongre ortası ilk belirti ise makamlı makamsız, ünlü ünsüz, mekansızlık benzeşmesidir. O kadar…
Yani kaçınılmaz solfej yerine, eklerin büklerin, ekiplerin takiplerin köklere uyumsuzluğu tetiklemesiyle, ekipman modelinde yolu birleşen, yol birleştiren bir moda devrilmedir. Bu kongrenin makam bilmeyen bestekârlarca çepeçevre kuşatılması sonucudur.
Oysa her şeyin bir haddi hududu vardır. Hadler aşılıp hudutlar geçildiğinde kendini ondan bundan sayanlara veya saymayanlara kıssadan hisse hakikat öğretilir. Veya ortada kötü bir alışveriş olduğu kulaklara öğütlenir. Önemli olan besbelli makam mekân ayarsızlığını, reel siyasetle yoğurmak ve politika kazanına doğramaktır.
Çünkü savruk kavruk, sihirsel ve sinirsel iletiler ile siyaset yörünge ve rota şaşırır. Şaşırtır. Özellikle iç ve dış etkilerle, kesik tutuk yönlendirmelerle güdülen, diktelenen politika ve politik uygulamalar kongre yanıltır. Diktalamaya dönük istikamet hemen kongre ortası anlaşılır ve alternatif olmaktan uzaklaşılır. Uzak ara görülen ise kongrede netleşir.
Çok kötü bir alışkanlıktır, kof siyaset hapını gözü kapalı yutmak. Nasıl olsa yuttururlar diyerek haddi hudutu bir yana bırakmak ise ters nota basmaktır. Dut yemiş bülbülleri altın kafesinden çıkarıp kongreye hazırlamaktır. Karşıtlığı harmanlamaktır.
Elbette ‘her kongrenin başı ve sonu vardır.’ Ve kongrenin tam ortasında, kitabın ortasından okuyacaklara ve konuşacaklara ortam doğar. Onca yıldan sonra gelen ihtişamlı günlerde, bir nevi makam ve mevki susamışlığıyla, suslamak ve yeni suskunlar yaratarak aradan sıyrılmak kompozisyonu tek notadan çalmaktır. Çalınmaz. Çalıma yalnızca makam bilmeyenlerin bestekârlığı denilir ve tek kalemde geçilir.
Bu kongre kompozisyonunda, mevcut makamlar ve mevkilerden düşüleceği gibi makamlara ve mevkilere gelmek de düş olarak kalabilir. İki benzeşenlere benzemeyip farklı bir rota izleyenler ise, beş sekizlik notalı eski bir besteyi aklın duvarına yazarlar.
O yüzden şimdilik yapılan, mevcut aymazlığa küçük bir uyarı, yarın ise bekraund itibariyle dipnotlar hak edenlere ayan beyan nota verilebileceğinin ikazıdır.
Onun için bu kongre porte düzleminde, kongrenin henüz ortasında notaların doğru okunması için sol anahtarına dikkat…


KONGRENİN BAŞI
Her kongrenin başı ve sonu vardır…
Kongre dönemlerinde, başı ile sonu arasında yaşanan süreç temsile, tartışmaya, işlevselliğe kapalı, açıkça bir fantezidir. Yani kongre makyaja dönük yorumların yarıştırıldığı, hepten kafaların karıştırıldığı, tatlı dilli, algı yaratmaya dönük bir çerçeve ve bu çerçevede ana karakterler üzerinden ayrışma ve toplaşmadır. Sonu ise başka bir muamma.
Kongreler ne yazık ki, özünde dayanakları belli olan ancak sessiz, tezsiz, hedefsiz ve asla estetik olmayan, çok basit ve cılız günlük örneklerle güdümlenen, rol kapma yarışına dönüştürülmüş durumda. Alenen böyle bir görüntüsü var.
Son yılların politika düzeninde kongreler; başından sonuna kadar, parti üyelerini, taban kitleyi, propaganda yöntemleri geliştirerek yenileme ve saflara katma işlevi görmez halde. Umuda yolculukta mevcut duruma isyanı ve şartları değiştirecek kadroları ve temsil kabiliyeti yüksek öncüleri benimsemez katılıkta. Seçmez ve seçtirmez pozisyonda…
Yani kongre denildiğinde ilk akla gelen, kongrelerin; özellikle umut yaratmaya dönük adımları ve adamları kongrelerde, sürekli kongre başı olanlar aracılığıyla dışlayan, öteleyen bir mod olduğu. Kabul edilir değil ama gerçek bu. Kabullenmeyenler ile hakikati dayatanlar ise saf dışı ettiği. Sola ve diğer sola hatta Sodeme, kapılar kilitlendiği. Kapatıldığı…
Hal böyle olunca, umut ve beklenti temelinde doğan açık gittikçe büyür. Büyür çünkü her kongre ile çözüm arzusu ve gerileyen şartlara çare bulmak benzer merkezden, kongrenin başı tayin edilenlere bırakılır. Bırakıldıkça aynı sığ model yansıtılır. Yansıtıldıkça bir başka çare bulamazlar. Yine de onlardan kurtulmaya çare kalmaz. Yani çaresizlik mantığın önüne geçer. Hâkim mantaliteye riayet artar.
Bu gereksiz hâkimiyet, kongrelerin başında ve sonunda farklı bir yönetsel tavır ortaya koyamadıkları için, ilerisi için belirleyici bir rol üstlendikleri de pek söylenemez. Sadece her zamanki gibi provokatif bir anlayış baştan sona egemenlik kurar. Ve nihayetinde merkezi otorite her şeyi üstlenir. Her işin üstesinden gelir. Kaçış ve çıkış yolu da her zaman budur.
Aslında her kongre kendi politik koşullarına göre krizden çıkartacak, imkânsızı mümkün kılabilecek, potansiyel içeren yerli malı bir dokuyu dokumalıdır. Alışılagelen eşitsiz ve dengesiz bileşenler ile uyumsuzluğu artıran, iç buhranı tetikleyen bir mekanizmayı değil.
Ancak kongreler ve tescilli kongre yürütenler, sürekli kendini tekrarlayarak, eskimiş müessese olma vasfına devamlı katkı sağlar. Böylece iyice derinleşen kriz ve işlemeyen, işletilmeyen bir modelin alt başlıkları olurlar. İlk soğuk sıkım zeytinyağı misali.
Bu belli tip yarışlarla belirginleşen kongreler aslında, ta en başında kesin bir sonuca işarettir; baştan bitkinlik, ortada bıkkınlık ve sonuçta imkânsızlık. Çünkü böylesine eşitsiz ve tekelci bir kongre formatında, başka bir formül üretmek neredeyse imkânsızdır. İmkânsızlığın üreteceği de imkânsızlık olur. Ve hiçbir tasarım geliştirmeden, eski tip siyaset yapma biçimine teslimiyet güncellenir. O kadar.
Oysa halk, kitleler, sınıflar, aç bilaç ve yoksul kesimler, düzey farkını kapatacak, uçurumları kaldıracak, kapitalist rejime kafa tutacak, tutkulu ve cesaretli partililerin kongre başı olmasını ister. Başı sonu oynamayan dava adamları ister…
Sonu başında belli bu kongreler; bileşenleri uyumsuz yapıları, parti içi ve dışı işleyişin başına getirdikçe sadece şu olur; zaman çok çabuk geçer ve vardır bir hikmeti.
Her kongrenin sonu, bir diğerinin başıdır…

