30 Eylül 2025 Salı

mayıs25

 TURKUAZ NAZAR

Yar, turkuaz yeşili gözlerin sonbahar

ilk yazıma denk geldi.

Gözbebeklerin buhar desenli altıpatlar

kurşunlu okların iliklerime ilişti 

son yaz sarhoşluğumu da acımadan deldi geçti.

Sarfı nazarın nazlı semada yıldız meteoru

Sevgili, kılcal damarlarım sayende ışık seli

yandı bitti Adalı gezginliğimin son demi…

Yar, turkuaz yeşili gözlerinden uzakta yapayalnızım

yeşili boz Ada’yı dolaşıyorum ahir ömrümde

kitapsızlık dip boyu, renksizlik safi sen.

Sevgili, turkuaz yeşili gözlerin iklim sayfası resmim

akademik lalelerin layığına göçtüğü yerde

dillenen alçak gerilim ilim oldu kararan denize.

Yar, vuranga vurgunlar pik yaptı mevsimlere

ısmarlama banketler ıssız hayatıma vurdu pranga

diz boyu değme değersizlik gönül defterimde.

Sevgili, turkuaz yeşili gözlerinin acı gerçeği sürpriz

Şahmeran hayatlar kendine aciz mahpus damına süs

serinus gillerden kanaryamın şakır dilleri şah oldu çaresiz…

Yar, turkuaz yeşili gözlerini koruyan göz kapağınım

kirpiklerinin ucundan kesilen yaşa benzer erlik

kirlendi ki dünya turkuaz yeşili gözlerini ufka kilitledin.

Sevgili, dizlerimde dimağımı dize getiren sıvı kaybı

Sanırsın ki nöromatik sinir ucu hasarlıyım

loş sahnede parlayan turkuaz gözlerinin hastasıyım…

Yar, dinsel kaygısız kusursuz yaratı yaralısıyım

sempatik parasempatik yolculuğun has yalpasıyım

Derdo sarfı nazarın sonbaharıma denk geldi.

Sevgili, akıl bahçemde ıtırlı çiçekler solmasın sonsuza

Yar, uyarına uladığım dizeler turkuaz yeşili gözlerine nazar...

 

BİR GÜLÜCÜK NİRVANA ‘YEŞİM’

Yalandan olmayan ama yarım kalan, özgün ve şaşırtıcı öyküler süründürür okurunu. Aşkın güzelliği ile dönemsel sürprizler, geri çok geri dönüşler damgasını vurur içeriğe. Bazen de çok ileriye sarkar bilinç. Bu ileri geri düzeneğinde, tarihi çatışmalar, gizemli çalkantılar ve kuşak farkı atışmaları renkli ve ilginç olaylar yaratır. Betikler, betimlemeler, adetler ve çapraşık görenekler felaketleri besler. İç içe geçmiş öyküler, kıvrak ve kavlak, akıcı ve akıllı, yalız ve yalın, yalımlı üslupla atmosferi bizzat yaşatır. Gerçekçi öyküler, usçu dil taktiğiyle, usta işi kurguyla hiç yarım kalmaz. Sonu yalandan olsa da mutlaka biter…

Ege merkezli metaforda yeşeren Yeşim, farklı biçimde tamamlanabilir bu öyküde unutulmaz, unutulamaz metaforik sevgili. Eflatuni bir aşkın efsunkar kahramanı. Tüm yolları palaz paldıraz denize çıkan yazlıkçı kasabada ‘Alpunar’ın tek ortaokulunda, bir kutlu öğretmen kızı. Nesim, Alpunar’a gelik, çımkı gibi bir ‘yürük’ yetim. Yaylak kışlak hayatı, bobacığı ani ölüverince bitmiş gariban. Anacığıyla, bir bakla sofa alacıkta kala kalmışlar. Yürük işi, gücük akıl işleyişi, yayla dönüşleri geciktiğinden anca anası bastırınca mektebe yollanmış. Üstelik akranlarından iki üç yaş geç başlamış mektebe. Nesim, sınıfa utanarak girmiş ama utanmadığı Yeşim olmuş. Netcen, yeşil yalpak bakışlı ruh eşini bulmuş, içsel uyum nirvanasına tosla-mış sınıf ortası. Ve öykü başlamış…

Aşkın merkezine çöreklenen metabolizma, sanki meteor yanılması yaşatır ölümüne. Bedenleri ikiz alev yalar, kalpleri kızgın lav kuşatır. Kuru kuşkular daima kölelikten yanılsamalarla birleşir. Kulatözü ‘yürüklük’ kaybetme hissini yüreğe oturtur. Ufecik fesfeseler ve uyumsuz ruh eşi feleği hareketlendirir. Zorlama iyiye geçişte doğan aldatmacalar ve atmacalar dışındaki her şey, aşkın kutsanmışlığıdır. Başta denizi sevmek ve dalgalanma arzusu işlenmemiş elmas netliğinde eklenir faleze. Ve sahici övgülere kapılır aşıklar. Yürük illerindeki kölge arayıcıları, diyardan diyara dağılan, denizin Egeye özgü söylediği gülünç aryaları dillendirir. Derinden duyulan aşk nakaratları sapsız sapansız öylece iki arada üretilmiş, bir derede tüketilmiş, söz temsili uydurulmuş değildir. Her biri önceden belir-lenmemiş ama kalpten benimsenmiş ve özel bir yöntemle aklın karmaşasından kurtulmuş serinliktir. Sözgelimi aşkın varlığından haberli, kara düzen vurulur mızrap. Tellere özenle yaklaşılır. Aşkın kahramanının kabiliyetine göre biçimlenir binlerce yıllık özlem. Yine de en riyasız ve en doğal aşk öyküleri en baştan ta öte başa benzer yaşanır.

Yeşim’in yeşil gözleri göç şiiri yalnızlaşmasıdır. Nesim’i rahatlatan, gönül göçerten o bakışlar ‘Bir Gülücük Nirvana’ aldatmacasıdır. Yetim Nesim, aşkı nerden bilsin, yüreğinin inceden sızıya yakalandığını bilir ama. Şıpbıdak annına yazılanları kara yazgısı beller. Değil mi ki hemencek aklı şaşmış, kalbi şarşar atmıştır. Sırlı sürahi çatlamıştır. Sıvışır anacına, n’olcek çoluk çomak aklı işte…

- “Ana, ben büyüyünce, öretmenimin gızı Yeşim’le evlencem. Yeşim benim eşim olcek. Sana sarı gelin. Sen de varıp isteycen, Alla’n emriyle. Bak ne deyom, duymadım deme, hazırlıını şindiden yap. Hemen ikindiden başla zaman çabuk geçiveriyo…”

- “Biyol du bakem sen, fakır fıçısı. Bak sen, toy toşuk seni. Bizim sırça asarımız, bi gıyıdan para basarımız mı vaa ki şaddanak gidem. Dul yürük bi gadınım. Hemide daha epey vakit vaa evlenmene. Okucen ya sen okucen. Ünleme ööle gaşımda, aranıpduru belasını şu kıçıçıplak. Benden bulma belanı yürü git. Sen bıdışık gal şindicik. Fazla cırlaklama. Niydip durun okulda öle, ganere seni. Savul deli efe savul, gokma düğününde vurur davul. Zangadak duyulusa gıza da yazık, öretmene de. Mükkem ayıp. Duduk yere, nerden çıkıvedi bu evlenme, anlat bakem işin aslını, faslını.”

- “Ana, aynı sınıftayız ya biz. Ama benle oturmuyo. Bi sıra önde bi gızlan. Ama tenefüsleede hep beraberiz. Bazen oturuyoz gonuşuyoz, beşlik bozuyoz. Bazen oynuyoz. Top depikliyoz. Çok seviyoz birbirimizi. Bana ‘büyüyünce benimle evlenir misin, evlenelim mi? deyiveedi. Evet deyiveedim. Söz söz-dür ana, serden geçili sözden geçilmez.”

- “Ey gidi Yürük Ali Efe’nin dizi dibinden ayrılmayan oğul. Demek bu gız sene, gıymatı sakızlı kanfil. Firil firil karamanlık destanlarıyla büyüyen Çalıkakıcı değilmin sen? Len bizim oğlan, neyine güvenisin? De efelik eskiden. Hunu bak gari, ıraatlık ırak bana. Irazca anayım gari. Goskoca öretmen, bizim gibi bir garaltı yürüğe toy-tellal gız verii mi? Ellerin gızları mı bitti. Olmaz balım, bu iş de olmaz çalım. Çırpınma boşuna, oluru yok yalım.”

- “Güzel anam, yaz gış ocak başında ekşi mayalı somun pi-şiren anam. Oklageç erbabı anam. Çırası yağlı çam odunu du-manıyla geçimimiz anam. Yüzü ateşte gızaran gızanam, gızma yüreğine ateş düşen pepi ufulağına. Bak odayı ıtır doldurmuş. Tırlatacam gel etme, büyümsün yegâne varlımsın beni gırma. Yeşim’e ulaşmamın hiç mi mümkünü yok.” 

- “Madem öle, mıy mıy etme. Söz vedin demek, sözü yemek olmaz. Daha çok lüzger harman döve. Ayağa çarık gatmadan gaçış yürüğe yakışmaz. Vakti gelende öretmene varam varmasına ya n’edem de varam. Du bakem bi cırnak atem ınnacık, sen de bi kutlusi öretmen ol, eşiti dengi olalım bari. Şööle yüzümüz olsun gari. Gaydamız vursun. Gide isteriz o vakit gorkmadan. Sıkma canını. Oku çok oku emi, öretmen ol gel. Çık gaaşıma, çıkıverelim gaaşılarına. Alırız gızımızı golaylıkla…”

Ağırdan ağır başlayan öykü, hafiften hızlanır. Olaylar devre göre dolaylı değişir. Bazen apar topar, ana şema zıddına gelişir. Zorlukla kurulan cümleler, yumuşak tat bırakmasa da hak eder öyküyü. İnceliğin ve yaratıcılığın paldımsız konukluğunda, konar göçer Nesim n’etsin. Bidenecik anasının cin aklıyla uçar Yeşim’e. Zerre teklemez. O gün son hatta ömrünce hiç kekelemez bir daha…

       - “Okuyup öretmen olcam Yeşim. Olunca da gelip öretme-nimden seni istecem. Seninle evlenecem.”

- “Nesim, ben de senden başkasıyla evlenmeyecem. Gelmeni bekleyecem. Sıkı çalış derslerine, madem öğretmen olacan…”

Yürek acıtan öyküler, gece yarısından sonra sokağa çıkmanın yasak günlerinden kalma. Yasak kaçak kolaçan tempoyla, boş caddeler gizliden turlanır. Kulak çınlatır, yarım öyküler. Zaman mekân ayıracı altın tozları bulaştırır yüzlere. Ve hayattan kelebeksi ayrılmalarla, geç kalınmış ayılmalarla tamamlanır tarihi öyküler.

Alpunar’ın merkezi, denize açılan sokakları, sahil şeridi bugün acımasızca talan edilmiş. Yeşil alanlar, iki bin beş yüz yıl evvel, denize dahilmiş. Ege’nin bildik ziraat cenneti ovaları, henüz oluşmamış. Boğazlar henüz yarılmamış. Marmara devasa bir göl. Nice kentler su altındaymış, nicesi kocaman bir adanın kıvrımlı uçlarıymış. İç kesimlerin bile mutlaka denize kıyısı varmış. Efes, deniz şehriymiş, tıpkı Yılancı Burnu’ndaki Neopolis gibi. Deniz yüzlerce yıl içinde karadan çekilmiş. Su altında gizli dağlar, yaylalar, ovaların ortaya çıkmasıyla yerleşik yaşam kolaylaşmış. Medeniyet artmış. Yeni site şehirler kurulmuş. Aynen Alpunar gibi…

Bin yıldan beri buradaki kadim kültürün evlatları yürükler, varı yoğu zeytin toplar ve sıkar. Yağını hayvanlara yükler, patika yollardan şehir pazarlarına götürür. Patika yollar karanlık, bir yanı uçurum diğer yanı kayalık. Yağ testileri topraktan. Tatlı sert darbeyle seramik çatlar, zeytinyağı yabana akar. Fire artar, zarar çoğalır. Kayba çareler aranır. Ve keşfedilir hayvan derisinden tulumlar.

Fıstık çamı kozalaklarıyla tulumlar, deri kahverengiye dönünceye kadar zımparalanır. Tulum istenilen kıvama gelince içine zeytin yağı, et, süt, peynir doldurup pazarlara yollanır. Yollar tarihi kuşatan kurtuluş sürecine dek uzar. Düşman yolları kestiğinde, tercihler tutarlı tutarsız prangalanır. Ege'yi gören kesme taş duvarlarda, marjinal kimliksizlik tırmandırılır. Fırsattan istifade palazlanan aşırı fesatlık, aşkın fetbazlık, pik yapmış iğreti kompleksler ve fenalığın komplesi kapkara köşelere siner. Üstelik imparatoryal korku ve kaybetme telaşı özgüveni kemirir. Güven kaybıyla ayağa düşen düşler derya deniz dağılır. Yine de Ege, ‘müjganla ben ağlarız’ kıvamında ve deniz dilinde şarkılar söyler.

Cam fanusu çatlattı tarihi şarkılar, sahile vuran ışıklar. Yüzyıl önce Balkanlar’da fitillendi ateş. Vaktiyle dinlerin, dillerin, milletlerin ve kavimlerin sentezi, yüzyılların ihtişamlı imparatorluğu yorulmuştu. Din, adalet ve zenginlik timsali yaşlı imparatorluğun dört kıta coğrafyasına yayılmış topraklarını koruması, elinde tutabilmesi iyice zorlaşmıştı. Dünyaya hâkim olma heveslisi emperyalist Avrupa, petrol fışkıran topraklara çökme derdindeydi. Ama petrol yollarına Ottomanlar sahipti. Ottomanlı öncelikle Balkanlar, özellikle Kuzey Afrika, sonra Arabistan Yarımadası ve Kafkaslardan sürülmeliydi. Kocamış imparatorluk zaten gelişen dünyayı takip edemiyor, medenileşme çabası ve girişimleri sonuçsuz kalıyordu. Yani çöküş başlamış, ne çare durdurulamıyordu. Vaktiyle Kızıl Sultan epey işlerine yaramıştı. Şimdi tek hamle yeterdi...

Hasta adam Balkanlarda, Rumen, Arnavut, Makedon, Sırp, Hırvat, Bulgar ve Yunan mikro milliyetçi çetelere gereğince direnemedi. İlk kopmalar başladı. Balkanlar ateş topuna dönüştü. Ateş topu İstanbul’a İzmir’e, Ege’ye Anadolu’ya, hâkimiyet altındaki tüm topraklara, petrol deryası Arap bölgelerine yuvarlanıverdi. Alevler dört bir yana sıçradı. Ve felaketi fırsat görenler her yeri kuşattı. Kısa zamanda koca imparatorluk parçalandı, paylaşıldı.

Zümrüd-ü Anka, yüzyıl başından itibaren küllerinden doğdu. Yeni yollar açıldı, demiryolları döşendi, tarlaya traktörler girdi. Küçük büyük üretim çiftlikleri kuruldu. Ardı sıra fabrikalar açıldı. Yokluğa mapıslar maaşa bağlandı. Zeytinler irili ufaklı fabrikalara taşındı. Harcanan emek karşılığı dolgun ücretle tanışıldı. Alpunar’da da yılların geleneği siyim siyim sürdürüldü. Zeytin değirmen taşlarıyla ezildi. Kadınlar ahşap teknelerde ‘ayak yağı’ çıkardı. Yağ tasına ilaç niyetine, sıcak bazlama banıldı…

Baharın her derde deva bu ilaç günlerinde, kutlu öğretmen Alpullu’ya sürüldüğü gibi usandırılmak veya uslandırılmak maksadıyla Ege’nin bir başka diyarına atandı. Bu metazori göçü duyunca Yeşim’i kaybedeceği endişesiyle sarsıldı Nesim. Tam da öğretmen okulu sınavına girecekken müracaat gününü geçirdi. Açıkta kaldı. Anası yattı kalktı vayvara yaptı.

- “Macur torunu muhtaçlığı benimki. Evhamlaa öldürüyo aşkı. Yolunu saptırıyo sevdalıların. Ayrılıklaa yiyip bitiriyo sadelii. Farzet duyumlaa yalan, yine de mübadil tel örgü görünce sınırlı bi sahipleniş ısırı canını. Nesim sorma niye öyle, mataf matrag hikâye sanma. Ben gendi topramda, memeletsiz işgal tafrası göödüm. Şimdi al pullu gelincik tarlasında çıplak ayaklıyım. Canana papatya falları açsam da gök tavandan sarkan karayere ulaşamam bi daa. Uykumda uydurma göçlerle tellenir aklım. Sakın cigara içme emi ırıpçı. Takanı dımbıltını zapt eden, çakır yıldızın gözlenden öpem. Ben ‘Dokuz Dağın Efesi Çakırcalı’ ile Iraz ana çakıcılaandan bi yürüğe vaadım. Vaadım da valla özledim macurluğumu. Biyo bu duygulaa tuvaf ama pek güzel oluu. Bak baken, sana deyon çavurol unutma.  Unutmayasın, gün gelii gerçeklee sırtından öpee…”

Nesim’in Anacığı, yürük babası öleli beri Alpunar’a yakın bir kasabada Numune Çiftliği çalışanıydı. Orada okula yazdırıldı. Durmaksızın, delice derse verdi kendini. Nesim, iftihar listesindeydi her dönem. Bu arada öğretmeninin tayini, Ege’nin en büyük kentine çıkmıştı. Yeşim’i ardı sıra tayinlerde takip ettikçe göçerlik ruhuna karıştı, yürüklük kanına karıştı. Tayın uğruna göçerlik, ‘karlı kayın’ konarında kolay geçmez gecelerde aklına ilişti. Tekrar tekrar çekmeceli raflara doldurdu zihnini. Yalansız hilafsız yarım öyküsünü tamamlayandı, yarım ayda kızaran her öykücükle. Hava kararırken anılar içinde kıpraşır, aklı kurur, kusursuz kurguya odaklanırdı. Sevinç ünlemleriyle, ünsüz şifrelerle ifritlenir, küçük öyküler başladığı yerde biterdi. Bitime yakın narsız nursuz kurgu pas geçilir ve geniş zamana yayılırdı olaylar. Hep en başa dönerdi sanki. Kaç zaman geçer, ömrün yazı kış olurdu ama hep çocuk kalınırdı. İçindeki çocukla oyalanır, onun Alla’na kadar öğrenmesini desteklerdi. Bu sıkı süreçte, sürekli kendi kendine söz verdi…

- “Öğretmen olayım, göçtükleri yer her neresiyse bulurum öğretmenimi. İsteriz Yeşim’i. Evleniriz hemen.”

Nesim’in kişisel gelişim savaşı ön cephede sürüyordu. Cephe gerisi ise içini sızlatan veya için için ısıtan Alpunar ziyaretleriydi. Aklını hafifleten, güçlenme hissi veren, diğer sarıp sarmalamaları yetersiz kılan, yükselen gençliğe ilişkin hırçın dalgalanmalardı. Yaşadığı yerdi Alpunar. Ayrıca arkadaşlarıyla ‘Adaburun’ açıklarından denize çivileme dalınca anladı, sabırlı olma şarttı. Buzdağını eriten ipek böceği gibi ilmek ilmek örülen aşk ve cömert güzellik kuşatırdı bedenini. Bütün takım adalara azar azar azgın öyküler vurur, uyuturdu övgüleri. Yeni göçlerle öç alıyordu yazısızlık, yarınsızlık. Yazgı diyerek zenginleştikçe birileri, kavim kardeş fakirleşiyor, dostlar el oluyor, işler karışıyordu. Nesim, Kavimler Göçü’nü öğrendi. Yürük yürekli yürüdü tarihin loş koridorlarında.

Avrupa, milat sonrası sekizyüzlü yıllara dek, iki dönemde beş yüz yıl, şiddetli göçlere sahne oldu. İlki, Roma İmparatorluğu ile Hunlar’ın sınır davasıydı. Başlangıçta Volga ile Don nehirleri arasına yerleşmiş Hunlar, Batıya yöneldi. Cermen kavimleri Karadeniz düzlüklerinde Hunlara tutunamadı. Cermenler, Vizigotlar, Ostrogotlar, Anglo-Saksonlar, Franklar, Gepidler, Lombardlar, Burguntlar, Vandallar ve Slavlar çaresiz batıya göç etti. İlk göçmenler Hunlar, bunlar ve kendileri göçerken Batı'ya sürdükleri yerli kabilelerdi. İkinci göç dalgasına Türkler, Araplar, Macarlar ve Vikingler katıldı. Uzun ve aralıklı Moğol istilasının da etkisiyle artan göç Anadolu’nun, Kuzey Afrika’nın ve Avrupa'nın çehresini değiştirdi. Romalıların ‘barbar’ nitelediği bu kavimler, önlerine çıkan kavimleri de sürerek İspanya’ya dek ilerlediler. Kavimler Göçü, Avrupa devletlerinin temellerinin atıldığı tarihsel gerçekliktir. İşte o günlerden bugüne göçler ve yas şarkıları bilinçleri kör etti. Gönüllere kin ve nefret ekti. Doruklara uzanan uçuk notalar, ufukta yerle göğü birleştirdi. Apaçık akla sarkan sakıncalı manifestolara aldırmadan, derin dinginlik yaşadı ve yaşattı Ege. Erken yaşlananlara veya genç kalanlara usulca şarkılar söyledi. Egece şarkılar. Keşke ben de duyabilseydim pişmancalığı pekiştiren, uzun menzilli deniz şarkıları. Ege şarkıları söylüyordu Ege, hiç durmadan...