ATEŞKES SAVAŞLARI
Yeryüzünde en modernize edilen, en gerekli gereksiz görülen obje, silah. Gelmiş geçmiş en yoğun stoklanan da silah. Ya savaş çıkarsa düz mantığıyla. En çok hurdaya çıkan da silah. Huzura çıkan da. Huzur ve güvenlik maksatlı kullanılsa da, kullanılmasa da devasa yatırımlar yapılan da. En çok ayrılan para da silaha…
Elbette bir piyasası, hatırı sayılır bütçeli bir pazarı da var. Silah geliştirici, büyük sermaye temsilcisi ülkelerin elindeki silah stoğunu eritecek silah tüccarları da mevcut. Ambalajlayıp ambalajlayıp stokları eritecek güçleri de.
Bunun için tek olması gereken savaş. Savaş ekonomisi. Savaş ekonomisi ve sürdürülebilir savaş. Yeryüzünün birçok köşesinde abartılı savaş tanzimleri. Militarizm. Şiddet ve silah kullanımının yaygınlaşması, ağır silahlar kullanımı.
Komple sömürüye yeşil ışık…
Savaşsız bölge bırakmadan atıl savaş teknolojisini transfer. Sonra bölgelerin kaynaklarına çökme. Köleleştirme. Asimilasyon ve diktatoryal rejimler yoluyla savaşlara uzun ömürlü rol biçimi. Arada bir ateşkes. Sonra ateşkes süresini de aradan çıkaracak yeni savaş.
Ateşkes, Savaş, Ateşkes süreci. Asla Barış olmadan, barışa çıkan yollar tıkanarak savaş…
Bölgeler, ülkeler ablukaya alınarak, öncelikli uydulaşan ülkelere lafta bağış, aslı astarı yığınla borç silah desteği…
Emperyal düzlemde eldekini çıkarma, stok savma. İleri savaş ve silah teknolojisine geçiş…
Büyük sermaye bu savaş teknoloji ile geleceğini güven altına alır. Egemenliğini devam ettirir. Ulusal ve sınıfsal kargaşaları tetikler. Ulusları yalan yanlış etkiler. Uluslararası kirli savaşları planlayarak yeni pazarlar yaratır. Ve satar.
Genel amaç pentagonyonel politik programlar dâhilinde eğitilmişlerin, bu ticaretin paydası haline getirilerek tekerleğin dönmesini sağlar hale getirilmesi. Amaç budur. Varlık sebebi olmayı kanıtlama yönünde ortaklık.
Sonra büyük sermaye ve kurulu düzenin işleyeceği yeni formülleri de meşrulaştırmak. Daha sonra savaş felsefesi ile donatılmış kitleleri savaşa sürüp, cepheleştirmek. Kıyasıya savaştırmak.
Ateşkest. Ateş kesince silah satmak. Gizlenen borç usulünde hibe silah aktarımları. Ve stokları kullanmak, kullandırtmak. Faturayı tutsak alınan bölgelere ve bölge ülkelerine ve insanlarına kesmek.
Artık en modern ticaret yapmanın yolu, olan çoluk çocuk bölge insanlarına olurmuş, canlara olurmuş düşünmeden yakmak yıkmak. Acıları unutturmak. Çok uluslu medya yoluyla yaşananlara yabancılaştırmak. Çarpık düzene sözcüler üretip, düşünsel özgürlükleri hepten kısıtlamak. Asla barış istememe gericiliği yaratmak. Yaratıyı dinleştrmek. Etki daraltmak yetki genişletmek…
Savaş kültürünü dayatarak safha safha savaştırmak. Savaş ve savaşın büyük fotoğrafından soyutlanmak. Ateşkes savaşlarına boyun eğmek.
Ve sınırsız derecede modern silah teknolojisinin çok gerisinde silahlanma ve ateşkes savaşları…