Yürük Nesim, bir çift yeşil göze müjganı yakıştıran, yolu mavi karanlıkla buluşturan nağmelerle, Yeşim’i çağrıştıran şarkılarla yürüdü. Yürüdü yürüdü ve Ortaokulu bitirdi. Leyli öğretmen okulu sınavlarına girdi. Adıyla şanıyla, Adabilen Öğretmen Okulu’nu kazandı. Şehrin en tepesinde, ‘bu tepede yaşanmaz, yaşansa da zor bela yaşanır’ denilen okula girdi. Asla şikâyet etmedi Nesim. Ayrıca hiç de öyle olmadığını gördü. Öğretmenleri çok sevecendi. Anne baba gibi sahip çıkıyorlardı öğrencilere. Her biri tıpkı Yeşim’in babası gibiydi. Tek ereği öğretmen olmaktı. Yeşim’e anca bu sayede kavuşabilir ve sözünü tutabilirdi. Adreslerini bulur bulmaz, ucu yanık bir mektup salladı Adabilen’den;

- “Yeşim taşım, baştacım, Adabilen’i Öğretmen babam bilir, yatılı kazandım. Yatçem, kalkçem, okucem. Hep seni düşüncem. Unutmicem. Dört yıl kaldı öğretmenliğe. Sen de oku, sakın durma. Okumazsan eyer Öğretmen babam seni başkasına verir…”

Geçmiş zamandan beri seyri seferden yorgun düşen ağır yolcular, inceden gölgelere uzanır. Ağrılı başlar zahmetsiz yaslanır pamuk göğüslere. Upuzun sayılan hayat, afili cümleler ardına koyulan iki nokta arasıdır. Üç nokta ise umsan da ummasan da eşi benzeri, ucu bucağı yok ummanda usulca kaybolmaktır. Çünkü bir saatten sonra külahının altına sinmek asla çare olmaz.

Yürük Nesim, Çepni boyundan yazar daha iki yaşındayken kepi külahı fırlattı. Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Öğretmendi artık. İlk ataması Güneydoğu’da bir köye yapıldı. Orada neyle karşılaşacağını bilmediğinden Yeşim’e kıyamadı. Çıkmadı öğretmeninin karşısına. Adreslerini bulmuştu ama anacığını yabana atmadı…

- “Öretmen efe, ilk sözünü duttun. Şindi elin eşgare ekmek dutsun. İkinci söze mahcup kalmayalım. Varalım öretmen beye, büle de büle diyelim. Ezilcemiz takı tümbek goymasın gaaşımıza.”

- “Doğru dersin Anacım, bir iki yıl daha dişimi sıkarım. Olduğunca maddi birikim yaparım. Çok para pul lazım olcak bize…”

Nesim böyle dedi ve acil göçtü. Zorlu mesaisi başladı. Yalancı baharlar geçti, gitti, bitti. Nesim’in çıplak gözle gördüğü, emperyallerin hakediş ve hallediş sırasında aç kurtlar gibi bek-lediğiydi. Doğrular söylenmiyor, söylense de doğru yerde söy-lenmiyordu. Yemin gerektirmeyen yalanlarla doğruluktan şaşı-lıyordu. Yersiz yurtsuz kafalar, yalana dolanınca karışıyordu en bilinen meseleler. Üstüne üstlük ileri demokrasi havariliği, suları bulandıran söylemlerle birleşince, eldekinden avuçtakinden oluyordu sahil boyları. Bunca kaotik ortamda Yeşim’i kaybetmekten korktu. Kurulacak yeni hayat şairaneydi ama gelecek şaibelere gebeydi. Vahşi doğaya direnmenin, engellere ve zorluklara göğüs germenin, kazandırdığı akıl ritmiyle hayal kurdu her gün… 

- “Ege’ye atanırsam ki atanırım, tayinim başka bölgeye çıksa da Yeşim’i öğretmenimden isteteceğim. Yazık bize. Gerçi Yeşim sözünü yemez ama Öğretmenimin dediğini de ikiletmez. Sakın ha.”

Düğüm sona yakın bir bir çözülür. Acımtırak gülüşler dolar beyine. Vakitsiz diriliş yaşar kumsallar. Kumdan kaleler iki görüş arasında yıkılır. Görünüşte ‘ölmeye yatmak’ vakti gelir, çatar. Kapaklanılan cennet, cehennemde aşka hasretlik, bir damla suyla boğulmak gibidir. Renkleri çalınmış tabloda, yeminli güneş kızartısı silikleşir. Anılardaki belli belirsiz okşamalar, sıcacık kucakta üşür. Donuk renkler evindeki, kırık bacakla sahne becerisi, değme virtüözleri kıskandırır. Yeniyetme mükemmelliği ufukta biter ve parçalanmış yürek çöplüğünden güpgüzel mabede, çekmecelerdeki mavi mürekkep donatılı koleksiyonlardan aşk suskunluğuna uzar mevsim. Bir mayıs havası, aşıkları gözünden öper. Mavi lacivert deniz dillerden düşmez. Gecikmiş düğünlerde sazlardaki yas, sokaklara taşan yüzlere naz olur. Haza çok özlemişim meğer denir ve sicim gibi akar göz yaşı.

İçten içe veryansın eder vesvese. Her gün ‘yoksa yoksa’ endişesiyle zar zor geçen iki yıl peşine Ege’de denizden içeri bir kasabaya atandı Nesim. Elinde avucunda öğretmenine mahcup olmayacak akça birikmişti. Düğün derneğe rahat yeterdi. Yeşim ile parça pürçük idare ederlerdi sonra. Nefes nefese vardı Alpunar’a. Alyazmalı anasına yükü tuttum diyecek, öğretmenine gönderecekti…

- “Alın yazısı çetrefilli anacım, pek yakına atandım. Kasaba ortaokulu. Paralandım birazcık. Bize koca şehir yolu göründü gari. Punduna geldik, ‘Aldık Aydın gızını, çekcez gari nazını’ diyelim. Azırlımızı yapalım ivecenlikle, ‘Değmen gamlı yaslı gönlüme’ hadi. Hayatla dalaşma, benlikle hırlaşma vakti geçti.”

- “Beri bakıve öksüz öretmen efe olum, yakında ocaama düşeceni bildiimden, öretmennen gızını sorem bakem dedim. Töbosun örenince yavan galdım. Yaban başımdan gaynaa sulaa döküldü. Saksak saksaanla habee uçumamış sana yalım. Zolan dolan bilmem gari sölecem, öretmen gızını evlendirivemiş…”

- “Esdirekli yürükler an gelir akıllanır, sora düşünüp duru da belini dorultamazmış anacım. Cennet ve cehennem çukuruna saklı değme hayatlardan bize de bu dert düştü demek. Gönenmek haram bize gari. Kalp sessizleşince başka dilekler tutulur anacım. Dile ki senle ben gacveren buralaadan…”

Tarih en fişçek zamanlarda yemkirir, ağıtlar çemkirir ve çınlar eşsiz mağaralar. Mabetlerde yarım aşklar kutsanır. Dahası dört yüz elli basamakla inilen antik çukurda bekler, tanrıçalar. Hayatın yüzüne gözüne dokunmak orada gerçekleşir. Arsızlar çukurunda, anadan üryan seyirlikler baş döndürür. Zeus’un yarı tanrı kızları kumrularla dans eder. İç bayıltır armoni. Mozaikten keklikler çatlar. Dansa katılmayan al başlıklı melikler ve melikeler, zevk punarından gagasını doldurup uçanları izler. Diz dizeliği arzularken, dize gelmek ve yarı tanrı mabedinde gaflara heveslenmek mıkırdak mirasyedi harcıdır. Darbeyi alınca Kırklar konağında hayıflanmak da pek işe ya-ramaz. Epeyce geç kalınmışlığın yaman paylaşımından kaçınmak, nasip artırmaz. Salt saksak okuntusu kabullenilir.

Günlerce gatiyen kendine gelemedi, gabaat şoklamasıyla dağılan Nesim. Artık yoktu Yeşim. Doğup büyünen, uğruna ölürüm denilen cincoflu şehir mezar olmuştu herifliğine. Sığamadı içine. Gayrı ganimet bolluğundan kaçış, başı çınarlı yasemin kokulu lalezar kodeste lal olmaktır. Hassas terazi kaç zaman bekletir muammadır. Asla bilinmez göğüste taşınan en değerli taşın, artık taşikardi madeni olduğu. Hal buralara varınca başka maraza çıkaramadı mazlum koflak. Minik adımlarla iki ileri bir geri seyirtti mehteran takımı gibi. Değerli taşların sırrına ermek, taşların sultanı Yeşim’e varmak varken yollar yarıldı. Yeşim, imperyal maya. Maya ve Maori kültürlerinin kutsalı. Saf yeşili gönülleri yakar. Sıra dışı sağlamlığı ve dayanıklı hali kül eder insanlığı. Demek dayanamadı. Derler ki ‘Altın çok değerlidir, Yeşime ise değer biçilmez.’ Paha biçilmez zenginliğe doyamayanlar tıpkı Nesim gibi ömrünce yeşim taşına taparlar. Beri bak Yeşim taşı ‘Bak yeşil yeşil…’

Bak gör yıllar yılları kovaladı, Nesim Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi oldu. Doktor oldu, Doç oldu. Başka fakültelere kürsüler kurdu. Okudu, okuttu ve yazdı. Bir ‘Doç kamyon’ sırtında baş kabak kıç cascavlak geldiği ‘Adıbilen Öğretmen Okulu’nda başlamıştı yazmaya. Hiç bırakmadı, kızıl canlı çalışmaları. Esin kaynağı, asla unutamadığı yeşile çalar buğulu gözlerdi. Gözü kararana dek gazetelere, dergilere yazdı, kitaplar yayımladı. Son kitabı ‘Nirvananın Gölgesinde Karmapolitan’a son şeklini vermek için bir süreliğine, Yeşim’i kendine sunan Alpunar’a geldi. Zaruri ihtiyaçlarını temin etme dışında kapandı bakla sofasına. Artık anacığı olmayan evine. Anacığı da acıdan pay çıkarmıştı kendince. Onca konfora rağmen, eli sıcak sudan soğuk suya girmezken, Ye-şim’den sonrası içine sinmemişti pek. Kasaba şehir gezerek, Nesim’e hayır dua ederek yaşadığınca yaşadı. Bir guşluk vakti, ‘gırdı belini gahır bulutunun ve guutuldu.’ Nazik ve yumuşak sonsuzluğa uçtu. Nesim’i yapayalnız koydu. Nesim, ana ocağında yatıyor kalkıyor yazıyordu. Kara yazgısına inat bir lokma bir hırka engine dalıyordu. Beş ev, üç arsa ötesi minare, cızırtılı bir duyuru yaydı. Sonuna dek huşu içinde dinledi. Öğretmeniydi. Vefat etmişti Yeşim’in babası. Ağzında pabuç kadar laf birikti ‘Ansan ayıp, yutsan böyük’ nefesi kesildi; Cenaze merasimi ikindi vakti…

Dünya koca deniz, öbür dünya deniz kıyısı. Sahilde gezip dolaşanlar bir garip yolcu. Işkın misali savrulur ölüm. Aşktan yüce aşkın huzurdan dışarı hali; çok sömürü, fazla yağma, yoğun talan barındırır. Dünya mesaisi bitenler, çağrışım sözcükleriyle kurulan cümleleri hesapsız kitapsız yutar. Kitabın ortasından sarf edilenler, aşıkların yüreğini sızlatır. Aşksız hayata doysan ne yazar, yeryüzü yükü paraya gözün tok olsa ne çıkar. Açlıktan yürük çocuğu dağa firar eder, garip çocuğu askere gider. Cüzdanı sağlam olan yırtar. Yurtluk sorun kürsü işgallerine kadar uzar. Yanlışlara şerh koyulur, şikâyet algılanır. Böyle algılandıkça ve uluorta dillendirilince yaşamak zehir olur, ölümler bal. Bir ölüm haberiyle doğdu Nesim…

On yılların aşk yarası bu, dışı möhre içi kangren. İyileşmez. Öğretmeni ve Yeşim canlandı gözlerinde. Nerdeyse aradan geçen kırk yıl. Hafızasında kalan, genç kızlığın ilk evresindeki Yeşim. Öğretmen sıfır. Tanıyabilecek miydi acaba? Yazmayı bıraktı. Soğumuş filtre kahvesini dibine dek yudumladı. Cenaze törenlerine katılma ritüeline başlayabilirdi. İkindiye daha vardı ama yıllar geçtikçe daha yavaş hazırlanıyordu. Hemen kalktı traş oldu, yüzü kaymaklandı, banyo aldı vücudu paklandı. Ütülü esvap giydi kisvesi havalandı. İnadına sağ ayağını dışarı atmayarak kapıdan çıktı. Camii avlusunda yankılandı yanık bir ses, döndü…

- “Nesim…”

- “Yeşim?”

Yeşim, yeşili pürsak gözleri çakmak çakmak, uçarcasına gelip Nesim’in boynuna sarıldı. Öğretmenliği cevher işleme sanatı sayan Gevher öğretmenin dediği gibi ‘gözlerinden tanıdı’ Yeşim’i. Boyu posu, saçı başı epey değişmiş, endamı aynı sıcaklıkta kalmıştı. Bir şeyler söylemeye çabaladı, boğulacak oldu. Dili dimağı çöl, dört bir yanı hidrosfer. Koca gezegen, Ege, Alpunar altı ve üstü birleşik su kütlesi. Dört milyar yıllık dünya hidrosferi aşkla aktı içine. Su, derya deniz yayıldı karalara. Okyanuslar yeniden düzenledi kıtaları. İç kayması gerçekleşti dağlarda. Su gibi duruydu Yeşim. Diğer su kütlesi, dünyadan on iki milyar ışık yılı uzakta. Dünyanın yüz kırk trilyon katında. Buharlı kuasar, tam ortası çevresindekileri yutan bir büyük kara delik. Yeşim su gibi sardı Nesim’i. Doldu kabına. Bir anda dünyası yıkılıyor sandı. Kime niye bilmeden Yeşim’le beraber o da sessizce ağlıyordu. Kendi haline çağlıyordu gözleri. Sonsuza göçmeden bir anlık da olsa Yeşim’e kavuşturan ölüme hayretle susuyordu. Susuyordu çünkü on yıllardan sonra şiveli kekeliyor, salt kehribar kokulu Yeşim’i dinliyordu…

- “Nesim, sen Öğretmen Okulu’ndayken enformasyonum iyiydi. Tanışlardan haberini alıyordum. Güneydoğu’ya gidince ilişkimiz hepten kesildi. Bittim. Öylece kaldım. Çaresizdim. Babama da bir şey diyemedim. Fakülte bitmeden ‘babamın sevdiği biriyle’ evlendim. Okulum, kızım oldu. Adı Resim. Eşim epey erken öldü. Sen evlendin mi Nesim, Çocuk?”

- “…”

- “Yok demek, çocuğun mu yok, eşin mi? Anlayamadım.”

- “Evv-lenme-dim ben Yeşim. Evlendi-iini ören-dim ama yine-dee sen-den başkası-yyla evlene-medim…”

- “Demek öyle canım benim. Eşim erken vefat edince, erken emekli oldum. Yakınlarına yerleştim, hani babamlarla yaşamaya başladım desem yanlış olmaz. Kızıma da baba oldu Öğretmen. Alpunar’da bildiğim köylülerine hep seni sordum. Hakkında ayrıntılı bilgi edinemedim hiç. Haklılar, kızgınlar. Ketum davrandılar. Üniversite hocası olduğunu, yazarlığa başladığını öğrendim. Kitaplarını görüp aldım. Okudukça içim pır pır etti durmadan. Kitaplarında daima bizi aradım, bulamadım. Sözümü yuttum diye karşına da çıkamadım. Bak sözünü tutmuşsun. Babam evlen demeseydi…”

- “Baa-ban baba-mm, ta-mam anla-dım ben. Ol-sun var-sın, giden gitti. Şim-di öğret-men-im bizi görü-yordur. Nap-sın o ayır-dı yine o buu-luşturr-du bizi. Mutludur or-da mutlaka…”

Taziyeleri yan yana kabul ettiler. Tekrar tekrar birbirlerine sarıldılar. Had safhaya yayıldı vuslat. Robot gibi öğrenilen, en incelikli ayrıntılar sıkmadı. Yeşim, definden hemen sonra kabrin başında Nesim’in omzuna omzuna sarsıldı. Birbirinden ayrılmak istemeyenlerin iç heyecanıyla içlendiler. Resim, onları resmetti aklının bir köşesine, hücrelerine nakşetti. Nesim teklemiyordu artık…

Aşk çölünü çalkalayan şiirsel devrim, aç bırakır fikirleri. Açlık sahrada vaha misali. Burada ‘aşam bazarı’ karmaşası. Aşkı yarıda kesilenler iyi bilir Büyük Sahra’yı. Dokuz milyon kilometre karelik sıcak çölü. Antarktika ve Arktika'nın peşinden üçüncü çöl. Kara Afrika’nın üçte biri. Atlas Okyanusu'na dek uzandıkça kurak manzara kıyı ovalarına dönüşür. Kurak tropikal savan iklimi düşman savar. Eksen sapar, sahra musonu yön değiştirir. Çöle veya savan çayırlarına dönüşümlü kurulan barut kokulu saraylarda, yüksek tavanlı boş odalarda yalnız geceler aşıklar. Aşk büyür, meşk üşür. Sessiz süzülüşlü ürpertiler dolaşır damarları. Aşk dünyası mumyalanmış tuzaklarla donanır. Resim, bunları resmeder tuvaline…

Yeşim ve Nesim on yıllar sonra birbirlerini bulmuşlardı. Hem de bir ölümle ve yeni doğan bebekliğinde. Uydudan, en uyarıcı saatlerde, güneşin denizin derinliğine parlak tırnaklarını sapladığı anlarda konuştular. Yüreğe kök salmış anılardan, ılıman meltemlerle salınan titrek yakamozlara dek konuştular saatlerce. Asla denize nankörlük etmeden, en komplike senfonik orkestrayla şarkı söyleyen Ege’ye takıldılar. Değişik fonlarda. Duymayı ve doymayı bilenlere özgü. Kâinatın sırlarını, kanaatin sınırlarını zorlayan özgünlükte. En bilindik, en sihirli, en duru, su gibi mavi en berrak şarkıların eşliğinde. Müjganı tanımayan, duyusal ve görsel körlerin tek kuple duyamayacağı tonda. Bu arada Resim, sınırsız özgürlüğün akla dokunan ve eyleme dökülen alemci notalarını netleştirdi. Müzikal ahenkle şarkıya şarkı ekleyen Ege, asla ulak ve kurye aramadan sırça fanusundan çıkamayanlara cesaret sundu. Deniz mavisinden mavi atlasa uzanan enstrümantal dengeli icra edildi. Eski aşıklar, buzdan kalpleri eritecek şarkılar söyledi mutlanan Deniz ile birlikte. Şarkılar susmadı. Kalp gözüyle görenlerin farkına varabileceği normda…

Bazen Nesim, bazen Yeşim fırsat yaratarak, fırsatı ganimet sayarak cepten görüştüler, halleştiler. Aşıklar denizlerin ortak hafızasına yer etti ve aşk tüm çıplaklığıyla yaşanmalı üslubuyla kaynaştılar. Yıllardır söyleyemediklerini cepten çıkarıp, cepten gönderdiler. Akla düşeni anlatmaya, öğrenileni paylaşmaya yarıştılar. Ta ki Yeşim’in annesi meme kanserine yakalanıp vefat edinceye dek. Alpunar’da son görev için tekrar buluştular. Bu valideye son görev buluşması, yılların ayrılığını sonlandırdı. Başlangıç oldu. Kim ne der ne demez ne etem ne matem aldırmadan, ölümsüzlüğe yarımay vuran bir akşamüstü, aşk orucuna son verdiler. Alpunar’da bir bakla sofa, safa ile birbirlerinin oldular. Önce şakacıktan da olsa güneş battı yarımadaya. Kirlenmeyen yarım öykülerin insanları, kuş misali. Yerlerine yıldızlar doğdu. Hepsi sırf ikisini kucakladı...

Sevgiyle kucaklanan ten ve tine mıhlanan sol anahtarının nota aralıkları, hayata derman, hafızaya ferman yazar. Beste Ege güfte Egece. Yüksek enerji ve tükenmez nefesle, milyonlarca yıllık kurgunun kucağına sığındı Yeşim ile Nesim. En çetin coğrafyada çetin ceviz isyanla, mevcut düzene ve düzensizliğe karşı duruştu sarılışları. Magmadan fezaya, deniz dibinden arşa yansıyan varoluştu eylemleri. Dokunulan her nota bir başka vurgundu. Dip vurgunu. Pikine dipine inat, antik disiplinle doğal doku ihanetçilerine dokunan söylenceyi gerçek kıldılar. Zihinlerini uyaran sinyalle, mücadele bezeli bilgesel ve belgesel bir yolculuktu çıktıkları. Duyanlara böyle de sevişmek mi olurmuş dedirten. Her aşk dokunuşu evrene işaret fişeğiydi. Yeşim ve Nesim yıkılan birlik, bozulan dirlik ve altı oyulan aşk umudunu haykırdılar şarkılara. Elbette Yeşim’in alına yeşiline, Nesim’in nefsine nefesine özgü. Resim, ne yazık ki olanları resmedemedi tarihe…

Sakız damlalı mağarada, iki kişi sessiz tarihi filmi üç boyutlu izleyince geç de olsa akıllanılır. Öylece beklenen Son, beklenmedik anda gerçekleşir beyne Dong eder. Millî park sınırlarındaki dev mağara ikilinin gençliğine evcilik oynama evi olur. Hani büyüklüğü ve yüksekliğini lazer ölçme cihazları bile ölçemez ya kilometrelerce bir evcik. Öyle bir ev ki balta girmemiş ormanın hemen kıyısında, gürültüyü ve rüzgâr uğultusunu sönümleyen bir mavi derinlik. Eskilerin yenilerin, yerlilerin yürüklerin, ding gari girmeye cesaret edemediği türden bir büyük mağara…

- “Nesim, uzun yıllardan sonra dam boyu derinlikte, yolları, tünelleri, piramitleri ve bambaşka binaları olan büyük bir şehir keşfettirdin bana. Bir batık şehirde uyandım. Taş piramitlerin, camdan yapılmış piramitlerin, sfenkslerin, heykellerin, birçok monolitik yapıların olduğu bir şehre aktım. Aklıma yer eden görüntüleri Resim’e aktaracağım. Kayalara oyulmuş binaların duvarlarına kazınmış yazıtlarda, taşlardaki kabartmalarda yazacağın son kitabın izlerine dokundum. İşlik evinde yan yana dizili çerçevelerin her birinde tam olmamış aşkların ismi yazıyordu. Dert ziyafetine davet bitince, kıyı köşe zevke bulandım. Şevk ziyafetini, şehvet zarafetini bir tek sen de gördüm…”

- “Yeşim, eninde sonunda kavuşacaktık. Zerre şüphe duymadım. Duyardım ölüm çiçeği dibine ölüm bırakırmış ama asla korkmadım. Ölmeden önce bir gün mutlaka dedim, ziftlenmedim. Köklerimde arandım ciddiyetle. Yaralı yüreğe kök salmışlıktan başkaca bir şey değildi ki aşk. Aşkın ummanı, umuda dalgalanan deniz. Yeraltı dereleri erezyonu yüzünden, çökük tavanlı evlerde yaşamaya geçilince anlaşıldı zaten aşk. Kim tanrı, kim tanrıça. Tanrıçamdın, her iç kabarmasına nazar ayeti kabartmalar sarkıttım. Gün olur okursun diye. Suya yazmadım ama hepsi suya gömüldüler…”

- “Ben Yeşim, bir içim su, bir yudum yurdum perisi. Sanki on dört bin yıl evvel suya batan efsanevi ‘Mu’ kıtasındanım. Muradına eremeyen, Antik Mısır ve Mezoamerikalıların ilk atalarının soyundan. Soyundukça iddialardan gördüm, Mu’lar Türklerin de atası. Pek inanmasam da Pasifik’te popülarize edilmiş bu kavram, bu dramatik kuram, kendimi iyi hissettiriyor bana. Bilirim, Lemurya'yı da Mu kıtasını da. Fiziksel açıdan olmuş olmaları mümkün değil, topu iddia. Bilimsellik ötesi. Eski yeni kıtada çam ormanlarına, sarp koylara saldırmış çam yarmalarının dillerinde on binlerce yıldır ayni dırdır. Traverten kayalıklar barındıran kayıp kıtalar. Kayıp kıta kompleksi işte. Bir gün bu kayıp kıtadan bir su Tanrısı gelecek, kayıp Tanrıça-sını bulacak diye severim. Geldin ya…”

- “Yeşim. Işılyalap ‘bir içim su’ perim. Yakışır sana bir Platon öyküsü. Bir ülke var; ‘Herkül Sütunları'nın ötesinde, adı Atlantis. Tarihsel hesap biraz karışık, kanun koyucu-şair Solon'dan dokuz bin yıl önce. Dokuz bine milat öncesinden beş yüz ekle, milat sonrası artı iki bin yedi, işte o kadar yıl evvel doğdu Deniz. Toplam tarihe kat on sekiz yıl daha başlar hikâye. Atina fethedilemeyince bir gecede okyanusa batan uygarlık, Atlantis. Güç zehirlenmesi yüzünden, tanrılar ve tan-rıçalar tarafından cezalandırılan ve denize batırılan şehir. Platon diyaloglarındaki alegorik vurgu, suya gömülü simge. Karışık politik teorileri kolaylaştırmak için yaratılmış, kayıp efsane. Atlantis öyküsünün ne kadarı gerçek ne kadarı derleme kim tartışabilir ki. Ya bir yanardağ patlamasıyla veya on yıl süren Truva Savaşı'yla sulara gömüldüyse. Ya da Atlantis, Mu kıtasının bir kolonisi ise. İddia çok. Yani Sümer yazıtlarına giren Noh Tufanı ve bu efsane uygarlıklar dinlerin kökenine iner ve hakkından gelir. Tibet'te bir manastırda on beş bin yıl önce yazılmış belgelere dayandırılan tufanlar ile bentik bölgede kaybedilenler ‘Bir Gülücük Nirvana’ ya da girer. Yeşim sen de okursun…”

- “Yaa demek bizi de yazacaksın, öyle mi? Nasıl, bak merak ettim şimdi. Serin gel huzuruma, derin gel. Anlat…”

- “Sana kavuşmadan veya ebediyen kaybetmeden yazmak istemedim. Yarım kalsın istemedim öykümüz. Satır aralarında Ege efsanelerini de dillendirdiğim ‘Nirvananın Gölgesinde Karmapolitan’ adlı bir kitap dosyam var. Bugüne ve düne özgü canlı gerçek öykülerle bezeli. Öğretmen babamın vefatına kadar hesapta yoktun. Ama kavuştuk Yeşim, şimdi düşünüyorum…”

- “Vay Nesim vay. Buz tutmuş gönlümde, Olimpos tanrıları ve tanrıçalarından ateşi çalan Prometheus’umsun sen. Prom, buzulları methet gitsin. Okyanuslardan sonra dünyanın ikinci büyük su kütlesi ve en büyük tatlı su deposu buzulları. Yeraltı ve yerüstü tatlı suların neredeyse tamamı. Ateşine yandığım, istemek, arzulamak, meyillenmek üzerine kurulu kusursuz saltanat buzullar. Yıllar yılı aşkı susamak ne demek, aşkımızı suya sele kat. Kamp ateşini yak. Aysberkler erisin, bankizler kalsın…”

- “Âşık olunur elbet huya suya Krassula’m. Ecem, kraliçem, zulam. Antik kuyudan çekilen bir kova suda parlar, rengârenk balıklar. Başlı başına hayat, içi dışına çekilen kuyular. Denizler hem yüz hem yıkan, şerbet tadında. Doyasıya değil azıcık iç kıvamında. Aşkla varılır huzura ve karpuz çatlatan billur içilir doyasıya. Bilgilenmektir işin özü bugünden yarına…”

- “Sevgili Nesim, nesin sen? Aklımı yoran olaysan eğer kat bizi de ‘Nirvana Üçlemesi’ne. Kitaba girenleri çoğalt. Ölüm şerbetini içmeden, içine içine ağlamaları kayan yıldızlara boşalt. Bir gün gülücüklerle uğra mezar taşıma. Basılmışından ‘oku, oku, oku’ bizi. Ben okursam zorlanırım ama sen okursan gayet iyi anlarım.”

- “Alla’sen sus Yeşim. Bal çanağı ağzından zehir akmasın. Yel alsın, sel götürsün. Yeşim gözlerin göç göçerten, bakışların ‘Bir Gülücük Nirvana’ aldatmacası zaten Toroslarda dumanın tütsün. Kem sözlerle yaralama şu yürük yetimi…”

- “Demek böyle başlayacak, daha netleştirmediğin belli ama düşüncede hazırın vardır senin. Varsa okusana biraz…”

- “Öyle bir Deniz ki Ege, Yeşim taşım sensizliği alır benden seni verir. Suretimi yakar. Su da yanar. Bensizliği alır tuzla yunar. Su da ağlar. Sonu açık yarım aşkların, altı cehennem üstü cennettir. Yarı sıcak yarı soğuktur, üzeri alev dibi buz saçağıdır. Dorukları buz kütlesi, karadutlu dondurmadır. Donuk buz gönülleri yarım aşklar tutuşturur. Bir günlük nirvana erişimidir, er veya dişi kıvamında esnek kıvranışların özü. Bir sevecen gülücükle, iki evecen yeşil gözle başlar öykü. Brandalı kamelyada gerisi tasarlanır…”

- “Bravo Nesim, öykü başladı. Girdi yola. Bizi de yaz gönlünce. Serbestsin. Ben yazmaktan pek anlamam, iyi okurum ama. İyi de dinlerim. Benim akademik kariyerim de bu n’aparsın. Katkım kadar varım. Devam et durma, beynim şoklandı valla.”

- “Okuyorum bak… Yeşim, ‘Kürk mantolu’ ölümcül cereyana çarpılmışçasına sessiz bedenim. Öpüver zevkten titreyen sensiz avurtlarımı. Aklına son geleni bırak avuçlarıma. Zevkten titreyen nefesin, hayat çizgimi arşınlasın. Bak ruhumdan uzaklaştıramadığım sıcak rüzgarlar bilgiç bilgiç esiyor. Aşkına esirliğim, uzaklardan kopup gelen sevgiyi harmanlıyor. Yapışmak var ya şimdi uzuvlarıma uladığın umuda. Olmuyor. İpek yumuşağı kayıyorsun avuçlarımdan. Doygun soluğun üstümde dolaşan vardiyalı emekçi. Bir türlü kovalayamadığımsın, uykulu ve yorgun. Mesai saati dışında aklıma çakılan kadeh kadeh sensin. Silme dibe çöküyorum. Yakut taşlı koca aşklar bocaladı, kocadı ve gitti. Yeşim bakışlım, ‘Ben gamlı hazan, sen ise bahar’ her dem taze baharsın. Zorlama aşklardan bunaldığımda, her türlü ayrılmaları yaşadığımda, loş localarda sırf seni özlediğimi anladım. Düşlerdeki titrek soluğun, aynılık hüznü yaşattıkça sıcak rüzgarlara, zevkten eridim.  Dirildim avuçlarında. Yıllarca döşeğimde yeşeriverdi kırık dalgalı anılar. Bir kurnaz çıplaklık vardı boy aynasının ön yüzünde. Şimdi kadife yumuşaklığında yakıyorsun avuçlarımı. Lavanta kokan tenin tenime basılı. Bastırılamaz duygular duayenimsin, ‘Olmaz meleğim, böyle bir aşk, bende vakit geç…’ Evet geciktim altın tozuna yatırılmış aşklara, artık pul pul hazineler, zevk rüzgarına kapılmalar olmaz. Yerden göğe bambaşka dünyalar var, öte dünya olmaz…”

- “Neden olmasın, pekâlâ olur. Nesim bak, sıcak sıcak, azar azar azaldın sen aşka. On yıllarca. Sevmeden, sevilmeler denkledin büyük yalnızlığına. Şimdi bana ve sana, çoğalma vaktidir. Benimle çoğal, yıllanmış aşkınla. Yüzüme dön yüzünü korkma, öp üst dudağımdan, yüzümde biriken hazzı iç yüz binlerce doyasıya…”

- “Yeşim, gece yarısı hikayesi olacak bu sanki. İçimden geçenler, bütün bir ömür durduramadığım duygusal resmi geçit. Hızla kendimden geçip hemen yarın gelsem, hayat hikayem koltuğumda desem, hayatına katar mısın anlatılarımı. Şehrazat sensin ama Şehriyar’ını bütün gece, gecelerce dinler misin? Dudağında gök kırmızısı serinliğiyle ‘bir gülücük nirvana’ hikayemi sek susuz içer misin? Benle sabahın köründe, öykülere ışıldamayı ister misin?”

- “İsterim elbet bak şöyle yapalım Nesim. Yap yani. Sen yaz hikayeni. Gerisi bende. Hani otobiyografik kitaplar vardır ya, ortasında veya sonunda aile veya silsile fotoğrafları koyulur bu onlar gibi olsun. Kitabını tamamladığında, tam ‘Bir gülücük Nirvana’ öykünün başına veya sonuna fotoğraflar değil de resimler koy. Kızım Resim, biliyorsun ki ressam. Sen yaz o resimlesin. Antik atmosferli çeşitlemelerin özü aşkımız olsun ve sonu mutlu bitsin. Resimlerde kavuşalım yani. Ege’nin tarihi kalıntılarında veya antik eserlerle yan yana gençlik resimlerimizi çizsin Resim. Öyle fotoğrafların varsa cepten gönder. Bizi de yan yana resimlesin. Resim, siyah beyaz, renkli renksiz poz poz çizsin. Ben o çizdikçe sana dönerim. Beğendiğini koyarsın bi düşün bakalım, yazın gülüm…”

- “Yeşim, düşünmek ne alem. Sen olur deyiver olsun. Zaten Nesim dediğin, çelimsiz kızancık. Neslişah’ım, aslım neslim Yeşim’im, bu toyboyu efelendiren yerli yerine çivileyen büyük aşkım. Sensin, varım variyetim. Kollarında kıyamadığı hikayeleri ve aklındakilerden gayrı sermayesi olmayan çulsuza cansın. Şimdi düş çalan akşam sağanağında, meşru olsun olmasın bu yürük yetime varır mısın? Öykünün geçtiği yere. Seyri zor, eksik yaşanmış aşkın şehrine. Gelirsen gözlerinin sahici yeşilinden öpmek isterim…”

- “Nesim ben de gelirim, sen de gelirsin. Kime ne, hayat bize. Kalan ömrümüz artık ne kadarsa yalnızca bizim. İkimiz de alacaklıyız hayattan. Unutma yazın Adaburun’dayım. Öğretmen babanın yazlığında. Tatil günlerini ayarla, kalırız yaz boyu beraber. Resim, arada bir uğruyor zaten can yoldaşı oluruz birbirimize. Burada yerel ve ulusal iki kitap fuarı yapılıyor. Bir ay bu imza günlerine katılırsın. Sen bana ben sana katılırız gari. Ömrümce ‘atem tutem ben seni gendime gatem ben seni’ diye avundum. Unutma daha Alpunar’da bıraktığımız gözleri yaşlı çocukluğumuz var. Yaslı gençliğimiz var, şenlikli orta yaşlılığımız var. Daha onlar yaşanacak. Ve dahi sahili, sokakları, dağları, tepeleri, kuytuları gezeceğiz kol kola. Akırbaları, akbabaları tınmadan pusatsız, çil çılbak denize gireceğiz saklı koylarda. Hadi saklanma gari çık ortaya…”

Göynüklerin yüreğine garankı vurduğundan, yarına hasretlik gocuman olur. Ama akideşini bulunca akranlar, hayat dolar ciğere. Yarenler, dik uçlarda denk burçlarda, pik burçlarda dip çukurlarda hususi soluklanır. Hiçbir şeyin eskisi gibi kalmadığını bilerek ölüm gününe dek, hayata dair ne varsa yaşarlar. Mutluluk istiflenir. Tek gaye tarihe not düşmektir. Mesele düşle gerçeği öpüştürmek, ılım ışık gecelerde kayıp yıldızlarla sıkı sıkıya örtünmektir. Tümden sanrılar diyarına açılmak, her acılı anı en öteye, her sancılı rüyayı en nihai noktaya vardırmaktır. Aşkı muhabbet kutsal yolculuk tasarımıdır. Ancak yaşanmaza serpilmiş şaşırtıcı anlar, harap mekanları dolaşan akranları bile ürpertir. Düş adasının düşüş yakasında, bilinçdışı öğretilerin gizemi cansiperane aranır. Yaratıcı hazzı, hazineyi tam bulacakken kaybolur. Kayıp hayatlar öyküsüne giriş faslı. Hayatın içinde sırf kendinin izini bulmaya çalışırken, mucize eseri keşfedilen aşkın gücü. Bu güçleniş sayesinde halden anlayan aşığın umut haline gelişi. Yeşim, köhne hayatın içinde tam kaybolacakken kendini ‘Bir Gülücük Nirvana’ öyküsüne adayan Nesim’de buldu. Bir gün yüreği titreyerek ‘Nirvananın Gölgesinde Karmapolitan’ın içinde kaybolan Nesim’i kısacık çaldırdı. Bi daha aradı uzunca. Bi dahakini daha uzun tuttu. Nihayet Nesim açana kadar bekledi. Peşpeşe iki üç cümle sarfetti, aniden kapattı…

- “Nesim, goley değil biliyom ama bitti mi kitap. Peki öykümüz? Gaari taslak maslak deme, olanı tezden okumak istiyom…”

Nesim, konuyu anlamaya çalışırken, bir kez daha çaldı telefonu. Yeşim’in sesi bu kez ağlamaklıydı. Mutlu desen mutluydu da sanki değil gibiydi. Bir şeyler vardı anlatamadığı. Vardı. Birden açıldı pus, sus pus kalma pahasına enine boyuna dalgalar vurdu dünya yüzeyini. Kuantum mekaniği parçacıklarının davranışları kesintiye uğradı. Atom altı parçalanma perçinlendi…

- “Gadeş, ben kanser oluvemişim. Akciğer kanseri. Bir haftadır hastanedeydim. Yoğun bakımda. Arayamadım gusura galma…”

- “Ne kusuru canım sevgilim. Kusurlu kusursuz işleyen şu gudubet dünya kusurlu. Garpızı gabak dünya. Yeşim taşım, sen yürekli kızsın. Yapayalnız neler atlattın. Irlanmak sana yaraşmaz. Ezersin bu illeti elbet. Hem şimdi birlikteyiz. Azraili yeneceksin ve Alpunar falezinde gezeceğiz. Bahtsız gezginim…”

- “Gezeriz gezmesine de bunlar çoktan gezmiş de dolaşmış der, iliman gafalar. Lafı dolandırmadan yaz gari. Yarın veya yarından yakın anlat tüm herkese, bilsinler hayat hikayemizi. Aşkımızı. Yarım kalmış yarenliğimizi. Mutluluk çarpıntısı artıyor yüreğimde, ciğer desen zaten bitik. Derin soluklandığımda bir garip yorgunluk. Oysa ne fetihler gördü bu yeşil gözler, ne fayda gösen. Dar zamanlı misafirliğe durdu ömrüm ösen. Bu yolcu geç de olsa azıcık baş tacı edilecek ve kısa zamanda en özel odada inzivaya çekilecek. Geceden kalma pas ağzımı buruşturuyor kollarımda bi acayip bıkkınlık. Uyumuşçasına ağzım açık ve dizlerim titriyor. Toy aşık nazı sanma kopup gelivesen yanıma. Buragidi yaşattıkların için hiç hak etmesem de çok teşekkürler. Böle ‘rüzgaa gibi geçti’ istemem. Skarlet kırmızısı giyinmeden, sen son bi ‘klark’ çekmeden ölmem…”

- “Yok öyle deme. Tanrıçam O’haram, ne ölmesiymiş. Yıllardır her daraldığımda sen belirirdin önümde. Ardımda zoraki sevişmelerin yürek çarpıntıları. Dönemezdim geri, sapmazdım yolumdan. Daima yokladı yüreğimi buyurgan soluklanmalar. Acayip keskin bir sızıyla yaşadım. Yani sıra benim sıram, sakın ola kaynak yapma. Aklım havada zaten yüreğim düştü düşecek. Ne kıytırık iktidarlar gördü bu deştire gözler ne hedefsiz aşklar. Hedef-tekim salt sendin. Nasıl özledim, nece bekledim seni. Gidemezsin…” 

Nesim gitti. Yeşim’e hastanede günlerce refakatçı kaldı. Moral oldu. Can oldu. Canan oldu. Her anlamda çekinmesiz tanıştılar. Çekincesiz aynı somyada ‘bacı gadeş gavilleşdilee’. Kemo radyo, kemo ne? Uzun ve zehirli terapilerden sonra eve çıktılar. Maruz kaldığı metastaza rağmen Yeşim, her gün kendini iyi hissettiğini söyledi. Bir gün çok daha iyiyim dedi…

- “Birkaç günlüğüne Alpunar’a gidip dinlen Nesim. Esi nesi yok, fesi fesleğeni ‘ciğerim Aydın hastanesinde çürüdü’ benim. Adıma lazım gelen hazırlıkları da yap. Dabanca gibi git pambık gibi gel. Öbür gün gelirsin ya da gelmeden ara beni. Belki ben de gelirim. Son yakın, sona yakın, içimizde kalanları yaparız kalmayan ağız tadıyla. Bu aralık, bak sölüyom ‘Resim artık senin’ kızın. Sana emanetim unutma. Vasiyet deyon, gerisini sona örenirsin…”

Nesim, sevdiceğine geri dönmek için hazırlık yapıyordu. Onu sevindirecek, mutlu edecek özel yerel ne varsa valizine dolduruyordu. Yayımlanan yeni kitabından iki tane koydu. Sürpriz yapacaktı Yeşim’e ve Resim’e. Yeşim’in gelmeden önce telefon edersin dediğini anımsadı. Çaldı, çaldı, çaldı geç açıldı telefonu…

- “Ben Yeşim’in kızı ressam Resim. Annem dayanamadı daha fazla. Kendisi dün sonsuzluğa uçtu. Sizi arayacaktım ben de. Yarın öğlen Alpunar’dan uğurlayacağız…”

 Uğurlar ola Yeşim taşı. Doğada nadir bulunan, küçük parçalar halinde var olan değerli taşların sultanı, uğurlar olsun. Nefret dünyasına nefrit balansı, esenlikle gidesin yoluna. El yürek ısındıran, güçlü hissettiren, Yeşim ocağı, yolun açık olsun. Sert ama kırılgan yapılı, duygusallıkta dengeyi, çakraları en uç noktayı yaşayan Yeşim, biricik aşkım aşk olsun sana. Aşk olsun. Aşk…

       - “Anlayacaksın sen de Yeşim gözlüm, yalnızlaştıkça insan, hiç alakasız birileri zenginler. Arsayı kapar, parsayı toplar ve bal tokmak yaşar. Ama ‘gözlerden öç alır her şiirsel aşk’. Elbette aşkım deyiverince başlar, eşi benzeri ucu bucağı yoktur sanılan ateşten ummana ulaşım. Aşkım alaşım, narlı ve de harlı uykudur ölüm. Aşkla uyu aşk denizinde. Işıklarda uyu…”

      Yeşim, önünde sonunda Nesim’e eş olacağını bile bile okudu ve bu umutla yaşadı. Nesim, öğretmen olursam Öğretmenim Yeşim’i kesin bana verir diye okudu. Hiç durmadan derslerini çalıştı. Okuyup öğretmen olacağı, öğretmeninin kızıyla evleneceği umuduna yapıştı. Yeşim çıkmamacasına aklına yer etti. Öğretmen oldu ama yıllanmış yârini, en mutluyken yel aldı götürdü. Nesim’in aklını sel aldı götürdü. Adının anlamından nefret etti. Ertesi gün Alpunar merkez mezarlığına, öğretmen babanın kabri yanına sadece onu değil kalan umutlarını da gömdü. Kendini de aynı mezara gömecekti ama Resim… Resim hıçkırık hıçkırık omzuna gömüldü ve Nesim, ölmekten vaz geçti…

- “Yeşim, sevgilim diyebilirim gari. Seni seviyom deyemedim hiç, seni çok seviyom. Sevgilim, ‘Nirvananın Gölgesinde Karmapolitan” kitabımı başucuna bırakıyom. Ben gelesiye değin okursun. Resim’e, senin başka resimlerini çizmesini rica edicem. İkinci baskıya ekliyecem. Ben ölesiye, annacına yatasıya bakarsın…”

- “Nesim, yalandan olmayan ama yarım kalan aşk öykülerine özgün aşk güzelliği ve unutulmaz sürprizli geri dönüşler kattın. Sana tapuladığım Öretmen babanın yazlığında aşka aşk katanları usanmadan yaz. Aşktan geri kalanlara değil, aşka tapanlara selamlarımı ilet. Selam olsun onlara ve karmapolitanı yaratan anaya…”

 

GÜLLERİ SOLDURAN MAYIS AKŞAMLARINA AĞIT…

Her seneyi devriyesi geldiğinde “Gülünün Solduğu Akşam”  kızaran damlara vurur ve bıçak sırtı ayılmalar yaşar, bir başka biçimde ve daha katmerli hüzünlenirim. En baba gülümü de “Gülünün Solduğu Akşam” toprağa verdiğimdendir, bu beynimdeki diriliş ve dilimdeki dirilmiş sözcükler. Ve insani diyaloglarla bütünleşirim yeniden…

Solan güllerin dikenleri yüreğimize çentik üstüne çentik atmış bir kere. Başkalaşım başladığında sanal kahramanlığa özentiden değil, alnımızda zindan karası belirdiğinden yüreğimize bir kez daha çöker acı. ‘idamlar ve babam’ hakkında unutkanlık ve acizlik potansiyeli göstermeyişimizdir ası olan.