KÜRESEL DE…
Küresel birlik, ulus devletleri bir bir yok ediyor. Yok, etmek için fırsat kolluyor. Küresel bombardımanlarla, asalak kurumlaşmalar programlandırıyor. Sonra dünya temizliği. Dünya tanıklığı…
Gözler önünde çöküş kapsamlı kapışmalar. Kamplaşmalar. Zorla kabullendiriliyor. Meşru hale getiriliyor. Ve Devrim karşı Devrim provaları…
Egemen sermayeye dayalı haraç mezat satışlar. Silahlı güce endeksli haraç toplama sistemi. Sistemsizlik…
Tekelci Mafya ekonomisi…
Dünya bu tür örgütlenmeler ve kukla modellerle dopdolu. Postmodernizmin kısa tanımı da bu. Bizzat sömürü…
Bu arada küresel sermaye, siyaset ve iktidarları da bir güzel dizayn ediyor. Edemediklerini soktuğu cenderede bunaltıyor. Bunalım yaygınlaşınca bilimsel düşünce ve yöntemlerden de maalesef kopuluyor.
Ondan sonrası varsa yoksa direnişi yükseltecek dinamiklerin de tırpanlanması. Tırpan, modernizmi pratikleştirecek kurumsal yapıların içine de vuruluyor. Çağdaş ölçütlü fikir ve dinamikler yok sayılıyor. Çökertiliyor. Sonuç dikensiz gül bahçesi…
Otoriteyi benimseyen ve benimseten kurgu iktidarlar. Gerici modernizm. Fantastik sıradanlaşma. Pop fantezi sıradanlaşması. Yeniçağ küreselleşmesi…
Ulus devletler küresel sermaye ile bütünleşme çabasından vazgeçmedikçe yok olma tehlikesiyle baş başa. Sonu bilindiği halde bu derinliği olmayan ilişkilerde ısrar, esrar. Bu ilişkiler zamanla bir başınalığı da perçinliyor.
Sözde sağlam dostluk dayanışması…
Yaşanan döneme, karanlık siyasi tercihlerle yön verme eğilimi. Küresel birliğe açık davetiye. Ve itiraz edilemez çapta çapsızlık. Sonuç savruk gelişmeler. Ve tehlikeli yakınlaşmalar.  Peşinden ağır bunalımlara yakın tanıklık.
Küresel sermayenin birlik ütopyasına, bilimsel ve akılcı yorumlar yapılmadıkça daima bu tuzağa düşme. Onca bağ ve yeterli ayrıntı mevcutken, kutsallık derecesinde mevcuda tapınma. Mevcuda tapınma ve iç hesaplaşma. Bunlarla ertelenemeyecek muamma.
Bunca erteleme, Ulus Devletleri yok etmek için erketeye yatmış küresel sermayeyi heveslendiren bir durum.
 Ve Devrim karşı Devrim projesi…
Her türlü karalama sonrası küresel gizil gücün, ulus-devletin kökünü kazıyacak role soyunması. Ve açık sanıklık.
Kapitülasyoncu kapital kepazeliği…
Tüm bu atraksiyonel küreselciliğe karşı durulmadıkça, direnilmedikçe ulus devlet projeleri rafa kalkar. Ulus-devletler de toprağa.
Küresel birlik yönettiği savaşlarla, içini dışına çıkardığı Ulus devletleri de bir güzel sömürgeleştiriyor.
Ve bizzat sömürü. Başlıyor…
CHP ESENLER İLÇE KONGRESİ 22 ARALIK’DA…
CHP Esenler, İlçe kongre delegesi seçimlerini üç haftalık etapta tamamladı. Sıra ilçe kongresine geldi. İlçe yönetimi kongrenin 22 Kasım 2019 tarihinde yapılacağını açıkladı. Görünen, kongrede mevcut başkan Bülent Ütebay ile eski başkanlardan Cemal Kaya adaylaşacak…
İlçe kongre delegesi seçimlerini 17.11.2019 tarihinde dokuz mahallede, 24.11.2019 tarihinde altı mahallede yapmıştı. İlçedeki delege seçimlerinde uzlaşı sağlanamayan Turgutreis mahallesinde de 30.11.2019 tarihinde 09-11.00 saatleri arasında seçim yapılarak delege seçimleri tamamlanmış oldu.
Mahallelerde delege seçimlerinin tamamlanması ve delege listelerinin kesinleşmesinden sonra kongre tarihi ve yeri açıklandı.
Açıklamada “ Partimizin 30. Eylül 2019-MYK kararı uyarınca ’37. Olağan Kurultay’ süremize esas olan, ‘ Esenler ilçesi 11. Olağan Kongresi’nin 22 Aralık 2019 saat 10.00’da yapılmasına karar verilmiştir…”
Buna göre, CHP Esenler İlçesi 11. Olağan Kongresi 22 Kasım 2019 Pazar günü, saat 10.00’dan itibaren K. Topbaş Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

HİÇ
Açık tanım; ‘Bütün varsayımları, olasılıkları dikkate alıp, içindeki doğruları söyleyene dürüst insan denir. Siyasetçiyse dürüst siyasetçi denir.’ Düştük yollara. Hiç diyarında dürüstlük. Mumla arar olduk…
Yalancının mumu iki adımlık. Şanı namı bir yana, ‘Ey bana kendini adam diye tanıtan, Şu halime-hallere bak da önce kendinden utan’…
Utku nutku tutulmuş sen, sen hiç?
“Kırık bir tahta iskeleden sonsuzluğa baktın mı hiç
Veya bir tren garında yalnızlığını bekledin mi hiç
Köşe başı meyhanesinde körkütük olup içtin mi hiç
Özlem ekip yollara sensizliğini sakladın mı hiç.
Kırık bir tahta iskeleden sonsuzluğa baktın mı hiç
Veya bir tren garında yalnızlığını bekledin mi hiç
Köşe başı meyhanesinde körkütük olup içtin mi hiç
Özlem ekip yollara sensizliğini sakladın mı hiç.”
Yok. Yok, çünkü Hiç diyarında; ‘İnsanlar gerçek düşündüklerini, yüzlere bakarak değil içinden söylerler.’ Çünkü korkarlar…
Oysa ‘Dünyanın en korkak insanları diktatörlerdir. Gölgelerinden bile korkarlar. Hoca hocayı, diktatör diktatörü hiç sevmez.’ Hiç biri dürüst insan sevmez. Aslında korku karşılıklı korkudur.
Zaman farkındalık zamanı. 'Haydarpaşa garındayız, biz her şeyin farkındayız.’ Biliriz de demeyiz bilirkişi formunda. Çünkü ‘Ahmak iki dedi, ben bir dedim. Cahil üç dedi, ben bir şey demedim.’ Nedeyim.
Hiç diyarında yokluğu, ‘yoksulluğu eşitlediler şimdide intiharları eşitliyorlar.’ Hiç yokluğu. Varı yoğu bir yana, ‘Havalar ayaz. Bizim oralara kar yağmış. Felek çarkın kırıla. Yirmi yaşımdaki gençliğim ile karakışlarımı geri ver.’ Vermez. Vermez çünkü ‘Hayatta hiçbir şeyin tekrarı yoktur’…
“Bu gecede yokluğunun ertesi
Bu senede gidemedim.
Kar yağmış Çevrimçayır’a
Beklememiş Kasımı.
Yeni yeni konaklar yapılmış.
Son yanan ışık ta söndü
Son gecenin ayazında.
Akpınar kar altında
Kimsesiz kaldı mezar taşlarımız.”
Hiç. Daha ne olsun. Her yanda açık açık İnsana şiddet. ‘Kadına şiddet. Şiddet; dövmek ve öldürmekten ibaret değildir. Yaşam tarzına ve düşüncesine baskı yapmak ta bir şiddettir.’ Hiç uğruna. Kimi kimsesi olmayanlara…
“Kimi gökyüzünde uçuyor
Kimi deryada yüzüyor
Kimi yeryüzünde yürüyor
Herkes kendi aleminde
Bense bir hırka derdinde
Niye dara(sorguya) çekildim
Ben Hallaç-ı Mansurmuyum.”
Duyanlara duymazlara dürüstçe bir soru; ‘Ağaçlar meyvelerini dallarına asarlar, zalimler ise mazlumları darağacında asarlar.’ Niye?