Yılmaz bir devrimcinin yaşamında çok kırılma noktaları olur. Olur, ama hayatında iliklerine kadar işleyen ilkler ve acılar yaşamışlığı da vardır. O variyet, keskin acıları yaşamışlık kontrolü çok az da olsa kaybettirecek bir etkendir. Zaten yaşamın köklerine inildikçe ideolojiyi eleştirmeyi kültür edinmişlik derinliği de belirir. Bu öyle bir devrimci kültürdür ki; yeni ve sade hayatlar kurmayı sürekli engeller. Sıra dışı ve aykırı yaşamaktır haneye düşülen not. Namı değer başkaldırıların sere serpe yayıldığı şu yüzyılda elden gelen de budur.

Zaman delice savrulurken ve arzdan arşa sonsuzluğu içselleştirirken; onlar öldürüldüğünde ve babam öldüğünde kim hiç ağlamadım diyebilir ki. Kim diyebilir ki manifestolar kaleme almış olsalar bile Duyguların Efendileri babasına ağlamaz diye. Devrimcilik biraz da Babası öldüğünde ağlamaktır. Defnederken de hayat aklından öpünce, kalenderliği babasından geçmişçesine yutkunmaktır. Yoldaşı öldüğünde ise benekli hayallere dalmadan gerçek hayatı çarpıtmadan yaşamaktır devrimcilik.

“Gülünün Solduğu Akşam”  kaderin bir cilvesidir ve onlarla birlikte babamı da anarım  yüreğimdeki tükenmez hasretle ve sönmeyecek ateşte yanarak. Çıkışsız labirentlerin esrarını ve sırrını hiçbir yazılı biyografi çözemez. Ama “ yüz metreyi en hızlı koşan çocuklar” seksenlik ihtiyara elverdiği, omuz verdiği veya kol kola yürüdükleri gün, yersiz zamansız ölüme mahkûmiyetin ağırlığı tekletir kalpleri. Yani yaşanmazı yaşamak incitir ve acıtır yürekleri.

Sarsılmadan dünyanın en canlı renklerine aldırmadan, tıknefes anmak ve dolu dolu yaşamaktır övülmeye layık dostlar ve kalender baba ayni gün ölünce, o günü…

Ve her “Gülünün Solduğu Akşam”  üç kırmızı karanfil karşı yakada dost bağına, yeşil çotanak babam ise çavuşoğlunun bağrına bir güzel yakışır. Haramzadeler ile kurşun askerler ölüm korkusunu her an yaşarken onlar ölümsüzlüğe bir kez daha uğurlanırlar. Zaten çanlar devrim için çınlamaya hazırlandığında tesadüflerle vurgulanan hayal kırıklıklarıdır insan beynini kuşatan. Kuşatılmışlık aslında kaç şekerli olduğu belirsiz zifiri demli çay içmeye yolculuktur, darağacına kurulmuş veya cellâdın tırpanından doğan yepyeni hayatlarda.

Evet, “Onların başı dikti ve hayal ettikleri güzelim dünya için, ülkeleri için, memleket için, sıla için, anaları, babaları, kardeşleri için, kurtuluşa eren isyanları vardı. O yüzden sehpaya-musallaya yürümekten çekinmediler, asla korkmadılar. Asla yılmadılar, baş eğmediler ve asla eğilmediler, dimdik durdular ve gittiler. Çünkü onların ince gelecek hesapları, kişisel kaygıları yoktu. Sadece pırlanta akılları, altın yürekleri, gümüş parlağı bakışları ve gencecik umutları vardı. Tek cümle ile izahı, onların cesaretleri ve umutları vardı yığınlara mal olan…”

Her “Gülünün Solduğu Akşam”  neden gam çekerim şu bedeni ve zihni yorgunluk günlerimde bilirim. Şimdi cümle âlem bilsin ne gam. Bilirim karşı kıyıda çelikten ağlara takılıdır aklımın ince gülü, gülleri. Uyku bozuğu gecelerde yıpranmış kalbe kuvvet bütün orijinalliği ile karşımda olurlar buket buket.

Ve Her “Gülünün Solduğu Akşam”  iskele, sahil, meydan, memleket esenliği için turlayanlara babamın da eklendiğini hissederim. Acılarımın zirveye tırmandığı o anlarda tembel bir gevşeklik kaplar bedenimi, ama en enerjik halden daha hallicedir. Sabah uykusunun en birinci özlendiği o çocukluk yıllarımdan kalan süzme hayat önünde babama ve onlara rastlarım en güleryüzlü ve sıcak biçimde.

Babam, övülmeye layık dostlar ve ben izlenecek yolların en izmlisine vururuz adımlarımızı, inandıkça gören, gördükçe inanan ve etkilendikçe güçlenen yüreğimizle. Aslında gücümüze, çok gücümüze gider zamanı iyi değerlendirememişlik. Zorumuza gider bir parça günlük hayat huzuru tatmadan gerisingeri devrilmek. Gerçeğin özüne zamansız girişin mükâfatıdır, kırk küsur büklümlü özlem.

Oysa tarihi sulandırmaktır-sulandırılmasıdır insanın içini en acıtan. Ve zayıf düşmemek içindir her mayısın ilk haftası, dördü ile altısı arası şu anda en lüzumlu ve özlenenler arasından onları çekip çıkarmak. Derin uyku hali haraca kesmiş iken düşünceleri onlara sığınmaktır, kösnül yalnızlık ve tekdüzeliğe inat. Varsın olsun ayrılık şarkıları, yaratının kalıtsallığını bozmayacak aykırılıkları. Çünkü her içli şarkıda titrer zaman…

“Gülünün Solduğu Mayıs Akşamlarında”  kurtuluşa mukabil ise yolculuk dayanılır babında hayat şeridini bir ucundan diğer ucuna ağır yolcu farkıyla dolaşırım. İmgeler yeşerdikçe, gece sohbeti yapacak dostlarımı ararım her köşede. Naaşımız kara toprağı öpene dek sürecek bu kervan. Onlardır, babamdır aradığım, unutmadığım ve unutamayacağım…

Sonsuz bilgiler gölgesinde inanmak insana gerçekten kuvvet verir. Zamanla güç kaynağı bile olabilir çekilen tüm acılar. Ortalığı sürüyle yeşillik-zerzevat istila eder ama en nazlı yetişir olanlardandır onlar. Ey çıfıt kıyafetli ölüm, sahipsiz ölüm meleği ölüm tek celselik aşktır yiğitlere. Ve yüzüne vurulacak daha çok ayıp var, çok ayıplısın sen.

Eğer ozan özür dilerse en dalgalandırıcı biçimde diler, sinkaflayacak ise de çekinmez. Yeter ki, öğüt vermeye kalkışan denizin diplerinde ayıp arayanlardan olmasın.  Gülün dikeni yüreğimizi kanattığından iğneleyici sözler sarfetmeyeceğiz bu güne özgü duygusallıkla.

Babam akşam güneşini çimdikleyince yarım kalmış sevdalar, çok düşünerek yazmak, hiç düşünmeden söze başlamak gibi bir şey oluyor. Affet babam. Ve biraz daha zaman tanı. Daha zaman var sararan yapraklara ve lacivert taş üzerine kazılı bilgeliğimize.

Her seneyi devriyesi geldiğinde, “Gülünün Solduğu Akşam” sizi özlemle anıyorum

nisan 25

 

YİNE YER SARSILDI, ZATEN YER GÖK BETON…

 

 

Yine yer sarsıldı, Silivri açık denizinde altı nokta iki. Eyvah ki eyvah, zaten yer gök çürük beton…

 

Yirmi küsur yıldır kurulu köylerin, göçebe kasabaların ve kurgu kentlerin depreme karşı güçlendirildiği ve modernize edildiği izlenimi verilse de gerçekte öyle değil. Kıyı köşe, tepeden en dibe çürük yapı stoğu. Acı gerçek bu. Dün bir kez daha kanıtlandı. Altı nokta ikiye binalar dayandı belki ama binalarına güvenmeyen insanlar dayanamadı. Çoluk çocuk selametleri için sokağa döküldü. Onca debdebe bir depremle yine çöküverdi. Çünkü Deniz bitti, yer gök, çürük beton…

 

Yıllar yılı umudunu ve geleceğini betona bağlamış iktidarın, huzurlu ve güvenlikli olarak belirttiği beton yapı stoğu on yedi saniyede çözülüverdi. Devasa yatırımlarla övünmeler şapa oturdu. Bu kez bu yer sarsıntısı tek elden öğütülmeye çare, kaynakların kuru gürültüye gitmesine mâni gibi. Göz görmese de olacağı bilinen facia Silivri’de sivrildi. Şimdi depreme sağırlık hangi ambalaja sığar zaman gösterecek. Deprem, batmış ve sürdürülemez ekonomi gerçeğiyle yüzleşme aslında. Su yüzüne çıkan acılar devasa. Allahtan büyük İstanbul depremi teğet geçti. Aksi halde durum feci, durum belli yani durum yok.

 

Yıllardır olası deprem afatına yedek akçe olsun diye toplanan meblağ, muğlak politik programlara sarf edildi. Toplanan para israf edildi. Kırık tekerleği döndürmek için kullanıldığı iddiası çok. Bu sav asla baştan savma izahlarla geçiştirilemez. Elmayla armudu toplamak olmaz. Karşı iddialar salt koltuk kurtarma çabasına dönük gözdağı vermelerle çürütülemez. O kinaye tavır da beton gibi çürük. Vadi sulak, dere yatak, çepeçevre fay hattı, umursamadan tak tok dik gökdelenleri, sonra yakın dur. Bu da olmaz. Buradan bakan olup vakaya bakamayanlara duyurulur, yahu yer gök çürük beton…

 

Bu acı gerçeği izanlısı da fizanlısı da biliyor ayrıca. Sağır sultan bile duydu. Tablo tescilli, vaka vahim. Harita kıpkırmızı. Aldıran yok. Elbet kâinatın kurulumundan beri dünya sallantıda. Özellikle Anadolu. Medeniyet kalıntılarına bakıldığında anlaşılır, uygarlık üzerine uygarlık. Ancak aynı akıl tutulması, aykırı ruhsal reaksiyon, dinsel inanç sapması ve bilim düşmanlığı yaşanıyor. Göz göre göre büyük facia kucağına. Üstelik iyilik hep kendinden, kötülük başkalarından menkul hesapsızlığıyla. Bugünden tezi yok iç-dış hesaplaşma şart. Ayıklanmalara abartılı hurafe tuzağı, ayaklanmalar kelebek etkisi. Akla zarar, aziz deprem deneyimlerinin yaşamı vurması. Travmayı teolojik armağan babında içselleştirme gayretleri. Sağır sultan temennisi. Oysa mevzu gayet açık, ucuz politika neticesi betona çağ atlatma çabası. Tek bir eleman azizleştirilmesi neticesinde, yer gök çürük beton…

 

İşte bu beton seviciliği, fay hatları ile kuşatılmış bu coğrafyada kıyıma ve korkuya çok zemin hazırlar. Bu kez facia yandan geçti. Kaçınılmaz realite bariz, diklerse düzler. Deprem konisi gittikçe genişliyorken, eğer kapsamlı devlet politikası geliştirilmezse, beter haller kapıda bekler. Maddi manevi kayıplarla karşılaşmalar sıradanlaşır. Acı hanede biter. Bu yer gök beton aşkı ve betonla milli tarih yazma hevesi yüzünden yarın her şey yerle bir olur. Tüm kazanımlar muhtemel zelzeleyle çamur çorağa belenir. Sistem maddi bağlantılar ve ucuz illiyet bağlarıyla şekillendirildikçe bu depremden de ders çıkarılamaz. Üç beş gün konuşulur geçer. Ancak işin sonu makro düzeyde bir yıkıma neden olacak yer sarsıntısına varır. İnanmak ve kabullenmek zor ama milyonlar moloz yığınlarının altında kalır. Nefessiz kalır. Bu sefer yeter gider diyecek vakit bile bulunamaz. Herkes kaybeder. Kazananı olmayan felakete yol açar deprem duyarsızlığı.

 

Yer gök, dünün sarıklısı çürük beton tapıcıları yüzünden, dünün çarıklısı beton keyfekederleri yüzünden moloz yığını olmaya aday. Silivri uyarısı gösterdi ki işler öyle hapisle, kaprisle düzelmez. Yirmi milyonluk koca kentte enkaza dönük hava esmekte. Dünya coğrafyasının, en güzel bölgesi muğlak ama mutlak idari model yüzünden on yıllardır gelecek kaygısı içinde. Kentin inşası, tak tok hallediliyor yetmez denilip araya kanal patlatılıyor. Akçalı işler bilim yerine hikmet hükümdarlığıyla tekelden bitiriliyor. Ancak bir deprem vuruyor, acı gerçekler ortaya dökülüyor.

 

Kof debdebe, artçı depremlerle bile yıkılacak konforda. Büyük İstanbul vursa köyler, kasabalar, kentler yerle bir. Altı nokta ikinin ki daha fazla da olabilir, İzmir’den bile hissedildiği ortada. Elbette deprem hangi ölçekte olursa olsun büyük felaket, kısmen kıyamet ve bir an meselesi. Saniyede çürük beton uygarlığını toprağa gömer…

 

İşte onun için aşırı özen gerek acil önlem gerek. Hâkim güç doğrultusunda ahkam kesen hocalara güvenmemek gerek. Kentte ve kentlerde yenilenme gerek yerinde dönüşüm veya kentsel dönüşüm gerek. Ama önce rant depremine uğratmadan projeler gerek. Yoksa yer gök zaten çürük beton. Kırıcı bir deprem vurduğunda, ortalık moloz yığını ve enkaza dönerliği acı gerçek. Maharet değil mevta torbası hazırlığı. Deprem bu öncesinde sonrasında dualar da yetmez.

 

Yer gök, çürük beton duyarsızlığına bilim gerek…

 

POLİSLERİN GÖLGESİNDE FUTBOL REZİLLİĞİ

 

 

On yıllardır her alanda olduğu gibi ayaktopu oyunu da ayağa düştü. İşbirliğiyle düşürüldü. Ve ne hikmetse, futbolda binde bir görülecek olumsuzlukların her ay başına rast getirilmesi yüzünden, bütün dertleri bir kenara bırakıp salt futbol konuşuluyor. Yani millet, her ayın ilk haftası futbolla yatıyor ve kalkıyor. Bile bile bir kez daha, bir kez daha ‘ÜçF’ ile aldatılıyor. Demek ki artık polislerin gölgesinde futbol günleri yaşanacak. Bu arada ‘Futbolun Gölgesinde Fenerbahche’ kitabı tamamlandı ama bu mendebur gidişat devam ettikçe yayımlanmayacak…

 

En yalımlı futbol dünyası için bile sıradan bir maç. Dünyanın her tarafında çıkıp oynanacak ve bitecek, futbol tabiriyle derbi. Hatta profili düşük bir kupa derbisi. Ancak demokrasinin işlediği yerlerde böyle, despotik iş bilirliğin yerleştiği yerlerde ise durum facia. Hani denir ya felaket göz göre göre gelir, sloganı ise ‘göze göz dişe diş intikam’ olur. Aslında fırdöndü federasyon, futbolu tümden yabancı hakemlere emanet etmese de bu maç için ayrıcalık düşünse, bu maçta futbol tarlası kızarmayacak, elli bin taraftara neredeyse ‘birebir’ otuz kırk bin polise hiç gerek kalmayacaktı. Yani bir futbol resitali yaşanabilirdi. Elbette hakem hataları olurdu ama kimseyi üzmeyecek denli hak ve adalet çerçevesinde sonuçlanabilirdi. Ama yok. Üstelik yurtta yaşananların sahaya yansıyacağı endişesi nirvana yapmış durumdayken. Ayrıca korunan ve kollanan fetö ile iltisaklı olduğu şüphesini hala üstlerinden atamamışların kazanmasına dönük manevralar kurgulandığı da barizken. Sanki polislerin gölgesinde futbol arzulanıyor gelecekte. Malum iktidarın ve muktedirin canını sıkacağı düşünülen şeyler söylediği düşünülen taraftar koristlere kolluk baskısı da cabası. Maç esnasında göze batanları tribünden alma girişimleri gözlerden kaçırılamıyor. İşte renktaş ahmaklığıyla tüm bunları görmezden gelen, aciz kırkayaklar yüzünden ayaktopu ayağa düştü. Düşürüldü. Düşürülüyor…

 

Malum iktidarın ileride kendini asla masum gösteremeyeceği faşizanlıkla, kaotik süreci ivmelendiren siyasal rotanın tıpatıp yansıyacağı bir maç olacağı baştan belliydi. Zaten yana yakıla yandaşlık güden, futbol sektörünün silüeti de buna hazır. Bu atmosferde on yıllardır değişim, dönüşüm ve eşit yarışma ısrarını dillendiren bir takımın bilinçli taraftarları, takımlarının yine hedefe konarak bertaraf edilmesi kumpası nasıl işleyecek diye maçta.  Büyük sermayeye haddini bildirme gününde, elli milyon boykotu delmek pahasına ekran başında. Üstelik futbola gizliden bulaştırılan yılışık siyaset temsilcilerinin ve oluşturulan girift yapının ayaktopu üzerinden muhalifleri sindirme girişimi olduğunu bilerek. Bir umut, son bir umut diyerek.  Muktedirler ve mutlak kitleleri ise futbol üzerinden birbirine girsinler biz aradan sıyrılalım derdinde. Rakibe roller çoktan dağıtılmış. Öyle veya böyle mağlup et ve sürekli mağduru oyna. Hatta çirkeflik düzeyinde en üst perdeden tahrik et. Yat, kalk, yat oynar görün oynatma. Korkmadan. Hâkimi belli hakem müsveddeleri de yanında. Bu işlere bakamayan bakan da gelmiş bakıyor nasılsa. Ve düğmeye basıldı. Kendilerinin neden olduğu enkazın altında kalması istenen, bir türlü yıkamadıkları büyük kulüp Fenerbahche. Dünya kulübü. İşin ilginç yanı, sportif akımları peşinden sürükleyen futbol dışında diğer spor dallarında Dünya markası. Lideri ve şampiyonu. Futbol her sene fiyasko. Neden? Bunu düşünen yok…

 

Evet, Fenerbahche ezeli rakibine karşı iyi oynayamamış olabilir. Maçın ilk devresi sahasına mahkûm mücadele ettiği de aşikâr. Ama yok yetmez. Bu kadar da olmaz denecek düşmanca bir senaryo bir yerlerde yazılmış yine. Dünya spor kamuoyunda farkındalık yaratılması gereken tuhaf bir senaryo hem de. Çünkü realite açık, Fenerbahche denilen takımın ölüsü yeter pentagonvari kumpasları tersine çevirmeye. Yakın tarih şahit. Cumhuriyete kasteden malum terör örgütüne karşı mücadelesi, ülke kurtaran tavrı ortada. Sanki Fenerbahche düşmanlığı oradan besleniyor. O zaman ne olacak, şöyle; hakem zilleti tercihleri plana göre yapacak. En küçük fırsatı kaçırmayacak. Bir punduna getirilip düdükler eşit çalınmayacak. Rakibe penaltı yaratılacak, Fenerbahche’nin verilebilir penaltıları es geçilecek. Mülayim kisve altında, astığım astık, kestiğim kestik, esip gürlenecek. Sahada sportif direnç adına olası tüm kanallar tıkanacak. Hatta her şeye karşın sportif saygı çerçevesinde giden maça son dakikalara doğru skortif travma zemini yaratılacak. Saha içinde ve benchte kameralara dolan it dalaşları tezgahlanacak. O ana kadar nerede oldukları ve durdukları bilinmeyen robocop çevik kuvvetler anında sahaya dalacak. Belki Fenerbahche uzatmalarda can havliyle skoru değiştirebilir, maç plan dışına kayar diye anında provakasyon ve skortif kaos hayata geçirilecek. Şimdi sıra ligde deyip, böylece on yıllardır hak hukuk adalet isteyen takımın tamamen çimlere gömülmesi sağlanacak. Kanarya sarısı Anka kuşuna son olmayacak bir darbe girişimi daha...