Buralar ayaz. Bizim oralara kar çarkın kırıla.


FİLTRE
Gelişmiş ülkelerde artık inşa edilmeyen, olanların da kapatılması sürecine geçilen termik santrallerden, memlekette kurulu on beş tanesinin, iki buçuk sene daha filtresiz bacalarla çalışarak çevreye tehlike saçması, zehir akıtması, doğayı ve insanları zehirlemesi yanlışından şimdilik dönüldü…
Döne döne bacalara filre takması ertelenen bu Termik santrallerin, Mwh Kurulu güce sahip kapasiteleri ve sahipleri şöyle;
Afşin-Elbistan -A 1.355-Çelikler Holding, Seyitömer-600- Çelikler Holding, Tunçbilek-365- Çelikler Holding, Orhaneli-210- Çelikler Holding,  Afşin-Elbistan B-1.440- EÜAŞ -Kamu,18 Mart Çan 320-EÜAŞ-Kamu, Çayırhan-620- Ciner Enerji, Kangal-457- Konya Şeker, Soma-990- Konya Şeker, Kemerköy-630- Limak, İçtaşYeniköy-420- Limak, İçtaşÇatalağzı-300- Bereket Enerji, Yatağan-630- Bereket Enerji.
Basit anlamda termik santral; kömür, linyit, ya da akaryakıtla işleyerek elektrik enerjisi üreten santral. Yani fosil yakıt başta, doğadaki diğer enerji türlerini işleyerek, elektriğe çeviren büyük aygıt.
Bu santraller bağlamında Filtre ise, Bacalardan atılan yabancı maddeleri süzüp ayıran, alet veya aletlerden oluşan düzenek. Santrallerin kaçınılmaz tehlikelerinden karbondioksit, azotoksit, ağır metal, civa atığını denetleme ve önleme mekanizması.
Başka bir bakış açısıyla bu termik santraller memlekete gereğinden fazla kurulduğu söylenegelen santraller. Talepten daha yüksek arz sunuyorlar. Yani üretiyor ama satamıyor. Veya sattığı kadar üretiyorlar. O nedenle tam kapasite ve sürekli çalışmayan tempoları var.
Ve termik santraller 2013 yılında özelleştirilmeye başlandı. Devlet yıllar içinde kömürlü termik santrallara gerekli yatırımı yapmadı. Filtre sistemleri takmadı, atık sahalarını doğru planlamadı. Yatırım yerine özelleştirme yeğlendi. Bunları özel sektöre satarken de süre tanındı. Çevre yatırımları için tanınan süre, Anayasa Mahkemesi iptal kararına rağmen tekrar Meclis’ten geçti. Anayasa Mahkemesi ise 2014 ve 2017 yıllarında iki kez, bu en kirli, zehir saçan termik santrallerin, 2019 yılı sonuna dek çevre yatırımlarını yapmalarına karar verdi.
Yani ikisi Kamu, kalanı özel bu termik santrallerde 2013 yılından bu yana yasal çerçevede, gerekli düzenlemeler yapılmadı. Yapılmadı çünkü santrallerin bacalarına filtre takılması ve çevre düzenlemeleri zorunluluğu 2013’ten bu yana dört kez ertelendi. Bir daha ertelenebilirdi. Ertelendi de.
Veto yiyen, yasa ile sınırlama veya muafiyet getirilmek istenen kükürt gazlarının önlenmesine yönelik desülfürüzasyon ünitelerinin yapılması. Yani bacalara filtre. Oysa Termik santrallarda Kükürt gazları başta, azotoksit gazları, karbondioksit, ağır metaller ve kül gibi dört ana kirletici daha var. Termik santrallarda bu diğer kirleticiler için hiçbir arıtma, tutma, depolama ve imha gibi yasal yaptırım maalesef yok. Düzenek de yok.
Bacalara filtrenin yanı sıra kül depolama sahasındaki küllerin, yeraltı suyunu kirletmesi de ayrı problem. Yeraltı sularının kirliliği ve zehiri en ücraya taşıması da. Yani desülfürüzasyon ünitelerinin yapımı ile termik santralların çevreye zarar vermesi ortadan kalkmıyor. Böyle bir şey yok. Yani bu santrallar, kapatılmadıkça tehlikesi artan şekilde süren santraller.
Tehlike büyük; ‘termik santrallerde, diğer katı yakıtla çalışan santrallerde uçucu kül adı verilen küçük kül partikülleri baca gazları ile birlikte sürüklenerek kazanı doğrudan kat eder. Bu partiküllerin, herhangi bir tedbir alınmaması halinde çevreye vereceği zarar oldukça büyüktür. Bununla birlikte katı yakıtla çalışan tüm santrallerde cebri  çekme, yani; kazan içinde işi biten gaz-kül parçalarının bacadan dışarı atılmasını sağlayan fanlardan önce mutlaka bir kül tutucu yerleştirilerek uçucu küllerin bacaya gitmesine...’ engel olunmalı. Sonra da filtreleme sistemi…
Asıl filtreleme sistemi ise açık tehlikeye rağmen filtre takma kararlarını erteleyen, meclis bacalarına ve mebuslara. Yeter artık memlekete millete verilen bunca zarar…