 

Bu arada ayaktopu tiyatrosunun figüranları, filmin iktidar yardakçıları bununla yetinmeyecek elbette. Top yuvarlak, olur da işler tersine döner, tepeden inmeci mantıkla derinleşen buhran futbolun zirvesini ligde sarar kaygısıyla yeni kavgalara zemin hazırlayacak. Eğer meğer telaşıyla rol çalacak. Resmen barışçıl tavrı baştan ayağa zedeleyen, taklitçi yönetsel mekanizma cesaretiyle cürümü kadar ateş yakma yamaklığı güncellenecek. En küçük haksızlık sinyalinde, zıp zıp zıplama zıpırlığı cüce cüssesini gösterecek. Görüntülerle sabit, Adam kaybetmiş, operasyon çocukları oldukları malum maçın triosu ile biten maçın bityeniği hallerini konuşuyor veya tebrik ediyor, kim bilir?  Tam burada son yirmi küsur yılın kibriyle, açıktan tipik ve fe tipi operasyonlar çekip burnundan kıl aldırmaz maharetle futbol disiplini dizayn edenlerin edepsizi devreye giriyor. Futbolun katline dönük saha içi varyasyonları, masa başı hoyrat atışmaları, berbat sataşmaların yanı sıra futbol terörünü içselleştirenlerden değilmiş gibi yılışık liboş tavırla hakemlere bir şeyler söylüyor. Sohbeti kesilen kaybetmiş adam, cinconi’nin yüzüne bakmadan arkasını dönüp gidiyor. Kameralar dört taraftan kayıtta. Ceddine rahmet, robocop polis duvarı içinde kaybetmişin peşine takılıyor. Resmen sözlü ve fiziki taciz. Ne dediği ne söylediği, adamın gözüne gözüne sıktığı yumruk şovmenliği bizzat kendini ve dünyadaki tüm müptezelleri bağlar. Kaçarı yok, biz ne dediğini duymadık ve bilemeyiz diyemez kimsecikler. Göz var nizam var, kayıtlar var dudak okuma var. Şımarık mokoko, geldiği günden beri kendine kaybetmekten kurtulamamış bir adamı zıvanadan çıkarıyor. Şehla şebelek, geçip gitsene. Yok senaryoya devam. Ya da kıt akılla senaryoya ek yapıyor. Adam kaybetmiş zaten üstüne canını sıkarsan, o da gelir burnunu sıkar. Burnu havada ahvalini patates burnundan tutup çimlere gömer. Taklacı güvercin rolüne büründüğünde ise hepten cüceleşirsin. Haklıyken haksız olursun, diğeri kırmızıyı yer bel ki ama seni de yemiş olur. Başı dik seni kaale almadığını dünya aleme ilan eder. Sen de ıvır kıvır rahatsızlığı içinde tırmalarsın. Bak tıflı klasik, ağa babaların biliyor artık korku dağları bekliyor. Sen de bilsen iyi edersin, karanlığa ‘Fener’ yakıldı bilesin…

 

Evet, topu ani bir manevrayla mağdur edebiyatına soyunan, hiç sakınmadan sahalarda kara gölgeli, kavgacı tripler atan bu kaypaklar, futbola kapak olacak, futbol sevmezleri bile hayrete düşürecek bir trajedi sergilediler yine. Adaletsizliği, sportmenliğe aykırılığı, kural dışılığı marifet sayarak, sonuç belirleme alışkanlığıyla skortif kaosu körüklediler. Ancak dün olduğu gibi bugün de sahalara çöken kalkışmacı çetelerin oyunu bozulur, sihir elbette çözülür. Cinlik, hinlik deşifre olur. Sanki yine futbol tarihini utandıracak biçimde, toplumsal uyanış resmen dinamitleniyor. Futbol üzerinden yeni kaos çıkarma atraksiyonları yıllardır kimin çıkarına belliyken bir büyük kandırmaca daha kanırtılıyor. Ayaktopu oyunu, eğreti konsorsiyum ve aciz kırkayaklar yüzünden ayağa düşürülüyor. Ancak unutulmamalı ‘Fenerbahche ayağa kalkar, Türkiye ayağa kalkar.’ Kadük kalkışmaların beli kırılır, kalkışanlar kışkışlanır…

 

Fenerbahche, robocop polislerin gölgesinde oynanacak futbola boyun eğmez, polislerin gölgesinde futbol rezilliğine geçit vermez. Katiyen kirli ve kinci gücün emrine girmez. Gizliden girenlere ve robotlaşanlara da direnir. Daima hak, hukuk ve adalet çerçevesinde mücadele eder. Asla büyük yanlış yapmaz ve asla ‘yapılan yanlışları yarına, yapanların yanlarına bırakmaz.’ Çünkü, ‘Fenerbahçe Ata emanetidir.’  Fenerbahche ve Fenerbahcheliler emanete hıyanet etmez…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MESLEKİ OLGUNLUK

 

Kötülük asla çıplak gezmez

yalan yanlış yargılarla örtüşür

üzerine mutlaka kutsallık veren bir elbise giyer.

Özgürlük uğruna şairler ölür gazeteciler yazar

bir ünite dergisinde yaşlanır esin meleği.

Çocuklardan al haberi babında meslekler bildirisini

anlarsın iyilik güzellik mutluluk değerini.

Mesleki olgunluk orada bir yerlerde kaldı

kötürüm kalmak gibi bir şey yaşandı ve bitti

tam on yıl evveldi…

 

Ben umut

‘Babam yargıçtır, haklıların hakkını verir

Haksızların cezasını

Doğru neyse onu yapar…’

Doğrusu Umut seninle umutlandım

hak hukuk adalet bilmez cellatlar cezalandırdıkça alemi

yani kainat kanadıkça umuda sarıldım…

 

Ben Bulut

‘Babam terzidir

Yüreğini katar diktiği elbiselere…’

Eğrisi doğrusu belli Bulut hani derler ya bulut sen bunu unut

unutmadım yüreğime diktim enfes tezini

tezden ölmedikçe öldürülmedikçe ben de terziyim…

 

Ben Ezgi

‘Babam şairdir

Onu ilgilendirir dünyanın gidişi

barışın dostluğun kardeşliğin

şiirini yazmaktır işi’

Sevgili Ezgi şiir yazmak dünyanın en zor işi

baban güzelim şiirlerine eklemiş seni

Umutla Bulutu andıkça bir Ezgi düşer hep aklıma

Ölümüne kavgaların Denizi.

 

Aslıhan deniz ben Deniz

‘Babam gazeteci yazardır

hem bilgisayardan gazeteye yazı yazar

hem de bir kitabı vardır arkadaşıyla yazdığı.

Babam çalışkan iyi biridir

herkeze sevgi katar

ve sevgisini herkeze dağıtır.’

Dağıldım gittim çocuklar duruldum Deniz kızım

Her kızdığımda bir umut bulutu ısıtır yüreğimi

kötülüğe kutsallık giyindirenlere sövüp sayarım

çoktandır kötülük savarım.

 

Bir sav ki savrulur sonsuzluğa

Bir Umut Bir Bulut

Bir Ezgi Bir Deniz

Bir de ben vardık

mesleki darlık orada bir yerlerde kaldı

tam on yıl sonraydı…

 

 

 

 

 

 

mart25

 

18 MART ZAFERİ…

Çanakkale 18 Mart zaferi; millet memleket sevdasıyla göğüs göğüse çarpışarak, pik yapan aşırı milliyetçiliğe ve sömürgeciliğe atılan en okkalı tokattır. Tarihte emperyalizme aşkedilen bu ilk tokadın sırrı, tekmili birden tek cümlede saklıdır;  “Dur yolcu, Çanakkale Geçilmez…”

Tam yüz küsur yıl önce, bin yılların en büyük siper savaşında 19. Tümen ve Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal, Mehmetçiğe süngü taktırıp; “Ben size taarruz değil, ölmeyi emrediyorum...” sözünde saklıdır kutlu zafer...

Zafer ötesi bir ölüm kalım savaşı, kanın son damlasına kadar varoluş mücadelesidir Çanakkale. Truva’nın intikamı peşindekilere kazanılan anlı şanlı zaferdir. Öyle böyle değil yedi düvelle göğüs göğüse kapışmadır. Zaferin öylesine, minber vaazlarında cemaatin zihnine nakşedilen, hutbe kürsilerinde vazedilen gibi yeşil sarıklı, duman yüzlü, ak sakallı, eli asalı, itikadı esaslı, gözle görülmez ve dahi herkese görünmez bindirme kıtalarla veya uyduruk vesternvari  şeriflerle kazanılmadığı açık ve nettir...

Tarihi kayıtlara göre Çanakkale’de yüzbinlerce vatan evladı şehitlik şerbeti içerek toprağa serilmiş ama vatan toprağına geçit verilmemiştir. Boğaz üzerinden memlekete melun geçiş, emperyal istilacılarla boğaz boğaza vuruşularak engellenmiştir. Bu çıplak gerçeklik haybeden menkıbeler uydurularak, heybeden hurra hurafeler çıkartılarak asla bir yerlere ilişkilendirilemez. Millet bu konuda asla işkillendirilemez. Çünkü Çanakkale Mehmetçiğin al kanları ile sulanmış, eli kınalı koç yiğitlere toplu mezar olmuştur.

Olmuştur ki; “Geldikleri gibi giderler…” sözü doğrulanmıştır. Bu söz üstüne söz olmaz; “Geldikleri gibi gittiler. Bir gün şafakla topraklarımıza, insanlarımıza ve mukaddesatımıza saldırmışlardı. İçlerinde nereye, niçin geldiğini bilmeyen masum zavallılarda vardı. Haçlı ruhunu yüreğinin derinliklerinde gizleyenler de. Bir süre sonra savaştığı insanlara saygı duyanlar da oldu, kafataslarını memleketlerine kadar götürecek kadar nefret edenler de... Zafer kazanma arzusuyla toprağımıza ayak basıp arkadaşlarını, ayaklarını, kollarını ve canlarını burada bırakıp, utanarak gittiler...”

Elbette kolay  kazanılmadı Çanakkale 18 Mart zaferi, siperlerde ve barikatlarda, denizde ve karada, aylar yıllar süren dişediş, korakor, kanakan kutlu bir direniş yaşandı. Tam yüz küsur yıl evvel yedi düveli hizaya çeken kutlu isyanın ateşi yakıldı. Kurtuluş ve tam bağımsızlık odaklı kutsal isyanın ve yeniden kuruluşun ilk kıvılcımı çakıldı...

Çakmak gözlü Kurmay Albay Mustafa Kemal, emperyal kurguyu bozmak için 10 Ağustos 1915 gecesi saat 04.30′da Conkbayırı’nda taarruz emrini verdi. Süngü harekâtını tepe üzerinden izlerken çok yakınında patlayan mermiden seken bir şarapnel parçası göğsünün sol tarafına çarptı. Mustafa Kemal, kalbine isabet edecek şarapnelden cep saatinin kalkan olması sayesinde kurtuldu. Ve o sayede bir millet kurtuldu, bir memleket kurtarıldı…

Eyyamcılar taifesinin pek arzulamadığı hatta için için hayıflandığı mevcut durum gerçekleşti. Emperyalist ittifak ne yaptıysa yaptı, dünya karması ordularıyla dahi Çanakkale’yi geçemedi. Yüz küsur yıl sonra cüppeli güruh hummalı tariflerle tarihi sulandırmayı vazife edinse de boş. Boş çünkü tarihin yaman yazıcıları ve tarih yapıcıları vaktiyle Çanakkale 18 Mart destanını tarihe dipnot olarak düştüler...

Çanakkale 18 Mart zaferi, o şanlı zafer, o eşsiz destan resmen işte böyle yazıldı; “Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre. Yani ölüm kesin. Birinci siper dekiler hiç kurtulmamacasına hepsi düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine giriyor. Fakat ne imrenilecek bir soğukkanlılık biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakika sonra öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, hayrete ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Savaşı’nı kazanan, işte bu yüksek ruhtur…”

Asil ruh gerektirir tarih yazmak; "Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazanlar, yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir nitelik alır." Asla şaşırtıcı olmayan bir başlangıçtır Çanakkale 18 Mart zaferi. Zaferle birlikte Mustafa Kemal’in kısa zamanda Gazi ve Atatürk olacağının ilk işaretidir Çanakkale. Kurulacak Cumhuriyetin tescillendiği yerdir. Şanlı tarihe antiemperyalist başkaldırının resmen işlendiği andır. O an ki bir milletin kaderini tayin eden andır. Ve “Çanakkale geçilmez” ana başlığında tarihe eklenen şanlı bir destandır bu kutlu zafer...

Destanın en başında birleşik emperyalist güç donanmaları “Denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olur” savıyla 3 Kasım 1914 yılında Çanakkale boğazı açıklarına demirler. Kıyasıya Deniz savaşı 18 Mart 1915’e kadar sürer. İstilacılar emellerine denizden ulaşamazlar. Emellerine denizden ulaşamayacaklarını anlayan emperyalistler, kara savaşı başlatmak için 25 Nisan 1915’te alacakaranlıkta Gelibolu yarımadasına çıkarlar. Her dinden her milletten toplama askerlerdir karaya çıkarılanlar. Böylece 9 Ocak 1916 yılına dek sürecek mesafesi dokuz-on metrelik siper savaşları başlar.  O savaşlar da küllerinden doğacak bir devleti muştular ve muştu mutlu sona evrilir, gerçeğe dönüşür...

Anlı şanlı 18 Mart destanı kara yazgıyı değiştirmiştir. Bu zafer; “Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir...”diyen o “Büyük Kurtarıcıyı” bu millete armağan etmiştir...

Zaferle asla kibirlenmeyen, ilelebet unutulmayacak ulu sözler dökülür nutukdan; ”Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanının toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz! Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır”

Çanakkale 18 Mart zaferi, Emperyalist paylaşımcıların son ayakçısının da İzmir Karşıyaka’dan denize dökülmesiyle tamamlanır...

Tam yüz küsur yıl sonra, ağır kusurların çoğaldığı dünyada yine yeniden Çanakkale 18 Mart ruhu şart. Şarktan garba, kuzeyden güneye millet memleket aşkına...

 

BİR MUHTIRADAN ÖTESİ…

 

Bu ülkede ekonomi hiç edilince, her on yılda bir devalüasyon, enflasyon, zam, özelleştirme ve kemer sıkma gibi yaptırımlar içeren ekonomik programlar ve istikrar paketleri peşine hemen bir faşist darbe yapılmış. Sivil-resmi bazıları açıktan, çoğu örtülü tarihe geçmiş. Bir yıl evvel dışa bağımlı gelişmenin temellerini atan hükümete 1971 yılında verilen 12 Mart muhtırası da bunlardan biri. Mayınlı tarlayı temizleme görevini üstlenen 12 Mart, bir muhtıradan ötesidir. Resmen askeri-faşist bir darbedir. Askeri rejim ve gölge kabinesi, piyonlaştırılan parlamento binlerce kıyım yapmıştır. Ülkenin yazar çizerinden öğrenci liderlerine uzanan geniş yelpazede acı zirveye tırmandırılmıştır. Yarınların teminatı üç yurtsever genci darağacına yollayarak eski açık hesabı kapatma yoluna gitmiştir. Gizliden ve sinsice bu günleri hazırlamaya ilk adım atılmıştır…

 

Peşine sıralanan her darbeyle yurtseverlerin anası ağlatılmış, ekonominin içine edilmiş, hırlanma ve sızlanma dönemleri ardına umulmadık iktidarlar tahta kurulmuştur. Ülke her batma noktasına geldiği, getirildiği dönemeçlerde, sivil-resmi dayatmalarla darbe borazancılığı yapılmıştır. Böylece kapitalizmin belirgin on yıllar bunalımlarından bu ülke de payına düşeni almıştır. Ekonomik buhranın aşılması için türetilmiş stand-bay anlaşmalarıyla musluklar açılmış, borç para bolluğuna kavuşan ülkede sert ekonomik tedbirler uygulanmıştır. Açık faşizmin denetiminde ve yönetiminde, halk faşizmle sindirilmiştir. Günü kurtarma atraksiyonları dışında bir çivi dahi çakmayan bozuk sistemin ve yanlışlarının faturası halka, halkın öz evlatlarına ödettirilmiştir.

 

Faşist cuntalar her geldiğinde hep aynı modelleri ve yönetimleri uygulamıştır. Önce darbe sonra mide, hepsinde de helal haram birbirine karıştırılmıştır. Çıkışı olmayan labirentin esrarını ve sırrını hiçbir biyografi çözemez sanılmıştır. Oysa bu askeri-faşist darbeler tarihini daima para ve ekonomi belirlemiştir. Modernden Post moderne tüm siyasal arayışların özünde hep kara para, kanlı ve kirli para ve para aklama vardır. Her sivil-askeri darbe sonrası bu değişmez gerçekliktir. Ayrıca benzer askeri-sivil faşist darbeler ve muhtıralar sonunda, ekonomik uçurum büyür, makas açılır. Başa getirilen yarı planlanmış yeni uyduruk, şaşkın iktidarlar yıllarca ülkenin başına bela edilir.

 

Yüz yıldır tarihsel gerçek maalesef böyle; “1946 devalüasyonu İnönü’yü iktidardan etmiş, yerine Menderes geçmiştir. 1950 istikrar tedbirleri Menderes’in başını yemiş, 1960 askeri darbesine zemin oluşturmuştur. Dışa bağımlılığı güncelleyen 1970 devalüasyonu 12 Mart muhtırasını getirmiştir. 1979 yılı 24 Ocak kararları 12 Eylül faşist darbesini getirmiştir. Özellikle sistemi yok etmek pahasına yapılan 5 Nisan, 28 Şubat ve 15 Temmuz öncesi gizli açık yapılan ağır devalüasyonlar umulmadık yıkıcı-yokedici iktidarlara kapı açmıştır…”

 

Bunların hepsinde de dış ticaret açığı cumhuriyet dönemi rekorları kırar. Daima rant ve faiz ekonomisi yeğlenir. Reel sektör harcandığından, üretim dışlandığından ülke yabancı para simsarlarının, politika ajanlarının cirit attığı merkez olur. Devleti yönetenler de yüksek gelir getiren akaretlerini zarar ediyor gerekçesiyle, özelleştirme maskıyla satıp durur. Peydahlanan hazır fırsat kalabalığında faşist darbelerin milyarderleri, bir koyup üç alanlar, köşe dönücülüğü düstur edinenler ve liberalizmin peygamberlerine-kapitalizmin tanrısına tapınanlar kollanır. Bu tapınakçılar lale devri yaşarken, halklar cehennemi yaşar.

 

Bu arada gülün dikeni dost yüreklere batar. Kanatır da kanatır. Darbelerin köklerine inildiğinde resmen kontrolden çıkış görülür. Faşist ideoloji sosyal adaleti öngören düzen kurmaya devamlı engeldir. Kurşun askerler ölüm korkusu yaşadığında, çemberin içinde çanlar çaldığında önce gençlik kuşatılır sonra, sonrası malum atmosfer. Faşizm. Tarihle sabit, ekonomi raydan çıkınca ülke de raydan çıkar ve “yüz metreyi en iyi koşan çocuklar” gözler kırpılmadan ölüme mahkûm edilirler. Karşıyaka’da üç karanfil dost bağına gömülür, Onlar dost yüreğine…

 

Evet, 12 Mart bir muhtıradan çok ötesidir. Yarım akıllı paşalar, 1960 darbesinin diyeti olarak 1970’de üç genci ölüme göndermiştir. Aklı sıra rövanş aldıklarını farz eden muhteremler idam kararını güle oynaya oylamıştır. Oysa o gençlerin “Başları dikti ve hayal ettikleri güzelim dünya için ve tam bağımsız bir ülke için, kendi başlarına sehpaya yürümekten asla çekinmediler. Asla korkmadılar. Asla yılmadılar. Asla baş eğmediler. Asla eğilmediler. Bıraksalar kendi sehpalarını bir vuruşta devireceklerdi…”

 

Çünkü “Asla gelecek hesapları yoktu. Kişisel kaygıları yoktu. Sadece mangal gibi yürekleri ve gencecik umutları vardı. Cesaret ve umutları vardı sadece…”

 

şubat 25

 

BİR

 

Tarihin kurdelesi çözüldüğünde, benzer çok olayların yaşandığına tanıklık eder yakın geçmiş. Başbakan bir sindirim operasyonu geçirip de ev istirahatına çekilince aklımıza bazı kuşkular takıldı. Allah’tan sporda şike teşvik derken oyalandı kamuoyu da, başbakan biraz dinlendi. Sağlık dilekleri içeren haberlerle geçildi günler.

 

Geçmişte de başbakan hastaydı. Anayasa kitapçığı bakanlar kurulunda havalarda uçuştu ve olanlar oldu. Önce iktidar partisinde bölünmeler yaşandı, koalisyon ortakları erken seçim diye tutturdu ve meclis dışında kaldılar, bir kısmı da tabela partisi oldu. Şaşalı iktidar ortakları silindi, parti kapatmanın peşine kurulan yepyeni bir parti iktidar oldu, bir anda yeni bir iktidar partisi doğdu.

 

Politikanın bir gerçeği olsa gerek hasta olmayacaksınız, eğer hasta iseniz rahatsızlığınız ağır ise bırakacaksınız. Bırakmaz da devam ederseniz önce kalenin içindekilerden başlayarak size bıraktırırlar. Tarih tekerrür eder mi Allah bilir. Dileriz başbakanın rahatsızlığı o denli ciddi değildir. Ancak Malum tasarı köşkten geri postalanınca, meclisten de aynen gerisingeri köşke iade edilince su yüzüne çıkmamış çekişmeler ortaya serildi. Başbakan hastaydı. Gerçi iç sürtüşmeler kavgaya dönüştürülmeden mesele şimdilik halledildi. Başbakan daha işbaşı yapmış değil, göstermelik kabullerle iyilik mesajları veriyor İstanbul Kısıklı’dan ama kadrolu toplum mühendisleri, başbakanın partisinde siyaset-cemaat ayrışmasını dillerine doladılar bile.

 

Her ne kadar kendini tasvip etmeyen bir dünya görüşüne sahip olsak da, karşıt bir parti kimliği taşısak da ülkenin geleceği adına kuşkularımız var. Başbakanın partisinde isyan misyan çıkmaz ama dengeler şaştı bir kere. Kılcal çatlaklar meydan bulduğunda geniş yarıklara gebe gibi. İşin asıl kırılma noktası ise cumhur reisinin görev süresinde ve seçiminde yaşanır görüntüsü var havada. Başbakan iyileşir iyileşmez her adımında dindirilmesi zor fırtınalar ile karşılaşacak gibi. O yüzden çok sağlıklı olması gerek. Sokaklarda mutsuzluk maskı ile dolaşanlar da arttıkça işi zor başbakanın. Ömür törpüsü günleri yaşamaya başlar. Ve sağlık problemleri yaşamaya devam ederse mumdan bir heykel gibi erir eritilir iktidar şatafatı.

 

Başbakan bir kolon ameliyatı geçirdi. Allah şifasını versin. Geçirdi ama pek de mutlu, sağlıklı profil çizmiyor şu an. Ev istirahatı da daha uzayacak gibi. Mecliste bütçe görüşülüyor ama başbakan olmayınca tadı tuzu yok oturumların. Muhalefetten Muharrem İnce’de olmasa oldubittiye gelecek yeni yılın bütçesi. Mutasyona uğramışçasına zaman dolduruluyor görüşmelerde. Alaturka tılsımlı, yasak savıcı, cana minnet kürsü alınganlıklarıyla herkes başbakanın iyileşip dönmesini bekliyor sanki.

 

Şu ülke siyasi tandansı ne olursa olsun “Tek Adam’lıktan” çektiği kadar hiçbir şeyden çekmedi. Allah muhafaza başbakan için fısıltı gazeteleri değişik sağlık sorunları terennüm ediyor. Bu arada dünya malına muhtaçlıktan mıdır nedir politikada ahde vefa yoktur lafını haklı çıkaran arkadan vurmalar da yaşanırsa, iş tuzluya patlar bu ülkeye. İktidar partisinin görünmez uçurumlara yuvarlanması pek önemli olmayabilir, nasılsa bir iktidar partisi kurulur, kurdurulur ama ülke yine kan kaybeder. Denize nazır hayalleri olamayan bizler gibiler üzülür sadece olan bitene. Çıkar çakmak peşindekiler ise güpegündüz ümidi kesip yeni partinin köşe başlarını tutma gayretine girişirler.

 

Bunların hepsi yaşandı. Üstünden on yıl bile geçmedi daha. Kimse artık her on yılda bir darbe olmuyor olmayacak, darbecilerin tümü içerde martavallarıyla sevinmesin. Son on yıllarda artık sivil darbeler yapıldığını da görsünler. Özal’dan bu yana, şüpheli lider ölümleriyle planlanan bir darbe süreci yaşatılıyor bu memlekete. Asıl büyük abinin içinde olduğu bu tezgah çözülmeli. Başbakanın iyileşmesi bu nedenle tek temennimiz.

 

İçimizdeki tortulardır sezgilerimiz. Sezgilerimizdir bize şu satırları yazdıran. Yoksa başbakanın da miadı doldu mu lafları dolaşıyor kulisleri. Karından konuşmaya hiç gerek yok. Zaten karından uzun sürelide konuşulamaz, nefessiz kalınır. Şu cumhurbaşkanlığı seçimi gelen yılda yapılsa başbakan köşke çıkmak için yarışsa ülke rahat bir nefes alacak gibi görünüyor.

 

Yoksa korku ve kokuşmuşluk harmanlanıyor gibi yeniden. Şurada on yıla ne kaldı ki. Kırk yıl düşünülse akla gelmeyecek sarsıntılarla dünyalarımız yakında titrer, titretilir. Sonrada biz bu filmi birkaç kez gördük deriz çokbilmişlikle. Kuran kitap hakkı için iyi günler beklemiyor ülkeyi diye ahkâm kesenler de mal bulmuş gibi zıplarlar. Acıları çekmek ise yine bize düşer.

 

Başbakanın hastalığına ilişkin önce fiskos, sonra yaygara ve sonra toptan sessizlik yaşanırsa eğer durup düşünmek gerek. Önce umut biter, sonra düşler görülür ve temenniler sonrasında hep birlikte düşeriz gerçekliğin denizine. Yecüc mecüc de serbest kalırsa öyle kolay kolay sönmeyecek yangında başlar…

 

 

 

 

'İHRAÇ-İFLAS DAİRESİ' DAYATMALARI

 

Her beş on yılda bir, bilindik melodram tiyatrosu açıktan gizliden sahnelenir. Çünkü sahiden'memleket elden gidiyor' ve gitmektedir gerçekte. Bu kötü gidişatı görenler, mevzuu daha da dillenmesin diye hemen ilk fırsatta gözaltılarla horlanır. Uzağı yakın edenler, uçurum daha da derinleşmesin diye keyfi tutuklamalarla yıldırılmaya çalışılır. Hatta iftiharlık 'Ata askeri evlatlar' disiplinsiz hınçla milletin sinesine ihraç edilir. Yani yaşananlar öyle bir toplumsal saldırı ve sosyal saldırganlıktır ki; oligarşinin sabit kavramlarla tanımlanması,  oligark öfkeye değişken sınırların çizilmesi gün geçtikçe zorlaşır. Bir yerlerde düğmeye basılmış gibi resmen 'cadı avı' dönemi harlanır. Havadan nem kapan ihraç-iflas dairesi 'Memleket avcumuzda' hovardalığıyla her alanda artan harareti isyan diye kaydeder...

Bu bol ayıplı ve çok kusurlu atmosfere yol veren fertler, menfi faktörlere aldırmadan bu komplike saldırıyı yıllardır fiilen sahneliyorlar. Perde, sinsi amaç ve kasıta dayandırılan faşist darbeler dönemi süreğenliğine açılıyor. Sanki böyle gidermiş gibi kendini kandıranlar da biliyor asla böyle gitmez. Mutlaka millet, memleketin durumuna el koyar, malumu toparlar. Toparlar çünkü özgün eylem alanıdır; uluorta insan onuruna saygı gösterilmeyen her yer. Faşizmin acımasızca ifade edildiği her alan...

Her kurumsal yapıya işler despotik işkence. On yıllardır ağır hasarlı kariyer pazarlığı ve kan içer medyatik komplolarla gizli hedefler doğrultusunda kullanılır insanlık. Bu girdapta ham hamak arifler, özürlü övünçle tarifelendirilerek, müthiş tariflenerek olaylara hakim kılınır. Yıllar yılı bariz örnekler üzerinden alınteri dökerek, tırnaklarla kazıyarak zar zor elde edilmiş ne varsa kaybetme korkusuyla yüzleştirilir millet. Psikolojiler bozulur. Sinirler gerilir. Dengeler yıkılır. Her sosyal eylem 'spor olsun' bağlamında, yozyobaz ortamlarda harcanmaya çalışılır. Hele de pasif eylemciler veya aktif eylemsel davranışlar kıytırık davalarla hukuk dışına çıkarılır. Yani adanmış adamlık çerçevesinde, siyaset etiği çökertilir. Bütün evrensel değerler ve toplumsal değerler, doğru siyasetin doğasına aykırı biçimde adalete yön tayin eder metotlarla elenir. Siyasal eylemciler sıradanlaştırılır ve sindirilir...

Oysa sinmemek lazımdır çünkü sindikçe en devler bile sinek gibi ezilir. Demek ki bilimsel teorilerle yoğunlaşmaktan kaçınmak demek eylemsizliği doğurur. Üstelik kasıtlı inkarcılıkla, istilacı şiddetle boğuşmak güçleşir. Oysa bir türlü bastırılamayan özgürlük arayışı, hayata bakışı çeşitlendirir. Hayata sokulan her türlü despotik yönteme rağmen amaç ve beklentilerinden koparılamayanlar her engeli kolayca aşar. Ulaşılamaz ve yıkılamaz güce eriştiğini zannedenler ise istedikleri olmayınca yıkar ve yakarlar. Buncası nafiledir, Deniz çoktan bittiği için dereyi bile geçemezler...

Gelip geçicidir her beş on yılda bir, ileride başına gelecekleri açık seçik hissedenler. Öyle ki bunlar sırf bencilliklerinden gelenek göreneğe ve siyasal etiğe ters, faşizan uygulamaları da yasa ve yönetmeliklere dayandırırlar. Baştan bağımlı hükümlerle, özel çıkar hesaplarına göre kararlar aldırırlar. Ancak eylemlerin özü, gölgeleyeni ve gölgelenenleri bilir durumları, çatışma tipi ilişkileri gerçekle buluşturmaktır. Zaten her eylem, eylem alanı içinde silik davranışları yeniden formlar...

İşler sarpa sarınca önceliği özgürlük olan taraflara ve sözcülerine yönelik anında sözlü saldırı kültürü programlanır. Devlete kambur, pentagonist kamplarda kitleleri kışkırtıcı üçgenler kurulur. Tutukluluğa açık davetiye çıkaran sahte olaylar geliştirilir. Olmaz sa geriye dönük seyir defterleri kurcalanır. Maddi ve manevi zararı düşünülmeden nefrete dönüşebilecek tohumlar yeşertilir. Ancak sınırsız beklentilere ulaşım bilime uzak bir enerjinin ürünüdür. Baş kaldıranlar, bilim dışılıkla ürkütülür, zulümle korkutulur belki ama kara delik herkesi yutar. Kara enerji ayırtmadan yakar...

Her beş on yılda bir, bilindik melodram tiyatrosuna metezori atılan söz sözcüleri 'iktidar elden gidiyor' telaşıyla gözden düşürülmeye çalışılır. Ancak öfke yığılmaları, yasal çerçevede etik kurallar dahilinde eylem alanlarına sabitlenir. Legal mücadelelerde saf tutanlar bile, bile bile ihraç-iflas dairesine çekilir...

Milletin sinesinde büyük yaralar açar ortaçağ 'engizisyon dönemi'ni aratmayacak modern dönem 'cadı avı' tezgahları. Hatta tıpkı 'asimetrik harp' yöntemlerini veya 'Fe tipi' iktidarı koruma hezeyanlarını andırır. Ansızın halkın bağrından kopar; andır kalsın yetti bu şeytan üçgeni, ateş çemberi ve kafada kafeste 'ihraç iflas dairesi' dayatmaları diyenler...

ocak25

 

SİLİVRİ’DEN SİVRİADA’YA…

 

Siyasetin iktidar aynasının çatladığı gün bugün. Bugün anı kurtarmak değil asıl mesele, yarını kurtarmak marifet. Kaskatı ve keskin veya yılışık karşı darbeleri, kanlı veya kansız faşist uygulamaları zerre tınmadan direnç göstermek umuda yolculuk. Siyasi seferberlikte her siyasi nöbet, siyasetin boy kütüğüne saplanmış, faşizme ömür boyu muhalefet şerhidir. Silivri ziyaretleri, suratlara acımasızca çarpan sulu sepkenli, sıfırın altı karakışta buz tutarken eller, gönül sıcağıyla ısınmaktır. Devrimciliği ıskalamadan zulme direnmektir. Toplumsal dayanışma eğilimi, denizlerden havalanan kutlu isyandır. Çıplak kralın çoktan çarpıldığı haberidir göğe çivilenen. Siyasetin soy kütüğüne çakılan her gümüş çivi candır. Can bedenden ayrılırken de olsa kavuşulacak olan umut yolculuğundan doğan hoşnutluktur...

 

Cılkı çıkmış ucubeliğe isyan, asilik veya asi görülmek en hasından asil duruş ve asalet apoletidir. Zatıalilerinin gölgesine sığınanlar en azametliler de azarlanır korkusundan, busbulanık görüntülerle, saçma sapan saplantılarla, evvelinden beri belli faşizan presle, ucu Silivri’ye açık ucuz piyes yazarlar. Embesil ifadelerle, Silivri’den korkmayanların endamını görmek veya onlara en beterini reva görmek hatta gününü göstermek üzerine kurulur şeytan üçgeni. Umutlar kurşungeçirmez aynaların ışığında kırılır. Işık kırılması duvar aynalarına yansır. Ismarlama hüküm boyna asılır ama emniyetteki vesikalıklar gün gelir alnından öpülür. Kara duvarlara fotoğrafı çivilenmişlik ise; ebedi ayrıcalığın dik alası ve dik duruşun manası, uyduruk dukalığa direnişin unutulmaz sembolü olur.

 

Olur da eylem gülleri taş dibekte ezilir, Silivri ziyaretleri son ziyaret olsun, boğaza dizilen lokmalar son ziyafet olsun dileği eylemselliği yüceltir. Son yılların son arzudur, alışılmış derin suskunun zarafetle son bulması. Ve içten içe zafer nidaları nöbete dursun istenir. Siyasetin aslı son faslı umuttur, olur ya umut iktidarın boy aynasına lehimlenir, o zaman en kalıcı eylemler azılı hasmından beslenir. Siyasetin soy kütüğüne asılı, lafta asil öğütlere kapar kepenklerini umut yolcuları. Zaten umut, her koşulda son sürat dönülmez yolculuğa çıkabilmektir. Denizden sarkan özgürlüğü ciğerlere doldurup, köhne zindanlarda, dar hücrelerde sahte delillere inat sonsuzluğa yürümektir. Karanlık tarih yaprak yaprak dökülürken, tam bağımsızlık uğruna ölümü göze alabilmektir. Karartılan anıları anımsamak ve geleceği kucaklamaktır. Mahirlik, bugüne ve yarınlara ışık tutacak manifestolara korkmadan imza koymaktır. Cesaret ile esaretin kankardeşi olduğunu bilmektir. Siyasetin alfabesini bilenler, siyasetin soy kütüğüne soyluluğu çivileyen, denizin bittiği yerde okyanuslara haykıranlardır.

 

Siyasetin muhalefet aynasının çatladığı gün bugün. Bugün hüner; eylem ve söylem bütünlüğünde, kolluk barikatlarıyla çevrelenmiş ziyaretçi kabul mekânı önünde, pik yapan umutsuz bekleyişlerden, dip yapmış umuda nöbetlerden mutlu son çıkarmaktır. Bunca solgun ziyaretler ve ziyneti kalem ziyaretçiler sessiz ve sonsuz eylemliliğin evrene yayılmasını tetikler. Her biri iktidarı ürküten başlı başına büyük isyandır. Direkt direnişler bile anılarda kalacak olabilir ancak siyasetin küresel aynasına çakan kıvılcım asla unutulamaz. Maskeler düşer, masalar sehpalar devrilir hatta tahtlar devrilir, monarklar yıkılır unutulurlar. Ama siyasetin soy kütüğüne çakılan eylem çivileri hiç unutulmaz.

 

Unutulası bugünü, kalemkarına zarar getirmeyecek ustalıkla, ustaca dizilecek sözcüklerle anlatmak çok zor. Bana ne bahanesiyle estirilen faşizm rüzgarını es geçmek ve zoru kolay eylemek ise hepten zor. Kan gülleriyle, çan gümbürtüleriyle donatılı tarih yolculuğunda, vurgun yemeden özgürlüğe ve bedel ödemeden barışa ulaşmak en zor iş. Hele inanç bir kere tutukluk yapınca yaslar yasalar, ince kalın hesaplar birbirine karışır. Açılmaz denilen ağır demir kapılar kapanır. Zıddına siyaset atmosferinde, yer yarılıp gök açılınca siyasetin boy aynası da çatlar. Çat kapı da olsa aynaya silüeti düşen uzun kısa, tombul sıska tüm pozlar da çatlar. Devasa sanılan davalar da bilirkişisiyle birlikte çöker.

 

Bugünlerde dostdoğruluk, ‘yatmadan olmaz’ repliğine bağlanmış. Bu yatık düzenekte, içeride veya dışarıda kalanlar kutlu davaya bilinç ekledikçe, kavgaya direnç kattıkça uzun soluklu olur despotik iktidarla mücadele. Medya dünyasının gonca gülleri, kırmızı karanfilleri solar belki ama meydanlar o sayede renklenir. Tepede daima kara bulutlar dolaşır ama eylem kuşu canlanır. Zaten savlanan suçların tümü hava civadır. Tek icraat iktidarın reddine siyasetin soy ve boy kütüğüne can yakan çiviler çakmaktır. İlla ki iktidar erki lehine, suçtan sayılamayacak suçlamaları yapmak yoz siyasetten sayılabilir. Ve iğreti ithamlar, siyasetin soysuzlar kervanına eklenir. Zaten dünya üzerindeki en vicdansız tavır, tıyneti bozuk duymazlık ve bozguncu duyarsızlığa bel bağlamaktır. Bu kara vicdanlılık geniş yığınların, yarı çoğunluğuna ballı ekmektir. Ancak bal teknesine abananlar yüzünden, ekmeklerin bozulduğu gün düzenin bozulduğu gündür. Gün ile gece denkliği siyaseten bilmezden gelinir.

 

Bugün dünden bellidir oysa. Kaypak siyaset arenasında, siyasetin soy aynasında simlenenleri, simgeleştirilenleri hayasızca nesepsizleştirenler, sırf bundan sebep sıra onlara da gelir. Çala çırpa kibirlenip edepsizleşenler, bir gün mutlaka kurgulanan korku duvarı delinir. Acayip güvenilen ucube beyaz saraylar da yıkılır. İşte o vakit anlaşılır; tüm her şey insanlık onuru için yapılmıştır. Ayrıca bugün faşizmi dayatan hâkim siyasetin boy aynasının orta yerinden çatladığı gündür. Sıradanlığın soy aynasındakiler de gün gelir unutulur gider. Zamanla anılarda bile silikleşirler. Ancak yarınlara ışık tutar tüm kusurlu tutuklamalar. Siyasetin soy kütüğüne gümüş çivileri çakanlar ve yerin dibine çakılanlar şeytan üçgenine rağmen dünyanın altını üstünü belirler. Yani anı kurtarmak için değildir, geleceği yakalamak içindir tüm mücadele.

 

Siyasetin iktidar ve muhalefet aynasının çatladığı gün bugün. Bugün dört bir yanda başlayacak mücadeleye devam günü. Bugün kısalan ömürden çalan Silivri ziyaretleri günü. Yarın sakın ola Sivriada sürgünlüğü…

 

 

 

 

ONİKİNCİ ADAM

 

            Taraftar, kulüplerin temsil ettiği değerlerle bütünleşmiş, sportif faaliyetleri maddi manevi destekleyen, bireysel veya kitlesel gönül bağının tarafıdır. Taraftarlık bağlılıktır ama bağımlılık değildir. Genellikle futbol bağlamında açıklansa da kulüplerin diğer spor dallarında kendine özgü taraftar profilleri vardır. Taraftar, canlı izlenmesi durumunda takımına fayda sağlayacak sporlarda, tribünleri dolduran tırnak içinde ‘seyirci takımı’dır. Futbolda ‘onikinci adam’dır, takımın ‘on ikinci oyuncu’sudur. Özellikle futbol taraftarı, kulüplerin spor pazarlaması, iletişim ve halkla ilişkiler çalışmalarına merkezdir. Yani taraftarlık bugün salt 90 dakika ile sınırlanamayan, hayatın her alanında her anında kimlik anlayışı ve arayışıdır.

           Taraftarın oyuna tutku kattığına, oyuncuları güçlü kıldığına inanılır. Ancak kutsal görülen bu aidiyet, radikal söylem, fanatizm ve holiganizm ile yıpranır. Böylece saf sevgiye dayanan bağlılık bir anda bireye ve topluma zarar veren bağımlılığa, öldürücü boyutta öfke patlamalarına ve yıkıcı eyleme dönüşebilir. Yani taraftar ve taraftar grupları, kutuplaştırıcı söylemler, abartılı medya haberleri ve dış faktörlerle dolunca azami düzeyde otokontrol problemi yaşar. Diğer yandan futbol takımı taraftarları, özel yaşam beklentilerini ve gelecek umutlarını bile kulübünün başarıları ile doyurur. Takım tutma ve taraftar olma, başarı için güvence ve iktidar duygusu kazanma aracına dönüşür. Bu yüzden eksiklikler, başarısızlıklar, spor organizasyonlarına iştiraki azaltır veya çoğaltır. Yani günlük yaşama dair alışkanlıklar bile taraftar olunan takımın sportif performansına bağlanır.