MECLİS

Rejimi koruma ve idame ettirme görevi meclisindir. Rejimi meşru zeminlere yöneltme görevi de, idareyi organize de…
Devlet yönetiminde meclis ve mebus çok önemlidir. Milletin Meclise üç beş yılda bir kez istenilen yönde, yön vermesi için cahilliğe itildiği ülkelerde meclis daha da önemlidir. Elbette böyle ülkelerde, iktidar her zaman istediğini elde eder. Eder ama hiç değilse muhalefeti de olur. Eleştiri olur. Devlet yönetimi içerik ve üslup kazanır.
Ancak meclisin vasfı ve ağırlığı yok edildikçe, devre dışı bırakıldıkça zulmeden iktidarlar oluşur. Kendinden ve dar çevresinden başkasını düşünmeyen liderler başa geçer. Onları indirmekte zor olur. Yola getirmek de güçleşir. Ve egemen güçlerin inisiyatifinde sığ modeller oluşur.
Defaten dostlar düşman olur, Düşmanlar dost…
Vakti zamanında Sultan, Meclis-i mebusan'ı feshettiğinde, idareyi tekeline aldığında, mekanizma kendinden saydığı zatların eline geçti. Kuşku ve korku arttıkça yükselenler daima liyakatsızlar oldu. Nitelik düştü. Millet baskı altında tutuldu. Birlik beraberlik çözüldü. Jurnalcilik yoğunlaştı. Mozaik çatlamaya başladı. İç dış düşmanlar arttı ve abarttı.
Sultan Devleti kurtarma derdindeki vatansever iç dış mihrakları hain düşman ilan etti. Şanlı geçmişe sığınan ve sarayların boş karanlığına gömülen bir Sultan'a dönüştü…
Sonuç borç batağı. Dibe vuruş. İç dış düşmanların çoğalması. Bağımsızlık isyanları. Devlet içinde devletler. Makedonya'da Sırplar, Balkanlarda Bulgarlar, Yemen’de Araplar, Girit'te Rumlar, içeride Ermeniler…
Durmaksızın halk düşmanı yöneticiler ve taraflı atamalar…
Meclis olmayınca İdare, idare bozulunca devlet hastalanıyor ve kısa zamanda sayısız cephede savaşlar. Ve kapitalizme ayarlanma, emperyalist abluka…
Meclis olmayınca olur da işletilemeyince, geçmişte başa geldiği gibi önce rejim sonra devlet çöküyor…
Allah'tan meclise inanan, millete güvenen bir lider çıkıyor ve yeni kurulan meclise itimatlı ve kendi kendini kurtaran bir millet yeni bir devlet kuruyor. Millet ve meclisi yeni bir devleti on yıllarca sırtlıyor.
Bu gün uzun yıllar sonra yine meclis pasifize edilmiş diyen çok. Kontrol mebuslar da değil. Artık idare atanmışlara geçmiş diyenler de…
Seçilmişler hâkimiyeti işlemiyor. Moral değerler çökmüş. Saltanata özlem artmış. Meşruiyet sorunu yaşanıyor. Teokratik özdeşlik önemseniyor. Tek parti saltanatı var. Hilafet arzulanıyor. Allah'ın yeryüzünde gölgesi aranıyor. Yüz yıl önce vatan kurtaranlar, İstiklal mücadelesi yapanlar, muhalifler ihanetçi sayılıyor. Diyenler çok…
Tarihi gerçekliktir, meclis işlemeyince, işletilemeyince rejim zayıflar. Meşruiyetini kaybeder. Dostlar düşman, Düşmanlar dost olur, Diğerleri de. Diyenler de çok…
AKILLI KENT
Akıllı kentlerin inşa edildiği dünyada, yıllarca akıldışı yönetilmiş koca kentte akılları binlerce kuşku kurcalar. Kusursuzluk nereye kadar. Kentler ve kentliler; Uygarlığın kaynağı. Ve uygarlığı yok etmek üzere olan da, farkına varılsa da boş verilen de onlar. Diğer yandan sözde uygar kent yönetimi ve yöntemleri…
Ve anlaşılmaz gerçek; kent yönetimi ve yöntemlerinin zor değiştirilmesi. Özellikle barınmadan altyapıya, eğitimden trafiğe, sağlıktan kültüre, issizlikten yoksulluğa artan sorunlarla birlikte, çevre sorunlarının da arttığı bir kentte, bir başkasına iznin çok geç verilmesi.
Böylece sıkıntıların ve açmazların halledilmesine yönelik, çözüm bazlı ortaya koyulması gerekenlere, iş işten geçtikten sonra çok geç ulaşılması. Alışkanlıkların devamıyla kentlerdeki çarpıklığın artması ve bir türlü kentlileşememe acı gerçeği.
Sonuç merkezden yerele, asla kimsenin umurunda olmayan, defaatle faydalanılan biçare kentliler ve sorun yumağı kentler…
Akıllı kentlerin inşa edildiği dünyada hala ruhsatsız, plansız, projesiz ve denetimsiz binalardan oluşan mahalleler. Metrolar. Gettolar. Mikro milliyetçilik bünyesinde şekillendirilen kentliler.
On yılların birikimi, evrensel sorun göçe dayalı kentleşmeye ek olarak, kentlilerden kısılıp her neden ise bakılma zorunluluğu bulunan, geçici göçmen statüsündekilerle kentleri metezori paylaşım. Yani içine düşülen bölgesel travmanın dayattığı başka bir sorun.
Yakın ileride kenti ve kentlileri, kenti yönetenleri çok yakından olumsuz etkileyecek başka bir sorun daha. Belki de başlıca sorun.
Ayrıca düşünülmesi gereken bu kentlere yığılmanın sadece kalkınmakta olan ülkelere has bir olgu olduğu. Nüfusu yirmi milyona dayanan kentlere bakıldığında, çoğunluğu üçüncü dünya ülkelerinin kentleri. Gelişmiş ülkelerde, büyük kentler nüfus kaybına uğrarken, geri bıraktırılmış ülke kentlerinde aşırı büyüme. Abartılı kent yaşamı. Artan nüfus. Akla zarar biçimde bu çağda hala kaçınılmaz sonuç olarak görülmesi. Ve çözümsüz sanılması.
İşte bu kaotik kent çıkmazında, iki kere başkan seçmeye zorlanan kentliler, kentlerin kraliçesinde tarihi bir karar verildi. Güvenildi. Kentli yıllar sonra akıllı davrandı ve her şey çok güzel olsun istedi. Şimdi bu güvenin boşa çıkarılmaması gerekli. Günden güne geleceği karartılan kenti, kentlileri ve kenti yönetmeyi görev edinenleri çok zor günler bekliyor.
Zor çünkü akıllı kentlerin inşa edildiği dünyada kentleşme ve kentlileşme üzerine durum tespiti yapılmaksızın, yalnızca siyasi kaygılarla yerleşim kolaylığı sağlanmış kentte, yıllarca yok sayılmış, görmezden gelinmiş sorunlar bir çırpıda halledilemez.  Kentin sorunları tek elden, bir kalemde çözülemez. Ortak akıl üretilmeksizin, kent bilimci gözüyle yaklaşılmadan kentin sorunlarına çözüm dahi önerilemez. Yıllar yılı yapılan gibi çözüm diye her dayatılan yeni çözümsüzlükleri doğurur.
Hele kenti içinden çıkılmaz sorunlara boğan, kentlilerin gözünü boyayan, eski kadrolarla sağlıklı, güvenilir, adil ve sürdürülebilir bir yönetsel mekanizma hiç kurulamaz.
Kentsel rantların ekonomiyi, ekonominin politikayı belirlediğini bildiği halde, nihayetinde dengeli gelişme, gerçekçi büyüme ve hakça paylaşım olanaklarını tırpanlanmışların artık dinlendirilmesi gerekir. Yaklaşık yirmi beş yıllık süreçte koca kentin yasadışı bir kent olmasına göz yumanlar, uzak yakın ilgililer, yasadışı kentleşmeye yıllar yılı seyirci kalanlara, yine yeniden kamu hizmetlerini emanet etmek muammayı artırır.
Akıllı kentlerin inşa edildiği dünyada, yönetimlere kendi kentlileri içinden yönetsel yetkinliğe sahip akılları, akılcı dönüşüm ve çağdaş yenilenmeyi sağlayacak, uygar kent yönetimi ve yöntemlerine adaptasyonda zorlanmayacak, yetki ve sorumluluk yüklenecekleri yüklemek şarttır.
Yoksa akıllı kentlerin inşa edildiği dünyada, şu tarihi kentte akılları binlerce kuşku kurcalar…
SİGORTACILIKTA ÜRÜN REKABETİ