           Dünyada her spor branşına özgü bir taraftar kitlesi bulunur. Söz konusu futbol olunca taraftarlık, bambaşka bir boyuta geçer. Çünkü futbol, oynanmaya başlandığı günden beri en geniş izleyici kitlesine sahip spor branşıdır. Futbol belli kurallarla oynanan, kulüpleşen, sahaları düzenlenen bir oyunken tribünlerin eklenmesiyle profesyonelleşme gerçekleşmiştir. Özellikle futbol sahalarına eklenen tribünlerden sonra izleyici, taraftarlığa geçiş yapmıştır. Taraftarlık, davranış biçimlerine ve favori takımın faaliyet alanlarına göre şekillenmiş ve sınıflandırılmıştır.

            Sadık taraflar; kulüplerin ateşli savunucusudur. Tuttukları kulübe uzun vadeli duygusal yatırım yaparlar. Bu tarz taraftar, takım değiştirmez. Daimî destek için kendilerini zorunlu lider görürler. Bireysel bağlılıklarını her fırsatta hissettirirler.

            İzleyici taraftarlar; pazar merkezli ve kulüp merkezli özdeşlik sağlarlar. Fan olarak önemli yatırımlarda tüketimi hareketlendirirler. Bu kitlenin gücü, bir ticari ürünün tutmasına destekten, kulübe yüksek maddi bağış yapmaya kadar uzar. Kulübe hazır kuvvet zenginliği katar.

           Gezginci taraftarlar; genellikle soğukkanlı, açık tavır gösteremeyen, en tüketici taraftar biçimidir. Takımlarına ölesiye bağlıdırlar. Bağımlılık düzeyi değişen, esen havaya göre davranabilen seyirci kitlesidir. Özünde, üretim ile tüketim birlikte yaşar. Bu taraftar kesimi ful destek verir ancak evinde ve deplasman stadyumlarda iyi oyun izlemek ister. Sunduğu karşılıksız destek resmen maceracılıktır. Bu kitle geçim sıkıntılarına rağmen futbola, kulübe, renklere ve ambleme yönelik bonkör davranır. Haliyle beklentisi de yüksek olur, sürekli şampiyonluk ister…

          Bugün ‘on ikinci oyuncu’ taraftar profili gelişen çağa koşut çok değişmiştir. Gerçek taraftarlık, salt takımını coşturmak, rakibin dikkatini dağıtmak, moralini bozmak, hakemi şaşırtmak için ambiansı aleyhte veya lehte etkilemek için tezahürat yapan, bağıran, ıslıklayan mekanizma olmaktan çıkmıştır. Yani taraftarlık bilinen ve benzer hallerin çok ötesine geçmiştir. Taraftarlık son yıllarda, takıma dair genel tutum ve özgün davranışlar belirleyen, özel organizasyonlar planlayan, yönetimle iletişim ve etkileşim sağlayan ve farklı platformlarda takımını doğru temsil eden konuma evrilmiştir.

          İşte bu evrimle çeşitlenen taraftar profillerini, egemen güçlerin ele geçirme savaşı ise futbolu salt futbol olmaktan çıkarmıştır…

 

 

 

FAİRPLAY-TEMİZ OYUN

 

Sporun içinde yıllar yılı sistematik geliştirilen, özellikle taraftarlık kapsamında sporla ve sporculukla bağdaşmayan haller, sahada sportmenlikle asla uzlaştırılamayacak durumlar var. Temiz Oyun-Fairplay, sportif erdem doğrultusunda işte bu hal ve durumların ortadan kaldırılmasını hedefler...

Fairplay, bir sporcunun veya takımın, kaybetme pahasına veya haksız kazanımı göz ardı ederek yaptığı jesttir. Özellikle sporcuların yarışma veya maç esnasında, rakibine gittikçe güçleşen şartlarda kurallara bağlı kalma, tutarlı ve bilinçli uyum gösterme ve fırsat eşitliği tanıma tavrıdır. Kısaca haksız avantajı reddediştir. Neticeyi nezaketle, zerafetle, dürüstçe ve ahlaken kabul etme davranışıdır.

Temiz Oyun’un kökü izleyenlerin aşırı derecede taraflı olduğu, galip-lerin mağluplara saygısız davrandığı, hatta rakibin ölümünü isteyecek kadar spor centilmenliğinden uzak antik olimpiyatlara kadar uzanır. Bin yıllar içinde gelişen kurallar sporun sınırlarını çizmiştir. Sporda formal sportif erdemlilik, dürüst biçimsellik gerektiği netleşmiştir.

Futbolda fairplay-adil oyun evrensel spor etiğini temsil eder. Temiz oyun için futbolcuların, kendi beceri ve yetenekleriyle elde edemediği avantajdan, genel çıkarlar doğrultusunda vazgeçmesidir. Bu vazgeçiş biçimsel anlamda kurallara uyma-nın ötesinde insani değer yargısının yüceltilmesidir. Doğruya ve güzele ulaşmak için en uygun hareketi yapabilmektir. Çünkü amatörlükten profesyonelliğe giden yolda sportif erdem gereksinimi de alabildiğine artar. Profesyonellik, normal şartlar ve belirli normlar çerçevesinde kazanamayacağını anlayan sporcunun, rakibine etik davranmayışı, karşılaşmayı kazanmaya meyillenişi kaldırmaz.

Fairplay, maçta her türlü hileye ve aşırı şiddete başvurmamaktır. Her düzeyde adil oyuna ve sportif erdeme bağlı kalınmasıdır...

Sportmenlik sadece sporcuları değil taraftarı da kapsar. Özellikle futbol izleyicisi veya kulüp taraftarı sportif erdemi, salt kurallara uymaktan öte dürüst davranış tarzı sergileme olarak içselleştirmelidir. Saha içinde veya dışında muhteşem atmosferi oluşturan paydaşların tümünün, rakibe saygı göstermesi şarttır. Rakibe fizyolojik ve psikolojik açıdan zarar vermeme özentisini özümsemektir. Taraftar olanlar rakip taraftarı, futbolcular rakip futbolcuları düşman değil, oyunun bir parçası görmelidir. Her dişe diş mücadelede rakibin onuruna saygı duyulmalıdır. Zoru görünce; ‘oyunu kurallarına göre oynamak’ deyip kural dışı davranmak, kuralları ve koşulları şans eşitliğini bozacak şekilde lehe çevirmek, şahsi çıkar kollamak temiz oyunu kirletir.

Sportif erdemlik, kulüpleri, futbolcuları ve taraftarı bağladığı gibi devletin ilgili kurumlarını, federasyonları ve hakemleri de bağlar…

12 Aralık 2024 Perşembe

SAHTE ARAP BAHARI SALASI

 SAHTE ARAP BAHARI SALASI


Yaklaşık on yıl evvel ‘yeni dünya düzeni’ Tunus'ta başlattığı protestoları kullanarak, sözde baharı domino etkisiyle tüm Arap dünyasına yaydı. Çok uluslu egemen güçler, ılımlı gösterdiği radikal İslam projesini yürütecek yerli işbirlikçilerle harekete geçti. Sahte Arap baharı, Kuzey Afrika, Irak denilirken Sur dibinden Suriye’ye, Oradan Mısır’a Libya’ya oradan tüm dünyaya saçıldı. Dini figürlerin siyaset yapması, siyasi fikirlerin dini motiflerle işlenmesi için askeri ve finansal kaynaklar yaratıldı. İslam itibar kaybederken sahte İslamcılar el altından güçlendirildi. Antikapitalist ve antiemperyalist direnç bu yeni model dini anlayışın düşmanı kaydedildi. 


Kayıt dışı katı ve katıksız, siyasi analiz ve dini saptırmalarla lokal modeller yaratılarak yalancı bahar azgınlaştırıldı. İslam ülkelerinde iktidarların bir bir yıkılmasına, rejimlerin değiştirilmesine dönük argümanlar hayata geçirildi. Yeni yönetimler popülist ve agresif formatta kökten dincilikle buluşan uzantılara, özel yetiştirilmiş dinci kesim zibidilerine bırakıldı. Sonuçta eski kıta İslam coğrafyası, açıktan dinci terörün eline teslim edildi. Böylece ülkeler kolayca bölünüp parçalandı. Yeniden haritalar çizildi. Hakkıyla yönetilemeyen memleketler iç içe çoğaldı. Dünya, Arap mülteciler cehennemine döndürüldü…

 

Yıllardır belli aralıklarla çekilen benzer filmler tepkisizce izlendi. Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya sözde ileri demokrasi getirme bahanesiyle petrol ve doğal kaynakların üstüne oturma amacına pik yaptırıldı. Üstünkörü diktacı rejim değiştirme operasyonları, şaşılası karakterde din ve mezhep temelinde yürütüldü. Ve dinci yobazlar girdikleri ülkeleri kısa zamanda iç savaş aşamasına getirdi. Bu kez büyük sermaye eliyle dinci diktalar bölgeselleştirildi. Böylece egemen sermayenin desteğiyle çılgınlaşan Arap baharı, kıyı köşe sözde İslam demokrasisi fırtınası yaşattı. Ancak süreç Arap baharından can pazarına, pazardan mezara, mezalimden paranın baharına evrildi. Kendi halinde kurulu dünyalar altüst oldu, olanlar oldu, olan zavallı Arap kızlarına, çocuklarına, analarına oldu. Hala ‘Yağmur yağıyor seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor…’ 


Arap baharı hevesiyle uluslararası soyguna delik açan, çanak tutanlar içte ve dışta sömürüyü kolaylaştıracak yeni iç savaşlar icat ederek, egemen güçlere hizmetkârlığa çok uluslu zirve yaptırdılar. Onca geri kalmış, geri bıraktırılmış ülkelerin devir projeleri bir yerlerde incelikle hesaplandı. Pentagonvari onca planlı programlı oyunlar gerçekmiş gibi tezgahlandı. Büyük sermayedar kendine vaadedilmiş sinsi ve istilacı davayı, yoz yobaz silahlı insan gücüne dayandırdı. Egemen güçler, bölgeyi bilimi dışlayan dini cüruflar ve boş hurafeler batağına çevirdi. Toplumları çağdışı bıraktıran, baskı ve sömürüyü dine ve mezheplere bağlayan, köhne idari mekanizmalar dizayn etti. En son Suriye…


Suriye’de rejim, tek kurşun atılmadan karga tulumba ilerleyen dinci yabanlara teslim edildi. Etimolojik olarak sol taraf çöktü, kuzey iyice karıştı. Anlaşma kapalı kapılar ardında çoktan yapılmış gibi. Şimdi kalan tüm kaynaklar ve üretilenler uluslararası sermayenin, çokuluslu firmaların ve emperyalist ülkelerin kasalarına aktarılacak. Kabaca hesap bu. Yerli işbirlikçiler ve üç kuruşluk hizmetkârların kirli kanı da tarihi sömürgecilikle istila edilen topraklardaki yer altı ve yer üstü zenginliklerinin talanı ve paylaşımı sırasında bitlenecek. Ortadoğu bataklığındaki her bahar işte budur. 


Onlarca yıl kadim bölgeler yaşanmaz hale geldi, getirildi. Tüm dünya İslam'a karşı kutuplaştırıldı. Sözde İslam yolunda kendi dinine din düşmanlığı yapan sahte dinciler türetildi. Aslında bu kader değil gerisingeri akış pratiği. Yani yine otokratik modeller, teokratik sistemler, despot iktidarlar, popüler otoriter liderler, halden bilmezler ve hegemonya kasıp kavuracak bereketli toprakları. Dinci resmî ideoloji çerçevesinde toplumlar ve sınıflar sıradan ve statik eğilime mahkûm edilecek. Pragmatizm çokuluslu hâkim gücün istemi doğrultusunda programlanacak. Dinsel normlar ve karanlık ideolojilerle evrensel ve bilimsel doğruların dışına çıkış, an itibariyle bu coğrafyanın günceli olacak…


Bu kıyasıya hengamede kendi Arabını unutanlar, sahte bahar heyecanına kapılanlar elin Arabını yere göğe sığdıramadılar. Hatta varisi olduklarının vaktiyle ‘bir koyup üç almak’ düsturuyla elindekinden olduğunu da görmezden geldiler. Pişkin ve yapmacık tavırla imparatorluk hülyası ya da ‘rol tip Türkiye’ mantığı da zaman içinde çöktü. Bereketli toprakların doğusunda ve güneyinde ucube ülkelerle komşuluk zorunluluğu doğdu.


Emperyal istilacıların güdümünde Arap baharı, emperyalist paylaşımda üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. Baharı beklerken ağına düşülen kara kış ayıptan öte günahtır. Ayrıca bu sinsi, vahşi ve acımasız, dinci mezhepçi veya etnisiteye dayalı kirli savaşlar duracak değil. Aynı dinden toplumlar farklı coğrafyalarda mezhepsel kaygıyla birbirini kıracak, aynı ırktan olanlar iktidar hırsıyla birbirini doğrayacak. Sanki sıra Pers ve Ottoman imparatorluğu üzerine kurulmuş birbirine benzemezlere geldi. Yaklaşık ikibuçuk milenyum evvel Perslerin, Kapadokya üzerinden Ege’ye bağladığı 'Kral Yolu' bu kez tersine işleyebilir.  Zamanında üç kıtaya hükmetmiş 600 yıllık güç abidesi Devlet-i Aliyye ise tüm dünyanın düşmanı. İşte bu coğrafyada diktalar ve diktatörlerden ayıklanacak bahanesiyle ‘bilmem ne baharı’ pek yakında sürümlenebilir. 


Bir anda bir coğrafya iki devlet, mezhepsel ayrıcalıkların yarattığı dinbozanlar ve ayrılıkçı etnikler eliyle kan gölüne çevrilebilir. Orta çağ kalıntısı cihatçı artıklar, doğrulara dokunmayı suç unsuru sayarak içten yıkıma meydan açabilir. Tüm coğrafya, dünyayı uzaktan ilgilendirecek egemen sermayeyi daha da güçlendirecek savaş bataklığına döndürülebilir. Dinsel ve etnik duyarlılıklı katı katmanlar sıcak savaş, iç savaş tuzağına çekilebilir. Çünkü şeytan ayrıntıda gizlidir; egemen güçlerin, büyük sermayenin Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı yeniden şekillendirdiği Arap baharı bitti. Yarı mevsimlik akıllarla bahar kışa döndü. Şimdi bahar bahane sömürü şahane eğilimi, kendine yeni oyunlar kuracağı, oyuncak arayışı peşine düşebilir…


Bu saptamayı peşin hükümlülük görmemek gerekir çünkü neden belli. Övünülen ‘yeni dünya düzeni’ çöktü. Yeni dünya düzeninin dayattığı Arap baharı, Büyük İslam Hülyası ve Büyük Ortadoğu Projesi de çöktü. Müslüman ülkelere dayatılan, icazeti gayri Müslüm egemen güç, halifesi büyük sermaye, baş temsilcileri dinci provokatörler olan katı kuralcı İslam düzenleri de çöktü. Aslında sahneye koyulanların tümü çöküş aldatısı, algı yanılsaması. Özellikle eski dünya kıtalarına bakıldığında Arabı, Kürdü, Türkü, Persi, Acemi için bahar kara kışa dönmüş durumda. Arap baharından faydalananlar belli ama asıl bahar ‘Tanrı ile güreşenler’ ve görüşenlerin soyuna sopuna geldi… 


Artık bu sahte Arap baharı bittiğine göre 2025 yılından sonra dini gereklilik ve siyasi zaruretten sayılacak iç savaşlar ve yeni paylaşım kavgalarının hakimiyet sürdüğü yeni arenalar kurulacak. Çok değil on üç on dört yıl evvelinin senaryosuna yenileri eklenecek. Sular seller gibi ‘Yağmur yağıyor, zavallı Arap kızları camdan bakıyor, diğerleri de gün gelir bakacak’ diye yazanlar orada. Sanki Suriye sonrası kurulacak bu yeni arena, hangi gladyatörleri ve garantör ülkeleri içine çekecek işte o hesaplanıyor. Getiri götürüsü denklendiğinde düğmeye basılacağından kimsenin şüphesi olmasın. Zaman eğriyi doğruyu gösterecek ama iş işten geçmiş olmasın…


Yağmur yağar seller akar, çaresiz Arap kızı camdan bakar, o garip, zavallı ve küçük Arap kızına, camdan bakacak diğer kızlar da eklenir. Bu dini imanı para olmuş beş paraya değmezler sisteminde, sahte dinciler sistemsizce çoğaldığında elbette adına bahar denen, sahte bahar kara delikler sırayla belirecek. Ve o kara delikler sırasıyla, milleti, bayrağı, vatanı yutmaya başlayacak. Eğer minareler yıkılmaz da kalırsa bahar, toptan sala baharı…

14 Ekim 2024 Pazartesi

ADAKMER, ADAYAZ HARMONİSİ…

 ADAKMER, ADAYAZ HARMONİSİ…


Kent, denize rağmen kent merkezi ve civar semtleriyle yavan yerleşke birimlerine, işe, aşa, göçe ve akraba hemşeri kayırmacılığına göre güncellenince, yerel duyarsızlık baş köşeye kondurulur. Zamanla kuru laf ve kof savunmayla işin içinden çıkılamaz. Ve elbette kısası adayaz, uzunu adalı yazarlar ve şairler için yaşanmaz hale gelir adakmer. Dört bir yan adakmer, adam sende vasfıyla kendini görüntüde kültür ve sanata adamış, örüntüde kuşgana adamlar ve kulyuç kadınlar merkezi. Kodu akmerkez modu akmarkiz, mottosu kuş kafesi. Direkt açılımı, hisseleri gittikçe ucuzlayan açık veya yarı açık kültür ve sanat hapishanesi. Merkezi adı, edebi yatırım ortaklığı markajı. Saçılımı, misyonu ve işlevselliği dolayısıyla asla çoğalmaması gereken umacı, damacı çok bilir kuşak sarmalı. Kendini kalburüstü görenlere sabun köpüğünden fotokinezi. Fotosentez sentezi. Paralel kâinatın kuşlak merkezi… 


Bir yıl bir gün bu ayrıcalıklı kusur kutbunda, laf ola kusursuzluk tasarlanıp ileri cins Demoklesin kılıcı sallandı. Derya içinde zerre, kuş beyinli ucube çığırtkanlar çığlık çığlığa damokratlık tasladı. Ve o biçim kıyaslamayla asla ilerleme kaydedilemeyeceği anında netleşti. Küflü bir tuhaf tufan koptu. Çağrıya kulak asanlara pratik kumpir bilgeliği ve cinaslı kuir çalkantısı harmanlandı. Kumpanyacıların kumpası tutmayınca, mevzu teke top kamplaşmayla da kıvırılamayınca, ayrıntılarda gizlenen ağır kusurlu oryantalizm, ortamı gericiliği işleme koydu. Hemen hemboy, herboy şemsiye edebiyle, edebiyatın tahrip ve talanı demlendi. Edip edilgenliği hortlatıldı. Böylece direkt veya endirekt kentsel dolaplara sığınan yüzde yüz safsatacılarla, yüzleşme fırsatı doğdu. Çünkü er ya da geç doğan bu kargaşada gözün gör dediğini görmek değildi görmek. Kimin abası yanık, kimin yüreği yanık görüldü. Görmek demek, gerilemeden yükselmek, durmadan yükselişin gerçek yüksekliğini görmek demek. Gerilmeden, pik dip kulvarında en yükseği arzulamak ve de malum hususu anlamak demek. Zaten habis mantık ürünü hususi maskaralığa hiç de gerek yoktu demek. Mavi göğün hududu yoktur ve Denize düşen emanet hayatın parolası tam da budur demek. Emek, ereği gereği emanete hıyanet etmeden tükenmez umutla, mutlu yarınları görmek demek. Bir yıl bir gün ablukada abartısız bunlar yaşandı ve vekil değil meclis kaybetti...


Meclisin güvenirliği kalmadı. Sözde her türden kültüre ve kültürel kimliklere, sanata ve sanatçılara, deneyime ve bilgi birikimine, dile ve yazına destek penceresinde cam kırıldı. Canların genel bakışına sunulan sınırsız imkân, kasıtlı kısıtlandı. Birden şekillenen yanlı pratikle nitelik es geçildi. Farklı kültür kümelerince katlanan yanlışlar, nicelik önünde eşitlendi. Nice eşik hızla atlanınca, atakanlık öyle bir hal aldı ki hazzın bir adım öncesi ve bir atımlık sonrası unutuldu. Naçizane saptama nice vaaz artık vaziyeti kurtaramaz. Günden güne güvence altına alınmış sanılan tüm karakteristik özellikler ve doğal kazanımlar bir bir yitirilir. Muazzam sanılan bağlantılar zayıflar ve kusursuzluk sarkacı da zedelenir. Devamında filan feşmekan sapağında bal teknesine ihanet başlar. Adakların izi silinir, adakmer tümden inanılmaz düşük profile kurban gider…


Adayaz gönüllüsü olmak, tarihsel gerçekliği arsızca görmezden gelip, yüksek perdeden üstün yetenek, özel yaratı, özgün ve özgürlük sevdası pompalamak değil. Bizzat harikulade insanların harcanmaya çalışılmasına şerh koymak. Bu son on yılların yüksek gerilimli çarpılmasının yanı sıra akıl almaz görgüsüzlük ve körlük ayıbına parmak basmak. Yadsınamaz acı gerçeğe paralel, parakültür geliştirilmesiyle çok şey unutturulmuş, derinlik ve çeşitlik kazandırılması gereken realite sair kuir saplantılarla bir biçimiyle durdurulmuş olabilir. Hal böyle olunca, hoşgörü ve özgürlük ortamı yok edilince, merkezi idarenin  yoz kültür dayatısı dallanıp budaklanınca, isyan en ücra merkezlere dek taşınır. Ve meri merkezlerde her türden yozlaşıyı bilerek ayrımsız korumak, bilmeyerek geliştirmek ve saklamak hatta geleceğe taşıyan mekanizmaları kullanarak tek düze banalliğe sığınmak, adakmer cenahını acze, adayaz canlanışını da kalbe düşürür. Doğru bakılsa yamuk arenada neler sahneleniyor görülecek, görmezden gelinenler de bir bir dev aynasına yansıyacak...