Son yıllarda sigorta sektöründeki şirketler ağırlıklı olarak yabancılaştı. Şirket evlilikleri ile başlayan bu yabancılaşma yurtdışı pazarlardaki başarılı uygulamaları da sektöre taşıdı. Böylece sigorta sektöründe şirketler 200 dolayında ürünle üst düzey bir rekabete giriştiler. Prim üretiminde lokomotif oto sigortaları olsa da gelecekte farklı poliçelerin öne çıkacağı bir gerçek.

Kanunen 2008 yılından itibaren hayat dışı sigortalar 18, hayat sigortaları için 8 ana branş uygulaması var. Ancak sigorta şirketleri bu 26 branşta yoğun bir rekabete tutuştuklarından farklı teminatları olan çok sayıda ürünle pazarda. Bunca ürün çeşitliliğine karşın her sigorta şirketi aslan payı ürünlerin dışında farklı alanlarda gelecek planları yapıyor. Riskleri güvence altına alan her alanda farklı bir ürün sunma çabasında.

Farklı branşlaşma peşinde olmaları piyasaya yeni ürün sunmalarını engellemiyor. Bireysel ve kurumsal çözümler içeren poliçelere rağmen hala her şirket için üretimin % 50’sini oto sigortaları oluşturuyor. Her ne kadar büyüme stratejilerini değişik sigorta poliçeleri üzerine kursalar da sigorta şirketlerinin vazgeçilmesi kasko sigortaları.

Yenilikçi ürünler ise kısa ve uzun vadede pazar payına etki edecek sağlık, konut, ferdi kaza, seyahat ve sorumluluk sigortalarını kapsıyor. Genelde her sigorta için benzer tablolar mevcut. Elbette farklı branşlara yönelmiş şirketler de yok değil. Onlarda motor branşlar ve motor dışı branşlarda yaklaşık yarı yarıya prim üretimi sağlıyorlar. Buradan çıkarılacak sonuç, temel branşlarda eksik bulunmadığı ve paket çözümlerle branşların desteklendiğidir. Yani Türkiye’de olmayan ürün kalmamıştır denilebilir. Sadece sigortalı müşteriler için cazip fırsatlar ve talebi artırıcı indirimler söz konusu olabilir.

Bir başka üzerinde durulması gereken planlama ise; orta ölçekli işletmelerin sigortaları ile bireysel ürünlere ağırlık kazandırılması olabilir. Kişi başına düşen milli gelire oranla üretilen sigorta primi %1,6 olan bir ülkede tüketiciyi korumaya yönelik ve internet bazlı sigorta ürünlerinin artırılması sektöre nefes aldırabilir. Standart sigorta, paket poliçe uygulamaları yerine çeşitlendirilen ve geliştirilen ürünlerle seçme özgürlüğü sunan ürün yelpazesi ile müşteriye ulaşılmalıdır. Türk sigorta pazarı mevcut potansiyeli ve cazibesiyle çok uluslu sigorta şirketlerini de içine çekmiştir. Firmaların daha net finansal sonuç almaları için sigorta ihtiyaçları doğuyor denilebilir. Bu nedenle yabancı pazarlardaki genel ürünler de hacmi artırabilir.

Genç bir nüfusa sahip Türkiye’de sigortalılık bilinci yaygınlaştırılmalıdır. Sigortalama ve sigortalanma bilinci toplumda yerleştikçe sektörün büyümesi desteklenebilir. Yoksa hiçbir sigorta şirketi enflasyonun üzerinde belli rakamları yakalayan bir büyüme gerçekleştiremez. Sıcak satış, sıcak temas sigortacılığının yerine internet üzerinden poliçelenme, poliçelendirme sigorta şirketlerini istedikleri hedeflere ulaştırmayabilir.

Ülke realitesi göz önünde bulundurularak farkındalık ve talep özentisi oluşturmak, sigorta bir ihtiyaçtır alışkanlığı kazandırmak sektörü rahatlatabilir. Çoğunluğu yabancı sekiz, on sigorta şirketi hegemonyasında yol alan sektörde dünyaya örnek Türk banka sigortacılığının eski işlerliğine kavuşturulması güveni artırır.

Ancak son yıllarda özel veya devlet yerli bankaların yok denecek seviyede azalması sigorta şirketlerinin de yabancılaşmasını güncelledi. Hal böyle olunca sigortaya uzak bir toplumda dünya ölçekli uygulanan ürünlerle yerel müşteriler ne derece heveslendirilebilir irdelemek gerek. Aktüerlerin, ürün yerine yerel müşterilerin ihtiyaçlarına yanıt verecek ürün yelpazesi oluşturması daha rantabl sonuçlar verir…

KAFİRUN


Kafirun dönemleri, ilk bakışta inkârcı görünmeyen ama saf inkârcılardan olma çarpıklığını gözler önüne sergiler. Asıl sıkıntı bu esrik tetiklenme ile ‘Birlik’ ilkesinin sembolünü de görmezden gelmektir. Görmezden gelenlerdir. Bu yüzden üstünkörü okumak yetmez…
Oysa devamlı ve ısrarla okunur; “ Kul yâ eyyuhe’l-kâfirûn. Lâ a’budu mâ ta’budûn. Ve lâ entum âbidûne mâ a’bud. Velâ ene âbidun mâ abettum. Velâ entum âbidûne mâ a’bud. Lekum dînukum veliye dîn.” Ama nafile.
Saklı sembol apaçık bellidir; inanç özgürlüğü. İşte görülmezden gelinen tam da budur. Dini inanç ve kanaatinden dolayı kınama veya kınanma. İnanç ve ibadet serbestisini yok sayıp, hâkim din ve mezhebi bağlamında kitleleri, mezhep karşıtlarını baskı altında tutma. Göz korkutma. Tatbikat budur.
Bu ahval ve şeraitte dine dörtte bir derkenar, unutulur; “De ki; Ey kâfirler.  Sizin taptıklarınıza ben tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz.  Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”
Anayasal güvence altına alınmış olsa da, Kafirun hep ayni merkezdedir. Yani mesajı anlamamak, emrolunanı işine geldiği şekilde yorumlamaktır. Merkezi kuvvetle mevcut dine müdahale…
Sonra dini araçlaştırıp, lafta din odaklı keyfe keder yönetimler kurmak. Asla inkârcı olmayanları bile, uyguladıkları ölçü çerçevesinde inkârcı sayarak küffarcı bir yola koyulmak. De ki Kafirun olsunlar. Kime ne? Meziyetmiş gibi iş tutulan dünya toptan kafirun.
Öyle olunca, ‘Birlik’ sembolünü hiçe sayan, inanç ve vicdan özgürlüğünü yok sayan bir idari modelin, dine gerçekçi bağımlılığı ve ileri sürdüğü mana dünyası elbette sorgulanır. Sorgulanmalıdır. Çünkü dinde olmayan din bilginleri sınıfına aşırı hürmet, hükümranlığı ve buyrukları da çarpıtır.
Böylece dine uygundur değildir, hiç tartışılmayan fetvalarla güdümlenenler, olur olmaz hadislerden etkilenenler bu Kafirun dönemlerinde uyduruk ve kesinlikle dine uymaz eylemlerde bulunurlar. Bulunmaktan hiç çekinmezler. Dinci kılıklı arsızlıkla kapı çarpılamayı, atılan çarpıları halletmeye dönük teşkilatlanmayı kendilerine özel hak zannederler.
Ve bu haksız ısrarcılık iktidara boyun eğiş yerine zamanla başkaldırıyı günceller…
Öyle ki Kafirun’u dahi doğru, dosdoğru okumaktan aciz, mealini bilmez, bilse de anlamaz bu cenah, durmaksızın milletin dini, inayeti, Diyaneti ile oynar. Dinsel alandaki her türlü müdahaleci tutumu meşrulaştırır. Meşru görür.
Kula kulluk bağlamında bağımlılığa ezcümle; “ Kul yâ eyyuhe’l-kâfirûn…”
On yıllardır oluşturulmaya çalışılan dini hiyerarşi ve iktidarı ele geçirme tutkusu ile pekiştirilen itaatçılar, aslında zamanla ‘Birlik’ ilkesine de ters düşer hale gelirler. Tanrı ile kul arasına giren bir azgınlaşmaya tutulurlar.
Kafirun dönemecindeki bu işaret diliyle tapınma aslında ciddi bir yol ayrımıdır. Yoldan çıkıştır. İnkârcı görünmeyen inkârcılardan olma çarpılmasıdır. Kutsal çağrıya aldırmayışla kafa üstü çakılmadır.
Denir ki; “…Lekum dînukum veliye dîn.”