Yana yakıla keskin siyasal çalkantıların uzağında tasarlanan ilimler ve ilgililer tasnifi, mevcut gelenekçi yapıda ısrarcılığın gizliden dışa vurumudur. Yani normale, katı norm veya esnek form önermekle çağın çok ilerisinde olunduğu kanıtlanamaz. Bu olsa olsa nesnel değerlendirmelerden ve eylemden kopuştur. Eyyamcı alışkanlıkla ve sair yaklaşımlarla ve kuir kurguyla varsayılan tıkanıklığın açılması da mümkün olamaz. Çünkü dönem itibariyle uygulanabilirliği makul tercihler bile artık aşırı düşündürücü. Düşünceye engel önyargıların tuzağında steril kalmak ise epeyce zor. Akıl yolunu savunanlar azınlıkta kalmış, eril dişil yakıştırması kutlu yolculuğa taş koymuş. O halde olayların materyalist felsefeyle, toplumların diyalektik gerçeklik doğrultuda incelenmesi gerektiğini savunmaktan geri durulamaz asla…


Aslolan kent. Kentliler bilimsel duyarlıktan uzaklaştıkça, kentokratlar yasa dışılığı marifetmiş gibi zırhlandırır. Merkezi otorite kalıcı ve sağlıklı çözüm üretemediğinden hep bunları kullanır. Geniş halk kesimleri kent içinde kentler, kent dışında civar semtler kurar. Peri masallarına inat, sosyal, siyasal ve ekonomik sorunların doğmasını kolaylaştıran bu yerleşke adaletsizliği el birliğiyle salt sömürüye zemin oluşturur. Bu açık realite, resmen insani sınırları aşan eserlerle güçlenir. Esrik eserler bir kaç merkezde toplanır. İlhamcı ve vahiyci statiko, evrensel düşünceye, felsefenin kendine yol açacak metotlarına şans bırakmaz. Yani bilimsel düşüncenin meşruluğunu çağın gerisinde bırakan her ne varsa ve sair ve kuir desteklenir. İradeyi rasyonel düşünceye ve gerçekçi temellere göre açılımlayanlara düşman kesilmek hepsinin harcıdır. Kültürel etkinlik alanlarında veya sanatsal klik merkezlerinde yönlendirici ve güdümleyici işlev üstlenilmesini engellemek de büyük fotoğrafın arabıdır. O yüzden idari bakımdan iktidarlara bağımlı kültür ve sanat kurumları, çoğaltılmamalı bir an evvel özerkleşmeli, özel kültür ve sanat merkezleri çoğalmamalı özgürleştirilmelidir. Çoğunluğu tutsak eden belli belirsiz kırmızı çizgi anlayışıyla, azınlık faydasına siyasi ve keyfi yasaklamalarla, kültürel zenginliklerin korunması, duyurulması ve tanıtımı, toplumsallaşması ve öğrenilmesi elbette gecikir.


Bir yıl bir gün bu ayrılıkçı ayrıcalıklı hasar tavrıyla, görsel ve yazılı kültürel gelişmeler ve çalışmalar mutlaka adayaz hanesine yazılır. Adamakıllı da yazılır. Adakmer ise sanatsal etkinlik ve duyarlığın merkezi olma vasfını, küçülen ölçütlerin dışına çıkaramaz. Dostlar alışverişte görsün sorgulama ve getir götür tartışmalarla evrensel kültür düzeyine ulaşmak hayal olur. Ve kent, denize rağmen kent merkezi ve civar semtleriyle yavan yerleşke harmonisini yaşar…

EKİMOKS, AYAK TOPU KAFA PASI AKIL GOLÜ…

 EKİMOKS, AYAK TOPU KAFA PASI AKIL GOLÜ…


Evrensel akıl oyunudur futbol. Her dakikası çok değişkenli, sonu bilinmeyen denklemlere gebedir. Dik açılı üçgen paslaşmalar ceza sahasına denk gelirse, hızlanan ruhsal ve duygusal uyarılarla bazen baştan kopulur. Eğer tek bir merkezden yönetilmiyorsa ayaklar, sırf geri ve yan paslarla başarmak epey güçtür. Çünkü ortak akıl, çoğu kere bireysel fırsatçıların beşliklerine kurban gider. Taktiksel tutum ve strateji orta sahada batar. Ayak topu, kafa pası, akıl golü derken oyundan düşülür. Ekimoks ekinoks için daha erken derken, tek bir hata köşe gönlerinde oyun bozulur… 


Futbol akıl oyunudur ama skoru çoğunlukla akıl dışılık belirler. Futbolu vazgeçilmez kılan işte bu dağınıklıktır. Şaşırtıcı elbette ama bir yandan da aklın futbolda sürekliliği futbolu güzelleştirir. Takımları etkinleştirir. Tarihe not düşen akıl dışılıklar ise her ağızda yazgıya bağlanan değişimdir. Haftaymda kusurlar belirlenir, hayal kırıkları hep böyle hafifletilir. 


Evvelinden beri egemen güçlerce dipsiz kuyuya dönüştürülür futbol. Ve hayatın içinde futbolun kapladığı alan böyle böyle genişletilir. Futbola tutsak yaşamlar, oyunun seyir zevkinden çok gizli güçlerin emrinde seyirtir. Salt iç güdülerle hareket ederler, kurgulanan oyunu kalp daralana kadar benimserler. Yürek sıkıştıran bir modda futbola da haksızlık ederler. Eni konu gereksinimleri karşılayamayacak bir eylemsellik olduğu bilindiği halde stadyumlar gerilim ve çatışma alanlarına dönüşür. Derin kuyu dipsizleşir ve futbolseverler renk kardeşliğini dürüst futboldan yoksun kalma pahasına bonkörce harcar…


Futbol, kitleleri ardından sürükleyen bireyselleşmedir. Aykırı her eylemselliğin özü ise futbolun doğrayacağı ideolojilerin varlığıdır. Mesele varsa yoksa egemen güçlerin dengeyi bozan ritmine ve yaşamsal eksiklere körleme bağlılıktır. Artarsa ideolojiktir. Azalırsa aitliktir. Düşünsel değerler, yaşamsal inançlar, etik yönelimler ve sanatsal konumlar var oldukça ideoloji ilelebet var olacaktır. Elbette ideolojik yaptırımlar olacaktır. Futbolun ortak değerler ve değişken ilkeler ürettiği de düşünüldüğünde açıkça futbol da ideolojik bir oyundur… 


Sporun evrenselliği gölgesinde gelişen futboldaki ideoloji, yeri gelir bağımsızlık filmini ateşler. Atılan gülleler tam bağımsızlık için kaleleri deler geçer. Yeri gelir faşizmi yüceltir. Hatta ırkçılığa dek varan tutumlar ve tutkular üretir. Bazen azınlığın sembolü, çoğunluğun bayrağı olabilir. Bu olumsuz bir durum değildir. Aslı kimin ve geleceğin nasıl gelişeceği umududur. Umut yeşerdikçe zehri katran yağar tribünlere bardaktan boşanırcasına. Yeşil sahada, beyaz camda, göz göze diz dize, camdan cama bakanlar sırıtırlar katılırcasına. Kafa kol, bir kafa golü kör karanlıkta kelebek etkisidir. Veya dip dalgası. Kat ve kat isabet, kalpsizlere tapınırcasına azamet...


Hayatı bir biçimiyle kavrama aparatıdır futbol. Diğer belirleyici unsuru ise ideolojik alan kurgusudur. Kurgu olmasa da ideolojilerin, futbolun içinde kolaylıkla yer bulduğudur. Özellikle yoksul ülkelerde. Oralarda buralarda futbol resmi otorite desteğiyle ateşli silaha dönüştürülür. Asla yadsınamaz gerçekliktir ekimoks. Aşırı güven, kâinatta başıboş dolaşan ve tez kirlenen uçucu gazdır. Kaleden kaleye, yaşamdan ölüme saf saf salınır. Nefesin çok tasarruflu kullanılması gerekir. Tersine durum hayata ihanettir. Futbola ihanettir. İhanet-hıyanet öyle bir zehirlenmedir ki ne ney bırakır ne mey bırakır. Ne top ne kale, kaçak göçek ihatayı başlatır. Arması ve forması ve de renkleri gizli ittifak, kamuoyuna açık sözleşmedir. Alına moruna çalınan kurşunlanma kurgusuyla doksana çakılır ekinoks...


Evrensel akıl oyunudur futbol. Çok değişkenlidir. Skalası skoru sonu bilinmeyen çok bilinmeyenli denklemlere gebedir. Çağdaş toplumlar, sosyal yaşamı aktive edecek nitelikli insan gücüyle oluşur. Futbol toplumsal gargara yetmezse aleyhte yaygaradır. Futbolun evrensel başarıları deniz, şampiyonlukları ölümsüz olsun dileğidir ekimoks. Ekinoks ayak topu, kafa pası, akıl golü…

6 Ekim 2024 Pazar

EKİM DİKİM AYI HOŞGELDİN…

 EKİM DİKİM AYI HOŞGELDİN… 

 

Ömürden bir kayıp yıl daha geçecek. Yıl 2024, sona kaldı üç ay. Yine sonu başından belli acıklı öyküler. Yüzyıllık muhteşem gerçekliğe sırlı ayna, Ekim dikim ayı Hoşgeldin. Hoşgeldin ama dışta savaş, içte eril vahşet. Malum mahşer. Yirmi küsur gün göz açıp kapayıncaya dek geçip gider. Gitsin. Ancak geride kalan yine acı sıkıntı, dert keder. Devamı kasım kasım kasılanlar cehennemi. Derdo'ya ekim dikim ayı hoşgeldin demek düşer...

 

Yılın geçen üç çeyreğinde ekonomik yıkıntının etkisinde kaldı siyaset kılıcı. Çanlar çalınca, popüler kültür zamanın tozunu attı. Despotizm ve oryantalizm devlet eliyle ve hükümetin pompaladığı para gücüyle yakın tarih planlarına sokuldu. Metezori zokalar yutuldu. Oligarşik yaptırım ve faşizan zorlamalarla demokrasi makası iyice açıldı. Yapılanlar, edilenler yetmezmiş gibi azgınlaşıldı. Büyük hıyanetten kimseler utanmadı. Binbir dalavere her fırsatta kulvar değiştirildi. Dokuz ay geçim derdiyle dokuz doğuran millet, erken seçim masalıyla oyalandı. Akılda kalan tek maharet havadan sudan sebep mahkûmiyet. Tekletilen cumhuriyet, ilelebet mecburiyet. Tertiplenen mağduriyet, illa ki muhtariyet mutlakıyet. Kuşku pik yapınca, kurgu kusurlu mahcubiyet. Ekim dikim ayı dahil kaldı bir çeyrek daha fakat kalmadı kimselerde takat...

 

Yılın ilk üç çeyreğinde yirmi küsur yıldır alışılageldiği gibi yine kuruluş kökeninden kıytırık bahanelerle kopuldu. Yüz birinci yılda ahde vefa toptan unutuldu. Resmen ortaçağ zilleti, kulluk zihniyeti. İllet, ihanet yaşamın temeline oturdu. Perde arkasındakiler kördüğüm. Perde önü kötücül kötürüm. Körlemesine elde kalan son değerlere de dikildi gözler. Ana kapının az ötesinde edepsizce süren kördöğüş. Büyülenmiş, bağlanmış, balyalanmış gözlerde görgüsüzlük. Kolay çözülemeyecek çetrefilli oyunlar. Oyun içinde oyunlar. İşlerine geldiği gibi rotayı ve haritayı her gün yeniden çizmeler. Ve barış Gar'dan uğurlandı. Sırdaşlığın ve sıradışılığın  reddiyle insanlar bir kez daha oyuna getirildi. Karşılıklı har vurup harman savuranlar hep işin kolayına kaçtılar. Sonuç çaresizlik içinde bocalamalar.

 

Yılın biten üç çeyreğinde bereketli topraklarda şaşılası komplolar, kanlı kumpaslar, kirli tuzaklar, ucuz tezgâhlar, sinsi suistimaller, suskun suikastlar. Kaygan yörüngeye hapis kuru gürültü dünyada zordur dünya insanı olmak. Zordur savaş karşıtı ses vermek. Çünkü ses vermedikçe kenti dinlemek kolay. Gözü pek direnmek, konçerto eşliğinde birbirinden uzak  hayaller. Bir o kadar uzak şah damarına yakın buharlaşan hayatlar. Haliyle özgür ve özgün sosyal deneylere bakış masumane. Manzaraya boş boş bakanları bile çok gördüler. Azı çoğu bir kalemde Ekim Devrimi. Bilinmezliğe birlikte biat edenlere yüz yılı devirme şerbeti...


İnsanlık tarihinin bu en muazzam Devrimi'ne, Ekim Devrimi'ne, ekim dikim ayında postmodern önermeler yanılsaması. Lotaryacılık primiyle geciken sonuç resmen proletarya ile vedalaşma. Çağ pik yapan vahşi kapitalizm çağı. Bu Ekim dikim ayında dip tarafta anşamsız emperyalist işgaller. Kirli savaş masumlara kan kusturuyor. Evler haneler bombalanıyor. Dahası dört bir yandan el birliğiyle işbirliğiyle sınıf karşıtlığı pompalanıyor. Alelade enstrümanlarla sağa eğilimli memleketler planlanıyor. Dünya bir kez daha eskici istilasıyla başbaşa. İstilacılar ilticacılar, bedavacı ırgatlar dünyasında, her bitik ülkede yitik insanlar…


Ekim dikim ayı Ekim ayı. Aymazlara işte memleket işte devlet. Sallanıyor kızıl sultan. Ha düştü ha düşerken, çağa tanıklığın öfkeyle karışık haykırısı özgür dünya özlemi. Öyle böyle değil geçmişe özel değerlemeler, geleceğe güncel bildiriler ve yarınlara manifesto süreci. Kan donduran ayazda kıpkızıl bir alev topu. Tek seçenek dev dalgalı denizlerde boğulmamak veya güneşe yolculukta bellek kaybına tutulmamak. Hayatın çekilmezliğine tek armağan, Ekim dikim ayında bir zırhlı zırdelinin kör kuyuya attığı taşları  çıkarmak...


Ekim dikim ayında çıkıp kötü gidişata karşı koyulmadıkça, ekime dikime aşırı kişisel tutkular eklenir. Dinler çıkmazına pusu atanlar, realiteyi yuttu yutar. Doğru eller, dobra diller, dost doğru duruşlular Kırklar meclisine zor sığar. Gönüllere taht kuran Ekim dikim ayı hoşgeldin. Gülegüle. Bir kayıp yıl daha kurgu savaşlarla kapıya dayandı. Derdo son çeyrekte ekin dikin boş, hoş seçim yılı 2025...

23 Eylül 2024 Pazartesi

EYLÜL’ÜN KİTABINI YAZMAK…

 EYLÜL’ÜN KİTABINI YAZMAK…


Sararmış yapraklarıyla salınan Eylül’ün, belki de bir ömür yazılamayacak sert kitabına salt yazılmış olsun diye yazılmış, öylesine bir önsöz veya son söz değil bu. Kutlu kitaba giriş simfoniyası. Zaten koşullu inanışların boş olduğu, eninde sonunda mutlaka görülür. Yaş itibariyle burunlara kara toprak kokmaya yakın, korkulası derin boşluk hakkınca serin doldurulamaz. Yazın yolculuğu her hazan doğrudan doğruya, gökkubbeye çivilenir. Çileren mesnetsiz meseleler, meymenetsiz marmelatlar üzerinde kafa yorulmaması gerçeğine geç ulaşılır. Çoktan fünyesi çekilmiş Eylülün Kitabı’nı yazmanın ne denli zor olduğu ise tez anlaşılır…


Evrenle beraber elbet ilelebet söz de yazı da var olacak. Yazın inadı da her eylül yenilenerek sürecek. Yazmaya yakınlık babında, saliselik bağımsızlık her devirde abartılacak. Bağımlı dökülmelere, sağımlı dövünmelere uzun yılların dostluğu varmış izlenimi verilecek. Cıvık kıvamda anekdotlar hararetle harmanlanacak, sayfalara sızdırılacak. Hayatlar öyle veya böyle, hayatım roman serzenişiyle istiflenecek. Yazın sanatının ekabirleri, ekarte edilme pahasına noktasına virgülüne aklı işgal edecek. Garipleşen sosyal statü içinde biri bir yerlere geldiğinde veya gelme olasılığı belirdiğinde ebedi ortaklık bitecek. Doğan ölecek, ölmeye duranlar durmadan yaşamdan dem vuracak. Vay demine, toprak başına Eylül…


Üzüm gözlü kitap demem o ki diye başlayacak; demem o ki, sağda solda bilinç eksikliği, bilinçaltı hafifliği. Memleket izbeliğe yelken açmış, millet zifiri kör karanlığa müptela. Deniz suskun, dağ küskün. Dünyayı sırf kendine ait sanan sıfatsızlara mükafat bol. Lafkolik asalak ve siliklere, yüz yılların değerleri haybeye armağan. Evvelemirde Eylül’ü komaya sokanlar, otoriter görüntüye gizlenmiş. Kaliteyi bozanların topuna, evrensel derinlik sunumu. Özgün tavır geliştirme sevdasına ise esli susturucu takımı. Ana gaye hiç ve linç sarmalında. Kitabın anlatısı ortalara doğru; yaşlı dünya, gözü yaşlı memleket tüm bunlara layıktır bilincine eriştirecek. Sona yakın, sonu belli diyecek ve ekleyecek; bu bilinçle ömür gülistanından güller paylaşmak, ölüm girdabına düşüp bocalayanlara esip gürleyip yancı olmaktır. Belki de bin ömür yazılamayacak kitap olan Eylül, bilinçaltı eksikliklerini bile bile bilinçsizce giderenlerin, suni ilişkilere tapanların okuyabileceği türden değildir. Çünkü ekseni kaymış hayatın ruhu, lafla peynir gemisini yüzdürmeye deniz, laf kalabalığıyla gemiden mutlu inmeye liman bulamaz. Aklın karanlığına kazınmış okyanus, ziftin peki kelimelerle ışığa ulaşamaz. Oran tabakası daima çöküş kompleksi ve tafralanma tasması takar. Kafaya takmadan müthiş medcezir sarhoşluğuna kapılır ve azar. Ve demem o ki diye bitecek kitap; demem o ki; Eylül ezer geçer. Tıpkı eylülzedeler gibi özgün değerlere özgü, özgür ve bilinçli, başlar dik, alına kara çalmadan ömür sürmenin önemini eylülzadeler içselleştiremez…


Kendini Eylül’ün kitabını yazmaya adamış Adalılar daha yazmadan binlerce hikâyeyi adı gibi bilir. Eylül kitabının her tümcesi, illaki içten içe direnmeyi ve ayakta kalmayı öğütler. Çağın aymazlığı düşkünlüğü evrelerken, asla tüme varmayacak, tümden yok oluşa götürecek tutarsızlığın ve yersiz tutkuların, deneysel dürtülerini tarihin bilgisine sunar. Kof komutlarla ayar çekilen dünyada, evrensel derinliği sığlaştıran itaatlere aldırmaz. Gerisingeri asla oyalanmaz. Kâğıttan gemileri yakanları, her şeyi ters düz edenleri çekinmeden kronolojik sıralar. Silsilesini sıraya dizer. Kardeşlik ortamında, kalleşlik batağına batmadan evvel daima bir başka pencere bulup, gözlem yeteneğini konuşturur. Eylül, kendi kendine kitabını yazdırır…


Yazımı ertelendikçe özgürleşen Eylül kitabının özü, özlemin ana rengini, sevdalara susamışlığın ahengini arama eylemidir. En aykırı serüvenleri yaşamışlığın umuda sürüklenişiyle, yaşam dizaynını belgelemektir. Kitabın andı, güneşe düşen gölgelere ateş gülleri ve sararmış yapraklar savurmaktır. Hayatın içine doğan kutlu ve kutsal kazanımlar biriktirme yetkinliğidir. İsyanın dışa vurumu ve içsel yalpanın ispatıdır. Apansız pik yapmış iğreti komplekslere ve kuralsızlığa direnmek, imparatoryal korkuya karşı el heykelli Adaya cesaret yüklemektir. Yazılmamışın önsözünü okuyanlara bile okkalısından özgüven tazelemektir. Babalar gibi ana teması; Sözün bedeli pahalı, hayatın ederi ucuz bir dünyaya ve yaşanan kör karanlığa imgesel ve simgesel uyarıdır… 


Sararmış yapraklarından kan sızan Eylül’ü bir türlü yazamayan Eylül kitabı, bin ömür geçse de gün gelecek yazılacak. Kitap yazgıya baş kaldıracak. Sol tahlilde soluğu kesilen ‘memleketten insan manzaraları’na ışık tutacak. Uçsuz bucaksız topraklara estetik kaygılı sonsuzluk ekecek. Ekin kurgulayacak. Çok ileride illa ki vay canına dedirtecek; vay başıma yaşamak bu değil…


Eylül’ün belki de bir ömür yazılamayacak ama bin ömür okunacak sert kitabına salt yazılmış olsun diye yazılmış, salt okunmuş olsun diye okunacak, öylesine bir önsöz veya son söz yazısı değil bu. Bu kutlu kitaba giriş simfoniyası. Ebediyen utanılası süflü tarihin güneş alan duvarına çivilenecek kitap levhası için. Kör pencere, kapı duvar sonsuza kadar orada yazılması geciken Eylül’ün kitabını bekleyecek. 


Boşa doluya bekleyecek çünkü Eylül’ün kitabı okunması zor zanaat, kitabını yazmak ise zinhar intihar…