TEK PARTİ İNCELİĞİ
İktidarı yücelten, muhalefeti de yükselten çok çeşitliliktir. İşte ince çizgi bir araya getirilen bu farklılıklardır. Yani devlette aslolan tek tip yerine, özgür düşünce denizidir…
Kurtuluş Savaşı düşünsel çeşitlilik ile kazanılmıştır. Farklılıkların bütünleşmesi ile. Birinci mecliste öyle. Tek parti dönemi de. Hepsinde de çoğulcu bir gelenekten beslenilmesi nedeniyle başarı sağlanmıştır. Başarıyı etkileyen, yüz yıllarca çok çeşitlilik barındıran bir kültüre aşinalıktır. Çeşitli milletlerin aynı çatı altında yaşamışlık alışkanlığıdır.
İşte asla yok edilemeyecek olan, bu çeşitliliklerin uzlaşısıdır...
İlk meclis, Meclis denetiminde Kurtuluş Savaşı ve yeni devlet kurma, parçalara ayrılmış vatanın ve ayrıştırılan milletin egemen güçlere isyanıdır.
Tek parti dönemi ile süren zaman diliminde ise iktidar ve muhalefeti ortaklığa zorunlu kılan Anadolu'da verilmiş olan anti-emperyalist silahlı mücadeledir. Asker, politikacı veya asker politikacı, sivil temelde kurulan yeni yapının o silahlı mücadeleyi iliklerine kadar yaşamasıdır. Ve anti-emperyalist ideolojinin iktidara taşınmasıdır.
Yani yıllar yılı milliyetçi komünist, muhafazakâr liberal, ıslahatçı birlikçi düşünce akımlarının anti-emperyalist bir çizgide buluşması, amaçta birliği getirmiştir. Ortak bilinç, ortak nokta vatan savunmasıdır. Cumhuriyetin devamlılığının sağlanması da. Bu keskin iradeli beraberlik ve egemen dünyaya karşı çıkış, çok partili rejime geçişe kadar sürdürülmüştür.
Tek parti rejimi sonrasında, bağımsızlık ve sulh üzerine kurgulanmış siyasal yapı iç ve dış müdahaleler ile yıpratılmıştır. Bağnazlaştırılmıştır. Tasfiye edilmiştir. Muhtıra ve faşist darbeler ile devlette millet de köklü değişimler yaratılmıştır. Dış dinamiklerin güdümünde üstyapılar dizayn edilmiştir.
Daha kuruluşundan itibaren, yeni rejimin krizler doğurduğu, resmi ideolojinin bildik özgürlükleri kısıtladığı savı ile Cumhuriyet yıllarca tartışmanın merkezine oturtulmuştur. On yıllarca bu merkezde laftan tespitlerle, çok renkli ve çoğulcu sistem karalanmıştır. Ve karşıtları yaratılmıştır.
Kurtuluştan bugüne güç dengeleri üzerinden çeşitliliğin uyumu bozulmuş, farklılıklar hep kaşınmıştır. Çarpık mekanizmanın ürettiği siyasal özneler sıklıkla bu merkezde kullanılmıştır.
Öyle ki rejim için en vazgeçilmez unsurlar, zararlı zarar verici konumlara getirilerek tarihi muhataplıklar yok edilmiştir.
Yüz yıl önce canla başla kurulan, dünyada ilk ve tek devlet, anti-emperyalist savaşların öncüsü bir millet, mikro milliyetçi projelerle ayrıştırılmıştır.
Yani emperyal güç ve egemen sermaye, bir türlü unutamadığı yüz yıl önceki yenilginin acısını çıkarma gayesini daima diri tutmuştur. Vahşi kapitalizm tek parti döneminden sonraki yılları incelikle dizayn etmiş ve nihai aşamada memleketi yine tek parti sürecine hapsetmiştir.
Ancak bu tek parti dönemi ilkinin tersine, düşünsel çeşitliliği kültürel farklılıkları yok eden ve kampları daha da katılaştıran bir politikayla yoğurulmuştur.
Gelecek adına asıl tehlike işte budur…
YOK ASLINDA BİR BİRİMİZDEN FARKIMIZ

Çocukken yeni tanıştığımız insanlara nerelisin demezdik. Sormak aklımıza gelmezdi. Nereli olduğu bizleri hiç mi hiç ilgilendirmezdi. Ailemize sonradan katılan şahısların bile hangi dine veya mezhebe mensup olduklarını sorgulamazdık. Bilemezdik. Bizim için önemli olan onların iyi insan olmalarıydı…

Önemsenen iyi insan, doğru karakterlilik ve aile içindeki duruşlarıydı. Bizlere olan yakınlıkları çok önemliydi. Çocuksu saflıkla severdik herkesi. Bu çocuksu sevgi büyüdüğümüz zamanda sürerdi. Ve hala sürmekte…

Büyüklerimizin anlattığı anılar içerisinde en anlamlı olanı gayrı müslim olan komşularıyla olan anılarıydı. Anlatırken yüzlerindeki ifade sıcacık olurdu. Ve yoğunlukla anlatılan onların içtenliklerini sergileyen konulardı...

Ülkede maalesef yine gündem, mezhep tartışmaları. Bu kadar anlamsız konuyu ısıtıp ısıtıp önümüze sunmalarının sebebini hepimiz bilmekteyiz. Ayrıştırmak amaçlı. Gündem değiştirmek amaçlı. Böyle olduğu kesin...

Başarılı oluyorlar mı bazen. Ancak daha çok birbirimize kenetlendiğimiz de kesin…

Önemli olan bu densizliği kimlerin neden yaptığı. Türkiye Cumhuriyeti bu ayrıştırmaların yapılmasını hak etmiyor. Asıl acı işte burada gerçekleşiyor. Bu densizler kesinlikle bizden ayrışıp, kendi acımasız çukurlarında yaşamaya mahkûmdurlar. Yine de ayrıştırmaya devam edeceklerdir. İsimlerini tarihe kara kara yazdırmak pahasına. Hem de kalın, kalın puntolarla.
Hiç unutulmayacaklar. Çünkü aynı hatayı yapmaktan, kötü örnek olmaktan bir türlü vazgeçmiyorlar. Ama mutlaka bir gün yaptıkları çıkacak karşılarına...

Ben bu ülkeden başka bir yerde yaşayamam...

Bu kadar çok  kültürü, rengi bir arada barındıran ülkemizi bu kadar kolay harcamak ancak vatanını sevmeyenlere mahsustur…

Hani hep derlerdi ya, Türkler çok misafirperver, iyi niyetli, temiz yürekli. Şu dönemde hiç bir şey eskisi gibi olmasa da, ben inatla diyorum ki evet, Türk insanı hala çok temiz, yürekli, hala çok içten ve hala yok aslında bir birimizden farkımız.
Evet, yok aslında bir birimizden farkımız. Hepsi bu, gerisi safsata…

Hiç yorum yok: